Rimbaud ya da Palahniuk

Rimbaud edebiyatta bir serserilik ve aşırılık efsanesidir; bir ‘poeté maudit’ (lanetli şair) olarak hem edebiyatçı, hem de kısa ve acayip yaşamıyla ‘erken doğmuş’ bir rock yıldızı gibidir… Palahniuk ve benzerlerinde topyekün bir sistem eleştirisi ya da Rimbaud’da olduğu gibi, ‘başka bir olasılığa’ işaret eden yıkıcı bir bakış değil, sığ bir tüketim eleştirisi ve şiddet romantizmi vardır.

Rimbaud edebiyatta bir serserilik ve aşırılık efsanesidir; bir poeté maudit (lanetli şair) olarak hem edebiyatçı, hem de kısa ve acayip yaşamıyla erken doğmuş bir rock yıldızı gibidir. Eğer rock ya da punk denilen şey 19. yüzyılda var olsaydı, Rimbaud ilk rock ya da punk figürlerinden biri olurdu herhalde. 1895’te, daha yirmi bir yaşındayken (rock ve punk’ın lanetli yaşı yirmi yedi bile değil) şiir yazmayı bırakmış, Afrika’da ‘tüccarlık’ yapmaya başlamış, bir anlamda edebiyat ve yazı sahnesinde intihar etmişti. Buna intihar değil, yazdıklarının eyleme dökülmesi de denebilir. Var olduğu Batı dünyasında, önce Paris’te sonra da Brüksel’de ‘aşırılığı bilgelik sayan’ bir hayat sürerken, sürekli Batı uygarlığını eleştiren, ‘öteki ve karanlık taraftan’ bahseden şiirler yazmıştı; neredeyse birer patlayıcı madde olan şiirler. Etrafındaki dünyaya kendini adeta vahşi bir hayvan, uygarlık kodlarının dışına taşan bir kara madde olarak sunmuştu, şöyle: “Benim gözlerim sizin ışıklarınıza kapalı / ben bir hayvanım / ben bir zenciyim.” 19 yaşındayken yazdığı ‘Cehennemde Bir Mevsim’de de şöyle diyordu: “Ey büyücüler, size ey bahtsızlık, ey nefret, hazinem size emanet. Azmettim, söndürdüm içerimde insan ümidi adına ne varsa. Bir yırtıcı hayvan amansızlığıyla atıldım üzerlerine boğayım diye cümle sevinci.”

Rimbaud’nun bahsettiği cehennem, Batı uygarlığının ta kendisiydi ya da uygarlık denilen şeyin kendisi. Yarattığı bu yıkıcı ve şeytani şiirle, Goethe gibi ‘kara romantik’ edebiyatçıların bile ulaşamadığı bir sınıra ulaşmıştı. Sonrasında da bir sınır-duruma, yıkım ve karanlığa ulaşmak isteyen bütün şairler ve edebiyatçılar dönüp Rimbaud’ya baktı. Sadece edebiyatçılar değil, müzisyenler ve sanatçılar da bu ‘Rimbaud hali’nin izlerini taşıdılar; bir karşı-kültür figürü olarak Rimbaud’nun yıkıcı hissiyatı ve fikirleri 20. yüzyılı hiç rahat bırakmadı, 21. yüzyıl denilen garabeti de etkilemeye devam ediyor. Hatta Henry Miller’ın şöyle bir öngörüsü var: “Kanımca geleceğin dünyasında Rimbaud tipi, Hamlet tipi’nin ve Faust tipinin yerine geçecek… Eski dünya tamamen ölünceye kadar anormal birey gitgide daha fazla bir norm haline dönüşecek.”

Bu kısa girizgahı yazarken bile, feci bir Rimbaud heyecanına kapıldığımı söylemem lazım, daha sayfalarca yazabilirim Rimbaud bahsi üzerine. Asıl konuya gelelim; işte bu bahsettiğim Rimbaud halini yansıtma iddiasında olan bir sergi açıldı Alan İstanbul’da. Adı da doğrudan ‘Cehennemde Bir Mevsim.’ Serginin açıklamasında da ‘Arthur Rimbaud’nun aynı adlı eserine ithafen yazıyor.’ Yani açıkça bir ‘Rimbaud’ sergisi; beklenti bulutlarını yoğunlaştıran, heyecan katsayısını arttıran bir vaadi var serginin. Bugün Rimbaud ne anlama gelir? Nerede nasıl karşılık bulur? Hangi zihinlerde nasıl bir etki yapar? Daha da önemlisi, tamamen ‘yerli’ sanatçılardan oluştuğu için; Rimbaud günümüzde bu tuhaf ülkede neyin ifadesi olabilir?

