Reigen ya da ‘Blu’

Schnitzler’in başlattığı “dans halkası” ve döngü günümüze kadar ulaştı ve bugün artık Türkiye tiyatrosunda da yerini buldu. David Hare’in metnini esas alan bir uyarlama olan Blu, Toy İstanbul bünyesinde Meltem Cumbul rejisi ile bugünlerde sahneleniyor.

Arthur Schnitzler 1900’de sahnelemeye pek de niyet etmediği bir oyun yazmıştı. İlk başta oyunun eş dost tarafından sadece okunması onun için yeterli olacaktı. Ama 1920’de Berlin’de küçük bir tiyatroda gizli saklı sahneye konan oyun, yüzyıl başı tiyatro dünyasının en büyük skandallarından birine yol açtı. Reigen (dans, sıra, sıralı dans, halka olup edilen dans gibi anlamları var) başlıca temasının cinsellik olması ve sahnelenmek için fazla cüretkar olması nedeniyle Prusya Kültür Bakanlığı’nın müdahelesiyle gösterim sırasında durduruldu ve Schnitzler, Weimar dönemi Almanya’sının pek çok yazarı gibi, “dejenere” ve “ahlaksız” ilan edildi. Reigen’ın 1921’deki Viyana gösterimi de polis baskınına uğrarken, Schnitzler’e yapıştırılan etiketlere Yahudi olması dolayısıyla anti-semitik ifadeler de eklendi.

Reigen, yazıldığı dönemin Avusturya toplumunun cinsellik üzerinden dramatik bir dışavurumuydu. Yazarlığının yanı sıra doktor olan Schnitzler, toplumun her kesiminde kendini gösteren frengi üzerine araştırmalar yapıyordu ve bu sorunu doğrudan olmasa da oyununa da yansıtmıştı. İki perdelik oyun, on sahneden oluşuyor; her sahnede bir kadın bir erkek olmak üzere iki oyuncu yer alıyor, her sahne bir önceki sahnede yer alan bir oyuncuyu da barındırarak fragmanların birbirine bağlanmasını sağlıyordu. Dönemi için yenilikçi olan bu kesitçi yaklaşım, en nihayetinde bir döngüyü tamamlıyordu.

Max Ophüls’ün 1950’de yaptığı La Ronde adlı film uyarlamasından sonra Schnitzler’in oyununun en güncel uyarlaması, David Hare’in 1998 tarihli The Blue Room adlı tiyatro uyarlaması oldu ve oyun Sam Mendes tarafından ilk kez Londra’da sahnelenerek Broadway’e kadar yolculuk etti. Hare oyunu günümüz Londra’sına uyarlıyor, on sahneyi ve karakteri sadece iki oyuncuya oynatıyordu. Schnitzler’in karakterlerinin büyük kısmını değiştirmiyor, kadın ve erkek arasındaki bitmeyen aşk ve seks ikilemini tüm bireysel ve toplumsal boyutlarıyla, Freudyen savunma mekanizmalarını da arkasına alarak diyalogun olayın önüne geçtiği bir yapıyla çarpıcı bir şekilde sunuyordu.

Schnitzler’in başlattığı “dans halkası” ve döngü günümüze kadar ulaştı ve bugün artık Türkiye tiyatrosunda da yerini buldu. David Hare’in metnini esas alan bir uyarlama olan Blu, Toy İstanbul bünyesinde Meltem Cumbul rejisi ile bugünlerde sahneleniyor. Fahişe, taksi şoförü, çocuk bakıcısı, öğrenci, evli kadın, politikacı, model, oyun yazarı, aktris ve aristokrat olmak üzere çeşitli toplumsal sınıfları sergileyen karakterler aracılığıyla aşk ve sekse dair sarkastik yorumla buluşuyoruz. David Hare’in versiyonunda on karakteri sadece iki karakter canlandırırken, burada Schniztler’in uygulamasına başvurulmuş ve beş kadın beş erkek, on oyuncuyu izliyoruz. Bir sahnedeki oyuncunun takip eden sahnede de yer almasıyla orijinal örgüyü koruyan oyun, her kesitte bir kişiden başka “benler” çıkarıyor. Karakterlerin de bizzat dile getirdiği bu çok benlilik, özellikle de aynı karakterin ikinci bir partner ile olan karşılaşmasında görünürlük kazanıyor; başka bir deyişle her karşılaşma yeni bir beni doğuruyor.

