Salgın Kayıtları XII: Bülent Küçük

Kentsel mekanlarda bir araya gelmenin, paylaşmanın ve çatışmanın insanın nasıl “ikinci doğası” olduğunu yeniden idrak ettik, ediyoruz. Şairin lafını bükerek ifade edersek, ‘biz ötekine mecburuz’ diyebiliriz.

1. Bu salgın hayatınızı nasıl etkiledi, radikal bir kırılma yaşadınız mı? ‘Eskisi gibi olmayan’ şeyler var mı?

Bu salgın hem akademik iş hayatımın rutin akışını hem de iş-dışı “boş” zamanımı yaşama biçimlerini kökten sekteye uğrattı. Birçok meslekte olduğu gibi, akademik iş, öğrencilerin ve meslektaşların düzenli olarak bir araya gelebildiği muhtelif fiziki müşterek alanlar gerektiriyor. Bu alanlar faillerinden arındırılmak suretiyle boşaltıldı ve dijital mecralarla ikame edildi.

Dijital mecraların atmosferi, dili, kokusu ve duygusu aşina olduğumuz geleneksel müşterek alanlardan oldukça farklı. Düzenli toplumsallaşma biçimleri ve ortak çalışma mecraları dışında, Covid-19 salgını bizim sokakta, meydanda ve salonda ötekilerle spontane bir araya gelerek konuşma, siyaset yapma, seyahat etme, eğlenme ve yas tutma imkânlarımızı elimizden aldı. Dolayısıyla salgın zamanlarında en çok toplumsal-siyasal hayatın kendisi tahrip oldu.

Salgın bir yandan dünyayı kaçacak bir dışarısı olmayan -özellikle mensubu olduğum kentli orta sınıflar için- açık bir cezaevine dönüştürdü. Diğer yandan, dijital mecralar -modernliğin zaten sebep olduğu- toplumsal çözülüşü ve bireyselleşmeyi ekstreme çekiyor. Benim de bu süreçte en acısını hissettiğim şey bu toplumsal/kamusal hayatın -şimdilik- topyekûn yitimi oldu diyebilirim.

2. Evde kalınan bu durumda, evinizle, ev dediğiniz yerle ve evin dışıyla alakanız değişti mi?

Sorunuz kaçınılmaz olarak yaptığım iş ile ilişkili bir yanıtı gerektiriyor. Akademik hayatın önemli bir kısmı zaten evde (ve ofiste) çalışarak geçiyor, dolayısıyla ev ve iş yeri ayrımı arasındaki sınır bizim meslekte zaten fevkalade muğlaktı; fakat salgınla ev/hane ansızın hepten bir iş ve eğitim mahalline dönüşüverdi. Bir odada ben -yetişkinlere- sosyoloji anlatıyorum, öteki odada partnerim -çocuklara- dil dersleri veriyor, diğer bir odada ise kızım online ders alıyor. Yemek zamanlarında mutfakta bir araya geliyor, sonra tekrar odalara dağılarak aynı evin içinde yeniden tenhalaşıyoruz.

Tıpkı modern öncesi zamanlarda olduğu gibi, hane özellikle eğitimli orta sınıflar için hem bir (iktisadi) üretim, hem de bir (biyolojik ve simgesel) yeniden üretim mekânı oluverdi. Ne var ki eskisinden farklı olarak mensubu olduğumuz genişletilmiş bir aile/cemaat artık mevcut değil. Bu boşluğu zoom ile doldurmaya çalışıyoruz.

3. Kendi alanınızda (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro, politika, çağdaş sanat, felsefe, sosyoloji, gazetecilik vesaire…) nasıl bir değişim oldu? Teoride ve pratikte?