Hemen belirteyim, sergi bu büyük ve heyecan verici vaadi karşılayamıyor. Bir araya getirilen işler, Rimbaud’daki o yıkıcı enerjiyi, o lanetli sesi yeniden üretemiyor; ayrıca, Rimbaud’ya yeni bir yorum da getirmiyor. Yani sergide bir küratoryal eksik var; yan yana gelen işleri bir ‘Rimbaud hali’ne dönüştürecek bir sergi-kurgusu yok; Rimbaud merkezli bir kolektif sergi olma iddiasında olmasına rağmen işler arasında ikna edici bir bağ göremedim ben.

Tek tek iyi olan, Rimbaud halini yakalayabilen işler var. Mesela Zafer Aracagök’ün ‘Cehennem Nasıl Yapıçözüme Uğratılır’ adlı kolaj-işi ismiyle ve resmettiği parçalı anlar ve organlarla Rimbaud’daki o dağılma halini iyi betimliyor. Ayrıca, Rimbaud’nun Verlaine’le yaşadığı ve bir anlamda mahvına neden olan o yoğun ve marazi eşcinsel-aşk da Aracagök’ün çizimlerinde karşılık buluyor. Daha önce Jabberwocky’yle iyi bir bağ kurmuş olan Güçlü Öztekin’inin sergideki ‘hayattan büyük’ tablosu ‘Yeni Dünya’ da Rimbaud’daki o tehditkâr, ele avuca sığmaz ve hafiften fantastik halin izlerini taşıyor. Bu tablonun içinde de bir ‘Rimbaud bakışı’ ve bir yenilik ihtimali bulmak mümkün.

Ama bu iki iş dışındaki işler, bana daha çok ‘Rimbaud’nun büyük isyanı’nın (Henry Miller’ın Rimbaud incelemesi Rimbaud ya da Büyük İsyan’da anlattığı isyan hali) sulandırılmış, kötü ve Amerikan-işi bir kopyası olan Palahniuk ve benzerlerinin edebiyatını hatırlattı. Biliyoruz ki Palahniuk’un yaptığı edebiyat, her ne kadar ‘yeraltı’ diye pazarlansa da, bir yeraltı pozunun ürünüdür; yer-üstüne yapılan radikal bir ontolojik ya da epistemolojik saldırının eseri değil, mevcut sistemin kıyısında durup, güya alternatif, ‘loser’ tiplemeler yaratmaktan ibarettir. Palahniuk ve benzerlerinde topyekün bir sistem eleştirisi ya da Rimbaud’da olduğu gibi, ‘başka bir olasılığa’ işaret eden yıkıcı bir bakış değil, sığ bir tüketim eleştirisi ve şiddet romantizmi vardır. Sergideki birçok iş de maalesef Palahniuk’un bu ‘güya-alternatif’ dünyasına ait gibi duruyor. Mesela Sadi Güran’ın ‘banyoda saçlarını kazıyan genç adam’ işi, Rimbaud’nun felsefi yıkıcılığına değil, bir alternatif poza işaret ediyor; muhtemel bir ‘hipster’lığa da göz kırpan krizli şehir insanı. Nuri Kurtcebe’nin ‘Sonsuz’ adlı grafik işi de uzay boşluğunda doğan ve acı verici süreçler sonucunda, ‘yaşlanıp’ uzay boşluğuna karışan bir insan figürünü gösteriyor; bunun hayatı erkenden ve radikal bir jestle terk etmiş Rimbaud’yla değil, hepimiz boşluğa gidiyoruz, hayat berbat diyen vasat Palahniuk’la daha çok akrabalığı var, maalesef. Sergide bir de Rimbaud portresi var ki, ilginç bir şekilde ‘Dövüş Kulübü’ndeki Edward Norton’a benziyor, onun yazar hali gibi. Rimbaud’nun yoğun felsefi sorgulaması ve etrafını tehdit eden öfkeli bakışı böylece, basit ve klişeler klişesi bir ‘sancılı yazar’ haline teslim ediliyor.

Velhasıl Rimbaud vaadiyle bizi kendine çeken sergi, bir Palahniuk hayalkırıklığı yaratıyor. Baştaki rock yıldızı benzetmesine dönerek şöyle diyeyim: bir Jim Morrison tribute konserine gidip, Red Hot Chili Peppers’la karşılaşmak gibi bir şey bu. Olmuyor, olamıyor.

* Bu yazı ilk olarak İstanbul Artnews’te yayınlanmıştır.