Bir bünyenin barındırdığı farklı benler, insanın aşkla ve seksle imtihanının çetrefilli doğasını tüm gülünçlüğü ve acıklılığıyla apaçık ele veriyor. Freudyen tabirlere başvuracak olursak, bu oyunun kahramanları id ve süperegolarıyla karşımıza çıkıyor, bu iki boyutun ezeli çatışmasının kurbanı oluyorlar. İdin susturulamaz hayvani istekleri onları derinden derinden dürterken, buna direnmeye çalışan süperegoları vicdan, karar, yargı, kültür ve gelenek gibi meselelerle can çekişiyor. Denge kurmaya çalışan egolar çoğunlukla yansıtma olmak üzere türlü savunma mekanizmalarına başvursalar da çoğunlukla çuvallıyorlar. En acıklı hallerden biri de aşk. İdin kahramanı cinselliğin karşısına istisnasız bir aşk idili çıkıyor: Saf, el değmemiş, kimselerin yaşadığına benzemeyen, sadece bir kez yaşanan, o en ulvi, imkansız olduğu ölçüde büyülü, ulaşılmadıkça büyüyen duygusal orgazm. Aşk idealine saplanmak, belki de cinselliğin servis ettiği pornografiden daha pornografik.

Tüm bunları düşündüren oyun, postmodern bir hamleyle oyun yazmayı ve oynamayı da sorgulayarak ve sorgulatarak, karakterlerden biri olan oyun yazarının yazdığı hüzünlü bir mavinin şarkısı haline geliyor, oyunun adı boşuna “Blu” olmuyor. Can alıcı bir sahnede karakterlerden biri cırcır böceklerini, diğeri ise kurbağaları duyduğunu iddia ediyor ama aslında karakterlerin hepsi mavinin hüznüyle kendileri “cıvıldıyorlar.” Cıvıldıyorlar çünkü her türlü dramatik ögeden çok diyaloğa dayalı bir oyun bu ve çember oluşturan bir dansa tekabül eden kurgusuyla karakterlerin dans ederken söylediği şarkıları bize sunuyor. Başta ışık olmak üzere sahne yönetiminin sağladığı bu mavi atmosfer, karakterlerin cıvıltılarının şen değil, komik ve karanlık doğasını güçlü bir şekilde veriyor. Nurkan Renda ve Zigan Aldi imzalı müzikler bu atmosfer için gerekli dramatik etkiyi sağlıyor. Minimal olduğunu dahi söyleyemeyeceğimiz çıplak dekor, öne çıkması istenen her hareketi, eylemi, sözü ve müziği belirginleştiriyor. Tüm sahnelerde yer alan sabit tek dekor, uzaya gitmek üzere olan Binbaşı Tom’un talimatlarla uğurlandığı bir David Bowie posteri. Bowie’ye şık bir selam olmasının yanı sıra, aşk ve seks faniliklerini yeryüzünde bırakıp gitmeye dair bir gönderme midir, kim bilir? Metafor çeşitlemeleri mümkün.

Benliğin ve toplumun en büyük gerilimlerinden birini çarpıcı bir şekilde yaşayan ve yaşattıran oyunu Türkiye tiyatrosuna kazandıran herkese teşekkür ediyor, nice sezonlarının olmasını, bu cesarette oyunların özgürce sergilenebildiği kültür dünyalarına sahip bir coğrafya diliyoruz.

• Çeviren: Can Remzi Ergen
• Işık: Ayşe Ayter
• Kostüm: Hakan Bahar
• Oyuncular: Elçin Afacan, Serkan Rutkay Ayıköz, Nazlı Benan Özkaya, Can Remzi Ergen, Ayşe Özköylü, Barbaros Ergün, Dilhan Naz Özgülüş, Zehra Bilgin, Emre Yetim, Peral Filiz, Gamze Dar, Ozan Erdönmez
• Yazan: David Hare