Salgın Kayıtları IX: Bengü Karaduman

“Hiçbir şeyin garantisi yok” üst metni, evin atmosferinde asılı duruyor. Başta rahatsız oluyordum, “yine mi sen?” diye. Sonra “madem öyle” ruh haline girdim.

1. Bu salgın hayatınızı nasıl etkiledi, radikal bir kırılma yaşadınız mı? ‘Eskisi gibi olmayan’ şeyler var mı?

Kafamın içi oldukça karışık, duygu dünyam salınımlı bugünlerde. Buna rağmen diyebilirim ki küçük küçük kırılmalar ile arada daha büyük kırılmalarla büyük bir yarık oluşmuştu evvelinden hayatımda ve ben o yarığın içinde yaşıyordum uzunca bir süredir. Seçmediğim bir dünyanın, seçmediğim bir zamanına, seçmediğim bir sistemin içine doğmuşum herkes gibi ve bu kurgusal dünyanın gerçek olduğuna ikna olmaya çalışmışım ama olmamışım.

Ortaya konan kurallar, yöntemler, düzenekler insanın sağlığına, insan gibi yaşamasına hizmet etmiyor. Ne virüsten önce böyleydi bu, ne de sonrasında olacak. Virüse rağmen sistemi ayakta tutmak temel içgüdü ise, ‘neyi ne kadar sömürürüz ve daha etkin nasıl sömürürüz’ sorusu, yüzyıllar içinde kemikleşmiş bir davranış biçimine dönüşmüşse, insan hayatı ne kadar önemli olabilir?

İnsan bir araç gereç çok uzun zamandır. Kırıldı mı, hastalandı mı; atlar yokuş yukarı fayton çekerken çatlayıp öldü mü; önemli değil, harcayarak daha yeterince canlı var. Bu yerküreyi tüketirsek, o zaman da başka gezegenlere ve galaksilere açılırız.

2. Evde kalınan bu durumda, evinizle, ev dediğiniz yerle alakanız değişti mi?

“Hiçbir şeyin garantisi yok” üst metni, evin atmosferinde asılı duruyor. Başta rahatsız oluyordum, “yine mi sen?” diye. Sonra “madem öyle” ruh haline girdim: Madem ki garantisi yok, gevşeyeyim o halde; madem ki büyük senaryo üzerinde bir kontrolüm yok, küçüklerle ilgileneyim. Şu anki evim-atölyem sığınağım olsun, başka bir yere gitmemi gerektirecek bir durum oluşana ya da oluşmayana kadar.

Bahçeye domates ve çiçek ektim, üst katlardaki komşularımın kuş bakışı beni izlemelerini engellemek için bir tente diktim, içinde kitap okuyacağım ve görüş açımdaki büyük kavak ağacının hareketlerini izleyebileceğim bir hamak kurdum.

Dış mekan hayatımdan tamamen çıktı, markete gitmek dışında. Sokakta karşılaştığım sahipli/sahipsiz kedi köpek arkadaşları sevememek beni üzüyor. Yeniden kullanmaya başladığım Twitter’da  insandan çok hayvan takip ediyorum. İnsanlar karşılıklı hayvanlarını konuşturuyorlar, “bugün yan yattım geldim, topumu yedim, ‘doga’ yaptım (köpek yogası)”. Kendilerine göre kelimeler ve kavramlar geliştirmişler. Bu naif diyaloglar ve fotoğraflar gülümsetiyor beni.

3. Kendi alanınızda (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro, politika, çağdaş sanat, felsefe, sosyoloji vesaire…) nasıl bir değişim oldu? Teoride ve pratikte?

Salgından beri çok fazla zihnimin içindeyim. Zihin, sanal dünya gibi; rüyalar da öyle. O yüzden bilgisayar başında, yine sanal olan animasyon ortamında çok fazla duramıyorum bu ara. Bir tür sosyal medya zehirlenmesi de geçirdiğimi düşünüyorum. Facebook ve Instagram’ı açıyorum ve mütemadiyen bana bir şey anlatan, veri girişi yapmak isteyen vücutsuz kafalarla karşılaşıyorum.

O nedenle daha fiziki malzemelere döndüm. Tuval üzerine akrilik resim yapıyorum, desen çiziyorum. Evde bulduğum eski laptoplar gibi elektronik alet edevatı söküp içine bakıyorum. Kendi sesimle melodiler uyduruyorum, onları kaydediyorum.

Teorik olarak konularım değişmedi, ilk soruya cevaben yukarıda anlattığım gibi.

4. Yakın gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz, bu salgın gelecekte bir ciddi değişime yol açar mı? İnsanların yaşayış ve düşünüş şeklinde bir değişim olur mu?

