Sakura Zamanı Kobe’de Olmak

Yakın bir ülke uzak bir coğrafyadaki bir ülkeye nazaran daha zor ele verir kendini. Ne de olsa benzerlik ve yakınlıklar bol, ayrışma ve örtüşmemeler kıttır. Bir Yunan adasına gittiğinizde Kuşadası ya da Kaş’ın mimarisinden, mutfağından, müziğinden, bitki örtüsünden, renklerinden çok da uzaklaşmış hissetmesiniz kendinizi. Olsa olsa ortaya konan işin ayrıntılarındaki ayrımları görürsünüz. Dolayısıyla bu ögeleri kıyaslarken bol bolamat veri bulmak zor olabilir. Oysa uzak bir memlekete, yaban ellere gittiğinizde —diyelim Güney Amerika’ya ya da Orta Afrika’ya— farklılıklar, zıtlıklar bas bas bağırır biz buradayız diye. Ve yine dolayısıyla böyle yerlerde geçireceğiniz kısa bir süre bile size çarpıcı, şaşırtıcı, yadırgatıcı bir veri deryası sunar.

Ben gene de bu veri bolluğuna karşın ahkâm kesmemeye çalışarak bir haftayı bulan akademik amaçlı Kobe ziyaretim hakkında izlenimlerimi aktaracağım. Huyumdur, bir şehre ilk gittiğimde izlediğim yöntem tabanlarım şişene kadar it gibi sokaklarda yürürüm, o şehrin labirent ve dehlizlerini, arka sokaklarını, varsa tepelerini sancılı ama unutulmaz bir yöntemle belleğime nakşederim. İnsanlarla konuşurum. Mümkünse kırlara açılırım. (Ekin tarlaları her yerde güzeldir.) Rehber kitaplara sığınarak yol bulma işini elden geldiğince ertelerim.

Ama bilmediğiniz bir dil yüksek duvar gibi karşınıza dikilince işler hemencecik değişiverir.
“Yelkenle Bizans’a Yolculuk” şiirinde “Burası ihtiyarlara göre bir diyar değil” diyen Yeats’den hareketle Kobe için de “Burası Japonca bilmeyenlere göre değil” demek geliyor içimden. Hele internet bağlantınız yoksa. (Allahtan otelde kablosuz bağlantı vardı da Starbucks’larda takılmak zorunda kalmadım.) Romaji (Latin alfabesi) sökmüyor, yetmiyor burada. Japonların kullandığı Hiragana, Katakana ve Çinlilerin ideogram yazısından uyarladıkları Kanji’yi de bilmek de gerekiyor. Japoncanın (Nihongo) araçlarını haiz değilseniz kalabalık içinde yalnız ve yabancı olmak işten bile değil. Bu nedenle İngilizce anlaşabileceğiniz biriyle karşılaşınca sevindirik olursunuz. Avrupa şehirlerinde günümüzün lingua francası İngilizceyle işinizi bir şekle halledersiniz. Biraz fazla genelleme yapma riskini göze alarak, örneğin Fransızlar sizi anlar ve kendi dillerinde ya da beden dilinde yanıtlar verir; Almanlar da genellikle yardımcı olurlar; Hollandalılar ve İskandinavlar sıkı (nereyse native-like) İngilizce konuşurlar; eh sıcakkanlı İtalyan ve İspanyollar zaten birer turizm elçisi sayılmazlar mı?

Ama Kobe’de öyle değil işler. Burada Avrupa-merkezli bakış açınız, beklentileriniz fazla işe yaramaz, Monşer! Burası dünya üzerinde başka bir gezegendir. Evet, tamam, dükkân, meydan, sokak ve turistik açıdan önemli yerlerin adları İngilizce sözcüklerle ya da Latin harfleriyle yazılıdır. Şehrin önemli arterlerinden biri olduğunu sandığım bulvar Flower Road diye beliriyor tabelalarda ya da lüks mağazaların bulunduğu uzunluğu bir kilometreye varan İkuto ve Kobe Motomachi gibi pasajların adı da. Ne var ki İngilizce bilen birini bulmak zor. Bu durum eminim, dünyanın en pahalı şehirleri arasında sayılan Tokyo ya da Nagoya gibi daha beynelmilel şehirlerde geçerli değildir. Ama Kobe’de “Excuse me…” diye başlayıp bir şey sorduğunuzda, size güler yüzle yardımcı olmaya çalışır insanlar ama maalesef olamazlar; işte o an kendinizi Mars’taymış gibi hissedersiniz.

