Salgın Kayıtları XIV: Necati Sönmez

Umudum o ki, Cannes gibi şaşaalı festivallerin ve star sisteminin tozu dumanı dağılınca da sinemanın gerçek Everest’lerini görmeye başlarız.

1. Bu salgın hayatınızı nasıl etkiledi, radikal bir kırılma yaşadınız mı? ‘Eskisi gibi olmayan’ şeyler var mı?

Pratikte değil ama zihinsel anlamda ciddi bir sarsıntı yaşadım tabii, herkes gibi. Şu son üç ayda başımıza gelenler ve tanık olduklarımız; türümüzün hali, ahvali, istikbali vs. üzerine kafa yoran, dünyanın çivisinin çıktığını hisseden herkesin tahayyülünde bir kırılma yaratmıştır diye tahmin ediyorum. Hayata bir yalanlar zinciri ile bağlı olduğumuzu çıplak gözle görmek bile -her ne kadar bunun bilincini taşısak da- tek başına yeterince sarsıcı. İnsanların çoğunun salgın karşısındaki ilk tepkileri, bu yalan denizinde kulaç atmak oldu nitekim. Hatırlarsak, evine tuvalet kağıdı depolayarak bu badireyi atlatabileceklerini düşündüler ama kazın ayağı öyle çıkmadı. Beni çok güldüren bir caps geliyor aklıma. Bilimkurgu gerilim filminden alınmış bir görselde,  salgın mahalline henüz ulaşmış koruyucu elbise içindeki uzmanlara yakıştırılan diyalog şöyle:

“- Hepsi ölmüş!
– Evet. Fakat cesetlerin kıçı ne kadar temiz, fark ettin mi?”

2. Evde kalınan bu durumda, evinizle, ev dediğiniz yerle ve evin dışıyla alakanız değişti mi?

Yılın bu döneminde vaktimin çoğunu zaten evde geçiriyorum. Ama bu sefer onunla ilişkim farklı bir boyuta evrildi elbette. Birkaç günlüğüne, hatta alışverişe çıkmak dışında birkaç saatliğine bile kaçamayacağım bir mecburi ikametgâha dönüştü ev. Normalde kreşe giden 3 yaşında bir çocukla eve kapanmak, ona 7/24 meşgale icat etmek işin bir başka yeni boyutuydu. Yine de yaşadığım yerde evin dışıyla ilişkim zaten pek yoğun olmadığı, dostlarımın çoğundan uzak yaşadığım için yeni duruma uyum sağlamam çok zor olmadı.

3. Kendi alanınızda (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro, politika, çağdaş sanat, felsefe, sosyoloji, gazetecilik vesaire…) nasıl bir değişim oldu? Teoride ve pratikte?

Sinema sektörü, salgından en fazla etkilenen alanlardan biri. Salonlar kapandı, festivaller iptal oldu ya da sanal ortama taşındı, filmlerin gösterim tarihleri askıya alındı vs. Son yıllarda en fazla mesai harcadığım iş, yeni belgeseller izleyip aralarında heyecan verici olanları keşfetmek ve bunları festivalimize (Documentarist veya Hangi İnsan Hakları? Film Festivali‘ne) seçmek. Biz festival küratörleri bu işi zaten yıllardır evden yapıyoruz. Aslında her zaman öyleydi, fakat eskiden DVD veya BluRay formatında izleme kopyaları gelirdi, yani dışarıyla fiziki bir alışveriş vardı yine de. Şimdi email’le şifreli link geliyor, tıklayıp izliyorsunuz. Arada festivallere katılarak (ki son yıllarda festival seyahatlerimi çok azalttım) bazı filmleri o ortamda salonda izlemek dışında, aslında izleme deneyimimizin ezici bir kısmı evde bilgisayar başında geçiyor. Öte yandan seçtiğimiz filmleri gösterme aşaması, tamamen dışa dönük ve  toplu buluşmalara dayalı bir olay. İşimin bu kısmı hepten sekteye uğradı doğal olarak. Haziran’da yapacağımız festivali sene sonuna ertelemek zorunda kaldık. (Yine de küçük çaplı online bir etkinlik yapacağız.)

Aslında ‘kapanma,’ bu alanda kısa vadede hasara yol açtıysa da uzun vadede olanakları genişletecek bir deneyime dönüşecek gibi. Yeni bitmiş ve bu sene festivallere katılmayı bekleyen filmler için talihsizlik oldu, ama özellikle belgesel ve kısa film alanı dünyanın her yerindeki seyirciye doğrudan ulaşma şansını keşfetti. Sanal ortamda gerçekleşen festivaller tarihlerinin en büyük izlenme sayılarına ulaştı. Eser sahipleri telif açısından mağdur edilmediği sürece, online gösterim, yaygın dağıtım şansı bulamayan bağımsız filmler için önemli bir olanak. Belli bir kentin sakinleri veya oraya gelme olanağı bulanlar içinden bir avuç seyirciyle yetinmek yerine, o ülkenin veya dünyanın her tarafındaki meraklılara ulaşmak az şey değil bir belgesel için. Elbette filmleri salonda başka insanlarla birlikte izlemek, yaratıcılarıyla buluşmak hoş ve sürdürülmesi gereken bir gelenek, ama bunun sınırlı sayıda festival müdavimine mahsus bir ayrıcalık olduğunu akıldan çıkarmamak lazım. Geri kalan milyonlarca insan ise televizyonların zevkine ve keyfine mahkum. Nisan ayında, daha önce hiç gitme fırsatı bulamadığım büyük belgesel festivallerinden Visions du Réel‘i takip ettim mesela ve ne kadar kötü filmler seçtiklerine tanık oldum! Birkaç iyi film de izledim tabi. Bu deneyimi yaşamak için onca mil uçuş yapmak zorunda kalmadığım için mutluyum doğrusu.

