Rehavet Manzaraları

Rehavet Havası, nostaljinin kitch ve tehlikeli sularıyla ilişkilendirmediği taşrayı romantize veya stilize etmeden koyuyor karşımıza. Çok boyutlu ama yine de klostrofobi yüklü bir taşra kesiti olarak. İçerik açısından çok renkli ama teknik açıdan siyah beyaz bir film gibi…

Rehavet Havası bu sene İletişim Yayınları’ndan çıkan bir ilk kitap… Ancak Deniz Arslan’ın yazıyla ilişkisinin yeni olmadığı ilk bakışta anlaşılıyor. Kitap için Ege’nin doğusunda geçen taşra hikâyelerinden oluşuyor diyebiliriz. Evet, Deniz Arslan taşraya odaklanıyor fakat ne taşrayı romantize etme tuzağına düşüyor ne de “taşra sıkıntısı” klişesine teslim oluyor. Sadece sıkıntıya indirgenmemiş, epey tuhaf bir taşra manzarası var karşımızda. Bu manzaranın parçası olan insanlar da sıkıntılarına ek olarak neşeleriyle, takıntılarıyla, esprileriyle, acayiplikleriyle varlar.

 

Taşra temsilleri

 

Sanatın taşra “malzemesini” kullanış biçimi genellikle sorunludur. Nostalji kavramıyla kol kola gezen taşra teması, geçmişi temize çekme odaklı güzelleme örneklerine vesile olmuştur çoğunlukla.

Asuman Suner Hayalet Ev adlı kitabında 1990’lı yıllarda yükselen nostalji kültürünün çarpıklığına dikkat çeker. O dönem anı kitapları çoksatar olmuştur, eski binalar ve sokaklar tiyatro dekoru gibi de olsa restore edilmiştir, unutulmaya yüz tutmuş eski pop yıldızları tepeden inme bir telaşla kültleştirilmiştir. Geçmişe yönelik bu ilgi patlamasının arkasındaysa toplumsal bellek kaybı kavramı vardır. Unutmamak gerekir ki, psikanalitik kurama göre “hatırlama” ve “unutma” birbirine bağlı süreçlerdir ve Freud hatırlamanın bir çeşit unutma olduğunu söyler. Nostaljiyle yatıp kalkan toplum, yakın geçmişteki hayati öneme sahip toplumsal ve tarihi olaylara karşıysa ölümüne ilgisizdir. Belleğin bu ikili yapısından dolayı hatırlananlar daima unutulanlara, bilinçdışına itilenlere işaret eder, onların yerine geçer. Özellikle de anılar travmatik bir hal aldığında.

Nostalji merakı ve toplumsal bellek kavramı arasındaki uçurum bugün daha da derinleşmiş durumda. Yakın geçmişte yayınlanıp son derece popüler olan “Seksenler” ve “Doksanlar” adlı televizyon dizilerini hatırlayın. Bu dizileri büyük bir ilgiyle izleyen kitleler seksenlerde ve doksanlarda gerçekleşen kritik tarihi ve toplumsal olaylara karşı aynı şekilde ilgisizdir.

Doksanların başında popüler bir türe dönüşen nostalji sineması da şehirliler için köy/kasaba filmleri furyasına girişmişti. “Vizontele” ekolü diyebileceğimiz bu filmler geçmişi temize çeken, taşrayı stilize eden tavırlarıyla geniş izleyici kitleleri tarafından hızla benimsendi, çok sevildi, çok izlendi. Ve popüler olan her tür gibi yeni örnekler çorap söküğü gibi geldi.

Bu örneklerin ortak özelliğiyse geçmişin çocuksulaştırılması oldu. Bu yolla geçmiş temize çekildi, toplum temize çıkarıldı, herkes masummuş gibi oldu. Dev ekranda geçmişin yükünden kurtulma keyfi yaşandı. İzleyiciyi bilmenin ve hatırlamanın sorumluluğundan kurtaran bu eğlenceli yapıtlara ilgi büyüktü. Devam filmleri sıraya girmişti bile.