Osaka’nın Kansai havaalanında uçaktan inince konferans yetkililerinin e-posta mesajındaki direktifler uyarınca Kobe’ye giden otobüsü bulmayı başardım. Ancak Kobe’ye varıp Sannomiya İstasyonunda inince cep telefonlarının içine gömülmüş iki yeniyetmeye Chapel Sweet Otelini aradığımı bir türlü anlatamayınca yeise kapıldım. Tekerlekli valizimi iteleyerek üstgeçitten yolun karşısına geçtim. Müşteri indiren beyaz eldivenli, kasketli ve takım elbiseli bir taksiciye otelin adını cep telefonumdan gösterince sorun çözüldü. Adam hemen taksinin içindeki GPS’ten otelin yerini buluverdi. 700 Yen karşılığında beni otelime götürecekti. Yedi yüz yen! Acaba ne kadar ediyordu? Adama nazikçe “One minute!” deyip telefonuma sarıldım. Yüklediğim para birimi-dönüştürme uygulaması nasılsa çalıştı. Taksiciye 15-16 lira kadar bir para verecektim. Sevindim haliyle. Taksinin arka kapısı kendiliğinden açıldı. Şoför valizimi bagaja yerleştirdi. Yolların içinden süzülerek ilerleik. Trafiğin soldan işlediğini de o anda ayrımsadım.
Dil sorunu otelde de devam etti. Adının Konichi olduğunu öğrendiğim erkek resepsiyon görevlisi ve diğer kadın görevliler bir gıdım İngilizce bilmiyordu! Haydi bakalım tablet üzerinden Google translate! Kuşkusuz dil engelini aşmanın yolları yok değil. Japonca konuşma kılavuzu kullanarak ve sıkı bir çalışmayla kısa bir sürede belli şeyleri sormak, kendinizi tanıtmak gibi temel dil işlerini öğrenebilirsiniz. Ama uyarmadı demeyin, bu kılavuz kitapların fonetik transkripsiyonları baş ağrıtabiliyor, ya da gereksiz yere kısa ve samimi tümceler/ifadeler yerine size resmi ve uzun formları dayatabiliyor. ‘Koniçiva’ ya da ‘sayanora’ yerine her kapıyı açan bir ifade olan ‘domo’ deyip geçebilme seçeneğinin olduğunu sonradan öğrendim. ‘Arigato gozayimas!’ (Teşekkür ederim) Özellikle ‘gozayimas’ birçok mekânda en sık duyduğunuz ifade.

Kaldığım “adult hotel” (yanlış anlaşılmaya: sadece yetişkinlerin kalabildiği, çocukların kabul edilmediği otel) merkezde, sırtını Rokko dağına vermiş ortalama fiyatta bir yerdi. Odama girince neye uğradığımı şaşırdım. Duvarlarda kocaman güllerin resmedildiği tablolar vardı. Sanki Georgia O’Keeffe ekolünden birini çağırıp “Şuralara na böyle kocaman kırmızı-pembe güller yapman mümkün mü?” demişler, ressam da hiçbir masraftan kaçınmamış. (Otelden ayrılırken fark ediyorum, meğerse her bir oda tematik olarak farklı çağrışımlara hizmet edecek tasarlanmış. Benimkinin karşısında Balayı Odası yazıyordu. Bir başkasında “Wild Nights” gibi bir şey.)

Kafeler, çayevleri, restoranlar, alışveriş mekânlarında pop ya da rock değil çok güzel 50’li, 60’lı yıllardan caz çalıyorlar. Türkiye’deki çayı boşa aramayınız, yeşil çay ve türevlerine alışınız. Ama birçok farklı kafe ve restoranda güzel kahve içme şansınız var. Türkiye’de de bilinen Asahi dışında birçok bira markası var ve pek pahalı değil (fiyatlar 6 lirayla 15 lira arasında oynuyor). Sake içmedim ama dönüşte her Türk gibi duty-free’den bir şişe satın aldım.