Fiziki yaşamlarımız değişti çoktan. Teknolojinin daha da dominant hale geldiğini göreceğiz, yapay zekanın bize fikir empoze ettiğine şahit olacağız; henüz inceliksiz de olsa ediyor zaten. Diyor ki: “Sen şu müziği beğenmiştin, sana o nedenle şunu öneriyorum.” Benim de sorasım geliyor; müzik zevkim değişemez mi, ben değişemez miyim? Hayal edemeyeceğimiz teknolojik uygulamaların ve araç gereçlerin sanallığımızın dozunu arttıracağını düşünüyorum. Doğanın daha da butik hale gelip, sadece belli bir zümrenin faydalanabileceği bir imkana dönüşeceğini görüyorum. Umarım bir gün hepimiz sanal dünyaya ekipmanlarla bağlı, bir yerde yatıp eriyen vücutlar haline gelmeyiz.

Düşünme biçimlerinde bir ilerleme olmasını çok istememe rağmen, bazen bunun çok zor olduğunu düşünüyorum. Sömürü (emek sömürüsü, doğal kaynak sömürüsü, insan bedeni sömürüsü, duygu sömürüsü, tarih sömürüsü vs.) bitmeden hiçbir şey bitmez; ne salgın, ne iklim krizi ne bireysel hayatlarımızdaki işlevi bozulmuş ilişkiler. Sömürü bağlamında her şeyi gözden geçirmek gerek.

Sanırım kendimize, bireysel varlığımıza yönelen sömürüyü bireysel olarak durdurmak ve bunu yeni bir davranış düsturu haline getirmeye çalışmak bir başlangıç. Sonra da teker teker, birer ikişer başkalarına destek olmak ve arada gelen cazip sömürü tekliflerini reddetmeye devam ederek, tahribatı tamir ederek ilerlemek. Umutsuz değilim ama görmeye çalışmamız lazım.

Dişi Kurdun Rüyaları kitabından bir alıntıyla bitireyim cevabımı:

“İçgüdüsel olarak sahip olduğu, ama sonradan canını kalbine saplanmış bir bıçak gibi acıtacak olan hayallerdi bunlar ve onların bedelini gözyaşlarıyla ödeyecekti. Bütün hayaller öyle değil midir zaten? Önce zihnimizde belirir, sonra da kök salamamış ağaçlar gibi yıkılıp giderler. Yine de hayalsiz yapamayız; iyiyle kötü arasındaki farkı anlayacağımız yolda yürüyebilmek için hayallere ihtiyacımız vardır.”

5. Anlatmak istediğiniz bir salgın anısı ya da rüyası var mı?

Bazı zamanlar rüyalarımda bir dış ses bir cümle söylüyor. 8 Mayıs’ ta duyduğum cümle şuydu: “Zaman oluştu ve insanlar onu tanrı zannettiler.”

Başka bir rüyada ise bir bina görüyorum. İçeride metal yüzeyler var. Hasta bedenleri bu yüzeylere yatırıyorlar. Bedenlerin içindeki ruhları boşaltıyorlar, iç organları dezenfekte ediyorlar, sonra da her bedenin içine yeni bir kişi koyuyorlardı.

6. Bu salgın zamanlarının size hatırlattığı ya da size eşlik eden kitap, film ya da müzikleri sorsak?

İlk aklıma gelen kitap Paul Auster’ın Son Şeyler Ülkesinde. Etrafına duvar örülen ve giderek yıkıma, açlığa, baskıya yenik düşen ve her şeyin sonunun yaşandığı bir ülke. Diğeri Ursula K. LeGuin’in Mülksüzler‘i. Distopik dünyalar yine. Hayal meyal, olası bir ütopyanın da emeksiz ayakta duramayacağının söylendiği bir yer hatırlıyorum. Şu an okuduğum kitap Cengiz Aytmatov’un Dişi Kurdun Rüyaları kitabı.

Film olarak aklıma Avusturya–Almanya yapımı ‘Die Wand/The Wall’ geldi. 40’larında bir kadın bir dağ kulübesi tatilinde görünmez duvarların oluşmasıyla orada mahsur kalıyor. Başka hiç kimse yok. Etrafında canlı olarak sadece bir kedi, köpek, karga ve inek var. Onun izolasyon hali oldukça güçlü anlatılıyor.

Bir de eğlenceli bir şey izledim. ‘Upload’ adlı yeni bir dizi. Ölüm sonrası sanal mekana taşınan bilinçle ilgili henüz 10 bölümlük bir dizi.  Kapitalizmin ölümden sonra da yakamızı bırakmıyor oluşu çok güldürdü beni.

Yazı görseli:

Bengü Karaduman, Nobody Remembers Being Born

Sanatçının izniyle