Rüyalarımız Bizi Ayık Tutar

“Uykuda olmayanlar için tek ve ortak bir kosmos vardır.
Uykuda olanlar ise kendi özel dünyalarına kapanırlar.”

Herakleitos

Yazarlarla denkleştiğimiz sohbetlerde yahut onların röportajlarını okurken şahitlik ettiğim bir şey var: Bir yazarın ilk kitabın yayımlanması gerçekten büyük olay! Kitabın yazım aşamasında arkadaş sohbetlerinden, aileyle geçirilen vakitten, sinemadan, tiyatrodan; kısacası sosyal hayata ilişkin herkesten ve her şeyden uzaklaşabilme disiplini gerekiyor.

Kitap bitti, dedikten sonra kitabı eşe dosta okutmak, tecrübeli yazar ağabeylerden ve ablalardan icazet almak, yüreğe biraz olsun su serpmeye çalışmak var. Yayıncı bulmak, son düzenlemeler derken bu seferde “Kitabım okunacak mı?” kaygısı var. Bu süreçleri az-çok dinlemiş biri olarak ben, yazarların ilk kitaplarını okurken onların heyecanını paylaşıyorum. Ben de ilk tanışma heyecanıyla yaklaşıyorum kitaba.

Öğrencilik yıllarından beri sıkı bir distopya okuyucusu olmak için çabaladım. Bu isteğimi ne kadar gerçekleştirdiğim bilinmez ancak son dönemde beni heyecanlandıran bir şey var: Türkiye’li yazarların distopik romanlarıyla daha sık karşılaşır oldum. Bu yazıda, ilk romanını distopik türde yazma cesaretini göstermiş genç yazar Selim Bektaş’ın ilk kitabı Muz Beyazı hakkında birkaç kelam edeceğim.

Dünyadaki tüm insanların aynı anda, aynı rüyayı görmesini isteyen bir adamla, morgda kategorize ettiği ölüler için katillere para ödeyen bir adam karşılaşırsa ve ortak bir hayali gerçekleştirmek için mücadele ederse ne olur?
Muz Beyazı’nı okurken, hayal ortağı iki adamın sona yaklaşma mücadelesine eşlik ediyoruz.

muz

Kitapta büyük diyaloglar yok, kahramanlık cümleleri yok. Bu duru anlatım içerisinde, okuyucu olarak bizler istediğimiz metaforun peşine düşme özgürlüğüne sahibiz. Radyorüya’ya hepiniz hoş geldiniz.

Romanda tanıdığımız dünyada yaratıcılık, yok. Hayal gücü, umut, yorum yok. Gelecek, biz sizin yerinize düşünürüz. İnsanlar, çok fazla. Size umutsuzluk vaat eden tek gecelik bir hayal gücü isterseniz, parayla; parasını verseniz de rüyanızda ölüm hikâyeleri göreceksiniz, baştan uyaralım.

Öldürmek, yeni mesleğiniz. Çok seveceğinizden emin olabilirsiniz. Ceset mi? Sizin uğraşmanıza gerek yok, morga getirin; biz onları bir güzel kategorize edelim.

“Ölüm şekli: Zorunlu cinayet”

Romanı okurken bu ölüleri kategorize etme meselesi çok dikkatimi çekti. Kategorize etme bir kategoriye ait olma meselesi üzerine düşünmek için gündelik hayatında fazla mesai harcayan ben gibi okuyucular için kitabın rahatsızlık veren bölümlerinden biri. Ölüler mesleklerine, ölüm şekillerine ya da ayak tırnaklarının uzunluğuna göre kategorilere ayrılıyor.

Yaşarken bizler de böyle kümelere dağıtılıyoruz. Dağılıyoruz demiyorum çünkü sürecin başında tamamen edilgen konumda olduğumuzu düşünüyorum. Daha sonra, katilimizi severek, kendimizi kümeye adamaya başlıyoruz. Sonra da başkalarının katiline dönüşüyoruz, mecazi ya da gerçek anlamda katiller olarak bir arada yaşıyormuş gibi yapıyoruz.

Kitapta eksikliğini en fazla hissettiğim şey, distopik bir mekânın kurgusunun olmayışıydı. Selim Bektaş, romanında, içinde yaşadığımız mekânlara çok benzer mekân kurgularına yer vermiş. Bir okuyucu olarak bende oluşan bu beklentinin nedeni, distopik türdeki romanların farklı mekânsal kurgular barındırıyor olması olabilir.

Aslında kitap genel olarak okuyucunun bir beklenti içine girmesini de istemiyor gibi, bunun da yazarın özellikle tercih ettiği bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitap kapağı, okuyucuya içerikle ilgili hiçbir vaatte bulunmuyor! Ancak kitabı bitirdikten sonra, kitap kapağının hikâyeye ilişkin fısıldadıklarını duymak mümkün oluyor.

Absürd ve kara mizah öğelerini birleştiren Muz Beyazı, aynı hayali paylaşmanın güzelliğini hatırlatmak gibi bir romantizme düşmekten çok uzak, hatta tam tersine “absürdün başkaldırısı” yoluyla bize neye mecbur olduğumuzu bağırıyor. Absürdün boş vermişliğinden besleniyor, distopyaların rahatsız edici keskinliğini hissettiriyor ve tüm bunu mizah yoluyla okuyucuya ulaştırmayı başarıyor.

Ancak kitaptan “yok olacağız!” ya da “yürüyelim arkadaşlar!” tadında yönlendirici mesajlar da beklememek lazım. Zira Selim Bektaş, bu absürd distopya aracılığıyla bizleri, kendi seçeceğimiz patikalara davet ediyor.
Davete icabet etmek gerek.
Bana kalırsa, okuyucular bu kitabı okuduğunda, kafalarında birçok cevapsız soruyla baş başa kalacaklar. Sizi ayık tutacak rüyalarınızı kimselere kaptırmayın, hele ki muktedirlere asla!

“Rüyanız hayrolsun…”