Roger Ballen Retrospektifine Dair Kısa Bir Yazı

Roger Ballen’ın çalışmaları tam da ikiliklerin ötesinde, yüzleşmekten ve tanımaktan kaçındığımız, gölgede bıraktığımız alanlarla ilgili.

İstanbul Modern bugünlerde bir Roger Ballen retrospektifine ev sahipliği yapıyor.

Roger Ballen çoğu kez fotoğraf merkezli yayınlarda karşımıza çıksa da bir fotoğrafçıdan çok, çok disiplinli bir sanatçı olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Ballen’ın çalışmalarını siyah beyaz fotoğrafları üzerinden izlesek de kareleri çizimler, resimler, kolajlar ve çağdaş heykeller diyebileceğimiz öğelerin düzenlemelerinden oluşuyor. İyi bir bestecinin farklı enstrümanları bir araya getirerek başardığını Ballen farklı disiplinlerden gelen ve tek başına da ayakta durabilecek derecede güçlü öğelerini karenin içinde ustalıkla birleştirerek başarıyor.

Öğelerin yan yana gelişinin yarattığı duygu ve çağrışımlar her şeyin önüne geçerek kendi gerçekliklerini ortaya koyuyor ve izleyici ancak işlere ikinci bakışında kompozisyonların kusursuzluğu üzerine düşünme fırsatı buluyor. Sadece müzik değil, tüm güçlü sanat eserleri aynı şeyi yapmazlar mı: eserin içimizdeki yankısı eserin tekniğini görünmez kılar, her şey kişiselleşir, teknik yargılara varabilmek için mesafe kazanmak ve bir daha izlemek, dinlemek ihtiyacı duyarız. Bu anlamda Ballen’ın işlerini orijinal boyutlarıyla sergi salonunda görebiliyor olmak hepimiz için büyük bir şans; izleyici şaşırtan ve sarsan bir güce sahip tüm bu ‘fotoğraflar’ ve ek olarak sunulan sanatçının ‘Ballenesk oda’ isimli düzenlemesi sergi ziyaretçilerine benzersiz derinlikte bir deneyim vaat ediyor.

Bu yazının amacı sergiyi gezeceklerle (veya başka kaynaklardan sanatçının işlerini takip edenlerle) Ballen’ın işleri arasına girmek değil. Sanırım sergilenen işler zengin yapıları gereği tek bir kişinin ‘yorumlamasından- açıklamasından’ ziyade tartışılmayı, karşılıklı olarak çağrışımların dile getirileceği çoklu bir tartışmayı hak ediyor. Ve belki yine sözü aşan tüm sanat eserlerinde olduğu gibi Wittgenstein’ın Tractatus’unun meşhur kapanış cümlesini sessizce hatırlamak gerekiyor: ‘Söze dökemediklerimiz hakkında sessiz kalmalıyız.’

Sergiyle ilgili en sık duyulan yorumların başında işlerin ‘karanlık yanımızla ilgili’ olduğu geliyor. Bu yaklaşımın kolaycı ve indirgemeci olduğunu, Ballen’ın işlerine bizi yaklaştırmaktan çok uzaklaştırdığını düşünüyorum. Ballen da bu türden yorumlarla çok sık karşılaşmış olmalı, en azından bu yaklaşıma çok net bir cevabı var. Ballen özünde fotoğraflarının psikolojik olduğunu ve insanlığın ‘gölgelenmiş yanıyla’ ilgili olduğunu vurguluyor. Sözlerini doğrudan aktarırsak: “Gölge karanlıktan daha doğru çünkü karanlık insanların çoğu için kötülüğü çağrıştıran bir şey, bense her zaman tam tersini söylüyorum. (…) Fotoğraflarım karanlık olarak görülmemeli, her halükarda ‘karanlık’ nedir, bu konuda pek emin değilim.”

Bu cevapta hiç kuşkusuz dünyayı ikilikler içerisinde değerlendirme ve anlamlandırma alışkanlığına bir başkaldırı var. İşlerini açıklarken karanlık – aydınlık ikiliğinden yola çıkarak bir rol seçmek ve bir rolü diğerine üstün tutmak yerine Ballen daha açık uçlu olan ‘gölgede kalma’ tanımını tercih ediyor. Bu edebiyatta ve felsefede karşılığını sıklıkla bulabileceğimiz bir başkaldırı halini hatırlatıyor. ‘Romantiklerin sonuncusu’ Herman Hesse’nin Demian’da iyi kadar kötüyü de içeren Tanrı Abraxas’ı arayan kahramanından, ikilikler üzerine kurulu Batı kültürünün metinleri inceleyip ‘yapılarını söken’ Derrida’ya örnekler sıralamak mümkün.

Batının kalıplaşmış bilgi anlayışı hep ikilikler üzerine kurulmuştur, kavramlar daima tersleri yardımıyla tanımlanır ve ‘terse karşı düz’ tercih edilir. Kadın – erkek; gece – gündüz; beden – zihin; doğa – kültür; karanlık – aydınlık vb. sayısız birbirini karşılıklı tanımlayan ikilikler üzerine kurulu metinler düşünce dünyamızı oluşturur. İkilik üzerinden anlar, anlamlandırır hale getirilmişizdir ve ikilikler sisteminin hiyerarşik yapısına karşı körleşmişizdir. Örnek vermek gerekirse saydığım sözcük çiftlerinin tümünde ‘kemikleşmiş bir verili gerçeklik’ olarak ikincilerin üstünlüğüne inanç -kimi zaman açık kimi zaman örtülü- mevcuttur. İkilikler üzerine kurulu adlandırma ve kıyaslama esaslı bilgi sistemi belki mineralleri sınıflandırmak için faydalıdır ama hayatımızı var eden, ruhumuz dediğimiz şey (Witgenstein’ın tanımıyla ‘Yaşantılarımızdan kaynaklanan ve söze dökemediğimiz her şey’) ikiliklerle şemalaştırılıp anlaşılamayacak kadar karmaşıktır. Gölgede kalana karanlık demek bizi fakirleştirir, yabancılaştırır ancak.

Evet, Ballen’ın çalışmaları tam da ikiliklerin ötesinde, yüzleşmekten ve tanımaktan kaçındığımız, gölgede bıraktığımız alanlarla ilgili. Tüm huzursuzluğumuzun, yapaylığımızın sebepleri ve çıkış yolu belki de bu fotoğraflarda çağrışımlarla ulaşılmayı bekliyor. Tüm geçek sanat yapıtları gibi Ballen’ın çalışmaları da görmediğimizi gösteren, unutturulanı hatırlatan birer ayna.

Sergi 4 Haziran’a kadar açık, zaman uzun gözükse de kaçırmayın derim.