Belgeselde durum böyleyken, dev bütçeli filmlerin dünyasında, söz gelimi Cannes Film Festivali‘nin iptal olması ciddi bir üzüntü ve karamsarlık yarattı. Ben, bunun atmosferi bir yığın lüzumsuz karbon ayak izinden koruduğunu ve sinemacılara ciddi bir düşünme fırsatı sunduğunu, dolayısıyla hayırlı olduğunu düşünüyorum. Sanayi ve trafiğin yol açtığı hava kirliliği ortadan kalkınca Katmandu’dakiler ilk defa 200 km ötedeki Everest’i görebilmiş. Umudum o ki, Cannes gibi şaşaalı festivallerin ve star sisteminin tozu dumanı dağılınca da sinemanın gerçek Everest’lerini görmeye başlarız.

4. Yakın gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz, bu salgın gelecekte bir ciddi değişime yol açar mı? İnsanların yaşayış ve düşünüş şeklinde bir değişim olur mu?

Bence bu tür kehanetlerde bulunmayı hayli zorlaştıran bir belirsizlik dönemindeyiz hâlâ. Salgın bizi nereye sürükleyecek, başımıza ne gelecek diye düşünmek yerine, bu badireyi atlattıktan sonra ne gibi şeyleri değiştirebiliriz, veya değiştirmek zorundayız diye bakmak lazım. Ve eski normalle derdi olanların, yani %99’un bunları gerçekleştirmek için örgütlenmesi lazım, başka yolu yok! Dile kolay, yapması zor bir iş; ama Edgar Morin’in daha geçen gün karşıma çıkan şu sözüne yürekten inanıyorum: “Zihinsel emniyeti riskle değiş tokuş etmek insanı diriltir, çünkü böylece bir şans elde etmiş oluruz. Karmaşıklığın çoksesli gerçekleri insanı coşturur.”

Bir yandan da şöyle bir hayal kuruyorum. İleride mesela, korona benzeri bir yazılım virüsü de internet ağlarına bulaşsa, sanal hayatımızda benzer bir geçici felç yaratsa ve sosyal medyanın nasıl bir yalan deryası olduğunu, boş işlerin hayatımızda ne kadar fazla yer kapladığını fark etsek böylece. Çubuğu tersine büken çok öğretici bir deneyim olurdu muhtemelen.

5. Anlatmak istediğiniz bir salgın anısı ya da rüyası var mı?

İlginç bir anı veya rüya gelmiyor aklıma. Ama en kötü kâbusumu söyleyeyim, uyanıkken gördüğüm. Karantina döneminde cezaevleri ve iktidarın infaz politikası ne vakit aklıma düşse, ki neredeyse hiç çıkmıyor, delirecek gibi oluyorum. Çok açık ki, muhalifleri ölüme terk etme politikası güdülüyor; nitekim ölüler çıkmaya başladı içeriden. Bu kâbus yetmezmiş gibi geçen haftalarda burada (Mısır’da) gencecik bir yönetmen, iki yıldır mahkeme yüzü görmeden tutulduğu hapishanede öldü. Tek suçu diktatörü tiye alan bir şarkıya video klip çekmekti. Hücresinde hasta olmuş ve ölüme terk edilmişti. Bunlara seyirci kılıyorlar bizi, virüsten ölmesek bile kahrımızdan ölelim istiyorlar. Öte yandan, asıl onların iktidarlarını ne kadar tehdit altında hissettiğini, genç bir videocudan, ağır hasta insanlardan bile korktuğunu gösteriyor.

6. Bu salgın zamanlarının size hatırlattığı ya da size eşlik eden kitap, film ya da müzikleri sorsak?

Eşlik eden çok film ve müzik var. Sinema tarihine gömülmüş gizli hazineleri keşfetmeye çalışıyorum. En son Denis Villeneuve’ün meşhur olmadan önce Jamaika’da çektiği ‘REW-FFWD’ (1994) adlı çok acayip bir kısa belgeseli izledim. Şöyle bir cümleye denk geldim orada: “Bu insan cehennemi, fotoğraf için bir cennet.” Geçen haftalarda ölüm haberini aldığımız Cezayirli Idir’in eski şarkılarını bol bol dinledim. Ara ara, yukarıda alıntıladığım Edgar Morin’in Yitik Paradigma: İnsan Doğası’nı açıp okuyorum.

Şimdi, bu soruya cevap düşünürken, yıllar önce izlediğimiz bir kısa film geldi aklıma. 11 Eylül saldırılarıyla ilgili kısa filmlerden oluşan ’11’09″01 September 11′ adlı 2002 yapımı proje kapsamında Sean Penn’in yaptığı 11 küsur dakikalık filmin muhteşem finalini hatırlıyor ve umutlanıyorum. Manhattan’da küçük bir dairede yalnız yaşayan, ölmüş karısıyla konuşup duran yaşlı bir adam, karısından kalan saksı çiçeğini ne yapsa solmaktan kurtaramıyor. Derken bir sabah İkiz Kuleler yıkılıyor ve gökdelenlerin gölgesi aradan çekilince bir anda güneş evin içine doluyor. (Katmandu’dan Everest’in gözükmeye başlaması gibi bir durum.) Ve kurumaya yüz tutan çiçek, mucizevi bir şekilde canlanıveriyor! Ne yazık ki, içeri giren ışık karısının hayatta olduğu yanılsamasını da silip götürüyor. Bu virüs belasından da umarım öyle bir hayır çıkar. Küflenmeye yüz tutan hayatlarımızı güneşe çıkarmamıza ve yanılsamalarımızdan kurtulmamıza vesile olur.

Yazı görseli:

Nalan Yırtmaç

Sanatçının izniyle