Yukarıdaki sorulara verdiğim yanıtlarda bu sorunuzun yanıtı kısmen dolaylı olarak var. Bu süreçte -özellikle kentli nüfus için- yitirdiğimiz en değerli şey toplumsal hayatın ta kendisi oldu. Belki de bu süreç insanın -çekirdek- aileden ve ulustan daha geniş bir toplumsal bir varlık olduğunu, hayatın aileye ve ulusa sığmadığını yeniden hatırlatmış oldu. Kentsel mekanlarda bir araya gelmenin, paylaşmanın ve çatışmanın insanın nasıl “ikinci doğası” olduğunu yeniden idrak ettik, ediyoruz. Şairin lafını bükerek ifade edersek, ‘biz ötekine mecburuz’ diyebiliriz.

4. Yakın gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz, bu salgın gelecekte bir ciddi değişime yol açar mı? İnsanların yaşayış ve düşünüş şeklinde bir değişim olur mu?

Olacaktır elbette. Her şeyden evvel toplumsal eşitsizliğe, özgürlüğe ve ekolojik dengeye dair farkındalık artacaktır diye ümit ediyorum. Sınırsız kalkınmanın, baş döndüren hızın, doğayı tahrip eden aşırı üretim ve tüketimin toplumun biyolojik ve sembolik yeniden üretimi açısından büyük bir risk anlamına geldiğini yeni nesiller daha iyi görüp hissediyorlar.

Bunun dışında vazgeçilmez bulduğumuz birçok şeyin aslında -hayatımızdan eksildiğinde- hayatın akışında ciddi bir kesinti yaratmadığını da deneyimlemiş olduk. Lüzumsuz tüketim, aşırı hız ve küresel ölçekte gereksiz meta ve insan sirkülasyonu gezegende var olan bütün hayatları tehdit ediyor. Bu aşırılığın yerine yerinde üretim, tüketim ve demokratik özyönetim biçimlerinin daha fazla toplumda karşılık bulacağını umuyorum. Bu durum, küreselin (ve de kapitalizmin) sonu anlamına gelmiyor. Bilakis, küresellik geriye döndürülmeyeceği gibi, bu salgın ötekinin hayatından/sorunlarından herkesin ahlaki olarak mes’ul olduğunu da daha apaçık bir şekilde görünür kılıyor. Dolayısıyla, evrenselin icra edildiği yer daha yerel mekanlar olmak ve burada yaşanan hayatlar da daha mütevazi olmak zorunda.

Buna ilaveten, içinden geçtiğimiz salgın zamanlarında da ölüme terk edilenler; toplumunun (çalışan) alt sınıfları, kronik hasta ve yaşlıları oldular, fakat ufukta zengin sınıfların (ve genç nesillerin) sığınabilecekleri bir Nuh’un gemisi ve kaçabilecekleri başka bir güvenli liman belirmiyor olması, bende bir tür ekolojik/ilahi adalet duygusunu tetikliyor. Yani kendisini çok uzun bir süredir doğanın efendisi sayan kibirli insanın salgın karşısındaki çaresizliğinde hayırlı bir ihtimal görüyorum: “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” şiarının toplumsal imgelemde soyut bir ezberden çıkarak somut bir çağrıya dönüşme ihtimali.

5. Anlatmak istediğiniz bir salgın anısı ya da rüyası var mı?

Özel bir anım yok fakat sanırım insanın kendi türü ile -sokakta ve salonlarda- yakınlaşmayı kendine bir tehdit olarak görmesidir bu zamana özgü en çarpıcı deneyim. Sanki herkes maskeli bir canlı bomba. Rüyadan ziyade, bu bir kâbus.

6. Bu salgın zamanlarının size hatırlattığı ya da size eşlik eden kitap, film ya da müzikleri sorsak?

Bir yandan netflix filmleri ve 1990’ların bir takım mahalle nostaljisi dizileriyle ruhlarımıza üflenen küfrü ve kötümserliği kovmaya meylediyorum. Diğer yandan bu dönemde -benden çalınmış olan- ana dilimle düşünememe, yazamama ve okuyamama utancından arınmak için -çeşitli online kurslara katılmak suretiyle- ilk kez bu kadar çaba sarf ediyorum.

Yazı görseli:

Mehmet Çeper, İki Kale

Sanatçının izniyle