Benim gittiğim dönem (6-11 Nisan) tam da Sakura denilen kiraz çiçeklerinin açtığı döneme rast gelmişti. Japonların adeta bir ayine, bir tapınca dönüştürdükleri, ağaçların ve tomurcukların bol bol fotoğrafını çektikleri, ellerinde eskiz defterleri ve sulu boya kutularıyla resmilerini yaptıkları, naylon muşambalar sererek altında kalabalık gruplar halinde ‘pikunikku’ yaptıkları kiraz ağaçlarının en güzel dönemi. İkinci günümde (çarşamba) hava çok güzeldi; öyle ki ceketimin fazla geldiğini iyiden terleyince anladım. Ama bir sonraki gün yağmur öyle bir yüklendi ki sormayın. (Hazırlıksız yakalanan yazarınız bir şemsiye almak zorunda kaldı. Şeffaf şemsiyem ucuzdu ama şak! diye açılıyordu. Onu çok sevdim. Valizime sığmadı, gene de inat edip yanımda getirdim.) Serpintinin savurduğu kiraz çiçekleri yerlere dökülmüştü. Kaldırımlar, su birikintileri, ağaç dipleri uçuk pembe bir duvar kâğıdına döndü. Bir sonraki gün hava açtı; hafif esintide ağaçlar hâlâ beyaz, açık pembe çiçeklerle yüklüydü. Ama tatlı gerilim devam ediyordu. Bu kez rüzgâr yağmurdan nöbeti devralmış, çiçekleri pul pul havaya savuruyor, yerlere çalıyordu. Ağaçlar da bu yıkıma direniyordu anlaşılan; her gün tomurcuklar utangaç çiçeklere dönüşüyor, Hokusai’nin resimlerindeki o kıvrımlı dalgalar gibi uzanan dallarını taç yapraklarla dantel gibi işliyordu. Güneş açınca insanlar arılar gibi çiçeklerin cazibesine kapılıyordu: ağaç dallarının diplerinde ellerinde cep telefonlarıyla fotoğraf çeken mi ararsın, tabureye oturmuş karakalem eskiz yapan mı, meczup gibi dalgın bakışlarla ağaçlara bakanları mı…

Şehri yavaş yavaş tanımaya başlamıştım. İlk ve son otobüse binişimde ne kadar para vereceğimi, kime ya da nasıl vereceğimi bilemedim. Sorduğum sorular da karşılıksız kaldı. Şehir merkezine inince tabanvayla epey yol kat ettim ve metroyla ulaşımın daha kolay olacağına karar verdim. Şehrin kuzeyinde, dağın eteğinde Shinkobe tren istasyonu var. ‘Shin’ yeni demekmiş. Aynı zamanda hızlı Shinkansen tren hattıyla bağlantıyı imliyormuş. Örneğin Tokyo’da hızlı tren bağlantısı olan istasyona Shintokyo deniyormuş. Shinkobe’den aşağı salınınca Sannomiya durağına varıyorsunuz. Aralarına küçük parklar serpiştirilmiş oteller, alışveriş merkezleri, mağazalar ve restoranlarla dolu şehir merkezi sayılır burası. Bir sonraki durak ise Kenchomai, benim durağım.

İkinci gün Kobe Nunobiki Botanik Parkına gittim. Burası Rocko dağında teleferikle ulaşılabilen ve bütün şehri tepeden izleyebileceğiniz büyük bir park. Rocko adası, Kobe havaalanı, liman ayaklarınızın altında. Parkta iki tane teleferik istasyonu var. İlkinde teleferikten inip ikincisine tırmanabiliyorsunuz; ya da ikincisinde inip aşağıdaki birinci istasyona yürüyebiliyorsunuz. Çiçeğe durmuş mimozalar, tepeden aşağıya açmış kiraz ağaçları yamaçları süslüyor; yerde güller, nergisler, papatyalar, süsenler ve daha yüzlerce tür bitki insanı büyülüyor. Beni en çok etkileyen kokulu bitkilerin sergilendiği devasa camekan piramit oldu.

