Salgın Kayıtları I: Gaye Boralıoğlu

Ev benim için yalnızca yuva değil, duvarlarına yazı yazdığım, hayal kurduğum, başkalarını görebileceğim aynalarla bezediğim gayet geniş bir cephedir.

1. Bu salgın hayatınızı nasıl etkiledi, radikal bir kırılma yaşadınız mı? ‘Eskisi gibi olmayan’ şeyler var mı?

Doğrusunu isterseniz, pratik olarak gündelik hayatımı çok fazla etkilemedi. Ben zaten daha çok evde yaşayan, evde çalışan, günlük hayatını kendi kendine disipline eden biriyim. Uzun yıllardır bu böyle. Ayrıca tutsaklığın, yoksunluğun ne demek olduğunu, o koşullara nasıl katlanılabileceğini, belirsizlikle ve daimi tehditle nasıl başa çıkılabileceğini bir miktar biliyorum. Bu konuda şahsi yöntemlerim var. Ama tabii ki onun dışında her gün kaç kişinin öldüğünü takip etmek, yoksulların, işsizlerin çaresizliğine tanık olmak insanda derin bir yas duygusu yaratıyor. Hüzne zaten meyilliyimdir, dışarıya pek göstermemeye çalışsam da üzülüyorum, çok üzülüyorum.

2. Evde kalınan bu durumda, evinizle, ev dediğiniz yerle ve evin dışıyla alakanız değişti mi?

Ev benim için yalnızca yuva değil, duvarlarına yazı yazdığım, hayal kurduğum, başkalarını görebileceğim aynalarla bezediğim gayet geniş bir cephedir. Her ne kadar evcil birisi olsam da dışarıyla temas, kelimenin gerçek anlamıyla “temas” benim için çok önemlidir. Sevdiklerime dokunmayı, onları okşamayı, iteklemeyi, hatta ısırmayı bile çok severim. Bu işin şahsi açıdan en fena yanlarından biri dokunmanın, temasın imkânsızlığı oldu. Arkadaşlarımı, ailemi ekranlardan görüyorum. Ailemizde iki yaşında bir bebek var onu mıncıklayamıyorum, o zaman hiçbir şey anlamıyorum. Her şey buz gibi.

3. Kendi alanınızda (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro, politika, çağdaş sanat, felsefe, sosyoloji, gazetecilik vesaire…) nasıl bir değişim oldu? Teoride ve pratikte?

Muhtemelen daha az sayıda kitap basılıyordur ama eve kapanma hali internet satışlarını, e-kitap ya da sesli kitap gibi uygulamaları artırmıştır diye düşünüyorum ve umarım bu boşluktan istifade edip insanlar daha fazla kitap okuyordur. Tabii bütün birebir etkinlikler, konferanslar, paneller vs iptal edildi.

Soruyu kişisel olarak cevaplarsam, ben bir öykü dosyası üzerinde çalışıyordum, ona devam ediyorum, Meçhul’ün senaryosunu yazıyorum, Lusin Dink ve Özcan Alper’le birlikte film niyetimiz var. Geriden de bir roman kurguluyorum, notlar alıyorum vs. Yani rutin çalışmalarım değişmedi. Ne var ki hayatın anlamı, gelecek, zaman, hakikat, siyaset bütün bu kavramlar bu süreçle birlikte yeni anlamlar kazanacak, insanların öncelikleri, hassasiyetleri değişecek. Tabii ki edebiyat bugünden yarına değişen kavramlarla ilgili değildir ama yine de bu yeni anlamlar hayallerimizi de etkileyecek.

4. Yakın gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz, bu salgın gelecekte bir ciddi değişime yol açar mı? İnsanların yaşayış ve düşünüş şeklinde bir değişim olur mu?

Derrida 11 Eylül olaylarından sonra savunma kaynaklarını kendine karşı kullanan toplumsal yapıya dair tıbbi bir terim olan “özbağışıklık” (autoimmunité) terimini kullanmıştı. Bununla güvenlikçi usullerin demokrasi açısından ölümcül olduğunu kastediyordu. Kendini korumak üzere atılan her adım daha karanlığa doğru açılır. Nitekim Terry Eagleton, çok yerinde bir tespitte bulunuyor, kötülüğün neden bu kadar sıradanlaştığı sorusunu yanıtlarken şöyle diyor: “Çünkü erdemler sıkıcılaştı!” Korunma içgüdüsü dünyanın renklerini, çeşitliliği, hayal gücünü sınırlıyor, bu da kötülüğün sinsice yayılması için zemin hazırlıyor.  Ne var ki ölüm insanı terbiye eder, kaçınılmaz olan karşısında insan daha cesur, daha yaratıcı olabilir. Belki bu karanlık günlerden sonra, insanları ortaklaştıran, heyecan veren büyük ütopyalar belirir. Bunun kısa dönemde gerçekleşeceğine dair umutkâr değilim ama şurası kesin: İnsanın Tanrı’dan daha güçlü bir yaratıcı fikre ihtiyacı var.

5. Anlatmak istediğiniz bir salgın anısı ya da rüyası var mı?

Salgınla doğrudan ilgili değil ama şöyle tuhaf bir şey oldu. Yıllar önce çok etkisinde kaldığım bir rüya görmüştüm. İnsanların birbirlerine dokunmalarının yasak olduğu bir toplumda yaşıyorum. Gri, renksiz sokaklar, birbirinden ayrı yürüyen mutsuz insanlar… Çok üzülüyorum, o sırada bir anda birkaç kişi beliriyor ve üzerime gelip hoyratça bana dokunuyor ve kaçıyorlar. Bunlar anarşistler, alternatif eylem yapanlar. Onlarla buluşup insanların birbirlerine dokunmalarının yasak olmasının korkunç olduğunu ama onların eylemlerinin de hiç hoş bir şey olmadığını izah etmeye çalışıyorum. Şimdi anlatınca komik görünüyor ama o sırada rüyadan nasıl bir dehşet duygusuyla uyandığımı bir ben bilirim. Bir süre önce de biraz bu rüyayı düşünerek, biraz da başka kişisel nedenlerle “dokunma yasağı” üzerine distopik bir öykü yazmaya başlamıştım. Şimdi tam da o günleri yaşıyoruz. Bazen hikâyeler rüyaları, hayat da hikâyeleri taklit eder.

6. Bu salgın zamanlarının size hatırlattığı ya da size eşlik eden kitap, film ya da müzikleri sorsak?

Tabii ki Saramago’nun Körlük’ü, Camus’nün Veba’sı, Zamyatin’in Biz’i üzerine tekrar düşündüm. Ama galiba duygusal durumum Osamu Dazai’nin İnsanlığımı Yitirirken kitabıyla örtüşüyor. Kısa bir süre önce izlediğim Terrence Malik’in ‘A Hidden Life’ı beni çok etkiledi. Doğrudan salgın vs ile ilgili değil ama, orada anlatılan yalnızlık ve imkânsızlık bugün için bana çok anlam ifade ediyor. Ayrıca sinema dili itibariyle de muhteşem bir film. Müzik konusunda… Galiba şu dönemdeki haleti ruhiyeme en çok Nick Drake eşlik ediyor.

Yazı görseli:

Eyhan Çelik, Önüm Arkam Sağım Solum Sobe serisinden

Sanatçının izniyle