Günler çabucak geçiyordu. Jetlag illetine konferans koşturmacası da eklenince yorulmuştum. Biraz dinlenme ve yaklaşan dönüş yolculuğuna kendimi zinde bir şekilde hazırlama bahanesiyle pazar günü konferansı astım. Geç bir kahvaltıdan sonra yüzlerce kanal bulunan müzik sisteminden klasik piyano dinleyip, kitap okudum, odamda bol bol sigara tüttürdüm, Japonca çalıştım(!), gezi notları aldım. Nereleri görsem diye broşürlere baktım. İşte bulmuştum: Sarakuen Japon Bahçesi. Kobe’nin tek geleneksel Japon bahçesiymiş ve üstelik otele yürüme mesafesindeydi! Bu bahçe 20. yüzyıl başlarında yapılmış; İkinci Dünya Savaşında tahrip olmuş ve yeniden yapılmış. 1953 yılında önemli kültürel varlık ilan edilmiş. Japonların uzamla ve doğayla nasıl bir ilişki kurdukları hususunda sezgisel bir fikir veriyor ve büyüleyici bir yer. Büyük taş fenerlerle bezeli parkın göletinde balıklar huzurla yüzüyor. Dingin ve tuhaf bir şekilde hüzünlü hissediyor insan burada. Hatta nedenini kestiremediği bir suçluluk.

Yiyecek içecek meselesine gelecek olursak: Kahvaltılarımı otelde yaptım. İlk gün Japon usulü: çorba, pirinç, balık, turşu ve çay. Sonraki günler menüdeki diğer seçeneklere dadandım. Birkaç gün boyunca onca çorba, pirinç lapası, ramen (Türkçede noodle /nudıl/ dediğimiz kargacık burgacık çubuk makarna), tofu (soya fasulyesinden imal edilen jöle ve bu jölenin farklı yemeklerde kullanılması sonucu ortaya çıkan çeşitli yiyecekler) ve biftek tarafından istila edildikten sonra vücudum “Ne oluyoruz ya?” demeye başladı. Otçul-sütçül yönüm sinyaller yollamaya başladı. Türkiye’deki marketlerdeki türden ucuz ve çeşitli sebze-meyve Kobe’de pek kolay ulaşılır ya da ucuz değil. Family Mart denen ve her köşe başında karşınıza çıkan bir marketler zincirinde örneğin manav reyonu yok. Bulabildiğiniz büyük marketlerde çok çeşit var ancak pahalı. Türk ruhunuz köpürdüğünde mesela ayran içmek mi istediniz? Unutun. Ayran yok! Var da yok. Ayran muadili olarak satılan (“Yoghurt Drink”) içecek şekerli. İki denememde de şekersiz olanını bulamadım. Susuz kalınca internetten araştırdım. Evet, sokaktaki hem soğuk hem de sıcak içecek alabileceğiniz otomatların enflasyonu sizi yanıltmasın, Japonya’da musluk suyu çok rahatlıkla içilebiliyormuş.

İnternetten araştırmak durumunda kaldığım diğer bir konu ise bahşiş oldu. Bazıları Tokyo’daki üniversitelerde çalışan İngiliz meslektaşlarıma soracaktım ama unuttum. Bir yeme-içme mekânından ya da bir otelden ayrılırken size hizmet sunanlara ne kadar bahşiş vermek lazım? Birçok gezi/turizm sitesi bahşişin yaygın olmadığını, yok ille de vermek istiyorsanız bunu çok dikkatli bir şekilde (örneğin bir zarfa koyarak) göze sokmadan yapmak gerektiğini söylüyor.

Yanımda getirdiğim kitabı bitirince bir kitapçı bulma telaşına girdim. Önüme gelene soruyordum. Nihayet bir genç kızla oğlan bana yardımcı oldular. Oğlan, eh, biraz İngilizce konuşuyordu, yanındaki kız ise (kardeşiymiş) sadece utangaçça gülümseyebiliyordu. İkisi de üniversite öğrencisiymiş. Kendilerini takip etmemi istediler, sandım ki yollarının üstünde bir yeri gösterecekler. Meğerse işlerini güçlerini bırakıp beni Sonnamiya taraflarında Junkudo diye bir kitapçıya götürdüler. Aradığım İngilizce kitapların olduğu kata, hatta rafa kadar bana rehberlik edip ayrıldılar. Birkaç kez yerlere eğilerek ve ‘Arigato gozayimas’ diyerek şükranlarımı sunmayı unutmadım bu iki güzel insana. Birkaç yüz İngilizce kitap vardı bu bölümde. Bazıları Japonya (tarihi, ekonomisi, vb) hakkındaydı. Edebiyat adına olan kitapların bir kısmı çoksatar türünden şeylerdi. Bir kısmı ise Jane Austen’dan Hemingway’e, Paul Auster’a kadar uzanan romanlar. Bir de Japonca öğrenme/konuşma kitaplarının bulunduğu kısım vardı. Buradan da birkaç kitap alıp ayrıldım.

Sokakta tıbbi maske takan hatırı sayılır sayıda insan var. Genç, sağlıklı, işine-okuluna giden insanlar bunlar. Yalnızca yaşlı ya da hastalara özgü bir şey değil. Bir internet sitesi maskenin yalnızca kalabalık metrolarda bulaşıcı hastalıklardan korunma amacıyla takılmadığını, hele müzik kulaklığıyla tamamlandığında bir insan-savar hatta bir moda aksesuarı işlevi gördüğünü iddia ediyor. (Sahi, maskeli birine yaklaşıp soru sormak aklımdan geçmedi. Sizin de geçmezdi, eminim.) Bir diğerine göre ise maske kullanımı artık sıradan hatta normal bir şey olarak görülüyor. Ünlüler bile maske sayesinde makyajsız halde rahatça sokağa fırlama imkânına kavuşuyormuş.
Kobe’de insanlar el ele tutuşmuyorlar. Sarılan, samimi yakınlaşmalar sergileyen kimse yok gibi. Üniformalarını seviyorlar ve işlerini. Takım elbiseleri içinde öğrenciler bile askeri birlik düzeninde yürüyorlar sanki. Gençler kulaklıklarıyla ve cep telefonlarıyla ayrılmaz bir bütün oluşturmuş. Teknoloji burada da kitabı öldürmüş. Matbuat okuyan yok gibi taşıma araçlarında. Yalnızca kasa önlerinde değil, metro duraklarında, yaya geçitlerinde, asansör beklerken sıraya giriyorlar. Yürüteçleriyle, alışveriş çantalarıyla yaşlı kadınlar yavaş yavaş adımlıyor kaldırımları. Dilencisi ve evsizi olmayan bir şehir. Akşama doğru sokakta performanslarını sergileyen gençler peyda oluyor. Aşağıdaki fotoğraftaki kızımızın adı Rinana(!). Patti Smith tadında, şiir okur gibi uzunca bir giriş yaptı ve sonra gitarına gömüldü. Erkek ikilinin adı Imagine. Güzel pop-rock çalıyorlardı ve epey kalabalık bir dinleyicileri vardı.

Li Po’nun, Basho’nun, Shonagon’un, Mishima’nın, Murakami’nin ülkesi hakkındaki bu yarı şaka-yarı ciddi yazıyı nasıl bitireceğim? Kaldırımlarının, ultra-modern modern tuvaletlerinin temizliğiyle mi? Para otomatlarının kusursuz işleyişiyle mi? Beton ormanı arasında patlamış mimoza tomurcuklarının güzelliğiyle mi? Hayır. Kişisel bir kifayetsizlik itirafıyla; elbette bir de kararla: Bu bir keşif gezisiydi ve çok eksik kaldı. Hiç müzeye gidemedim ya da sanat galerisine. (Biraz) Japonca öğrenerek Japonya’ya tekrar gideceğim. Nippon daisuki!

sakura 1

abbey road

kahvaltı

rinanaimagine