Öte yandan Nuri Bilge Ceylan sinemasındaki gibi anti-nostaljik anlatılar taşrayı tüm gerçekçiliği ve çıkışsızlığıyla ele almayı seçti. Sonuç olarak da Fransa’da kendi ülkesinden üç dört kat daha çok izlenen, dört beş kat daha çok beğenilen filmler ortaya çıktı. Adeta bir sosyal deneyin üzücü ama şaşırtmayan sonuçları gibi; gerçeği temsil eden örnek gerçek hayatta kendine yer bulamadı.

Nostaljik anlatıların, geçmişi temize çekmesinden daha tehlikeli bir etkisi söz konusu. Geçmişin yaşandığı şekliyle değil popüler kültürün sunduğu şekliyle anılması. Alison Landberg’in çok yerinde bir tanımlamayla “Protez Hafıza” olarak adlandırdığı kavramdan söz ediyorum (Alison Landberg / Prosthetic Memory: The Transformation of American Rememberence).

Bellek yitimi çağında sinema gibi teknolojiler malum hafıza kaybına bir tedavi olarak, geçmiş ile ilgili anlatıları ve görüntüleri dolaşıma sokar. Sunulan geçmiş hakikiymiş gibi algılanır. Alison Landberg tarafından hafızanın kitle kültürü teknolojisi yönünü tarif etmek için kullanılan ve en çok da sinema tarafından desteklenen “protez hafıza” insanların yaşamadıkları deneyimleri yaşamışçasına hatırlamalarını sağlar, kişisel deneyim deposunun parçası olur.

 

Rehavet Havası

 

Rehavet Havası ise nostaljinin kitch ve tehlikeli sularıyla ilişkilendirmediği taşrayı romantize veya stilize etmeden koyuyor karşımıza. Çok boyutlu ama yine de klostrofobi yüklü bir taşra kesiti olarak. İçerik açısından çok renkli ama teknik açıdan siyah beyaz bir film gibi… Rehavetin başrolde olduğu…

Taşranın kasvetiyle yazarın mizahi dilinin tuhaf bir dengesi var öykülerde. Sanırım kitapta en sevdiğim ayrıntı, içerikle üslup arasındaki bu ilginç denge oldu. Bir diğer denge de anlatıcının karakterlerle ilişkisinde gözleniyor. Bir an karakterlere çok yakın, içeriden biri gibi bir his yaratıyor yazar. Sonra başka bir an geliyor, anlatıcıyla birlikte çok uzaklardan bakıyoruz bu insanlara. Bu tavır da “bizi bize anlatan sıcacık hikâyeler” sefaletinden kurtarıyor okuru. Çünkü bizi bize anlatan hikâyeler genellikle bize yalan söyler. Bir başka denge de çıkışsızlık ve iyimserlik üzerine kurulu… Taşradaki zamanın farklı algınlanışını hissettiren, bu hissin her ayrıntıya büyük bir rehavetle sindiği çıkışsızlık duygusuna, yine de her şeyin yolunda olduğunu müjdeleyen bir iyimserlik havası karışıyor ara sıra.

Öykücülüğümüzde Sait Faik ile başladığı kabul edilen, her şeyin öykünün konusu olabilmesi anlayışının devamı niteliğindeki öykü kitaplarından Rehavet Havası. Yine Sait Faik’in öykücülüğümüze kazandırdığı küçük insan kavramı da merkezde… Yerli yerinde, usturuplu laflar eden, iri iri konuşan karakter yerine tıpkı gerçekte olduğu gibi yerli yersiz ve bazen de boş konuşan insanlarla karşılaşılıyor Rehavet Havası’nda. Yani her diyalog öykünün konusuna hizmet etme telaşında değil.

Klasik öykünün özellikleri arasında aranan tip/karakter çeşitliliği, konu zenginliği, bakış açısı tutarlılığı, ders verme ve çarpıcı final odaklılığı gibi kaygılara kapılmayan öyküler var Rehavet Havası’nda. Daha ziyade, en ünlü temsilcileri arasında Raymond Carver’ı anabileceğimiz “kirli gerçeklik” (dirty realism) türüne yakın bulduğum öyküler.

Yazdıklarını bir solukta okutmak için büyük olaylara ihtiyaç duymayan bir öykücü Deniz Arslan. Kitabı da kendini ciddiye almayan havasıyla, son yılların en ciddiye alınması gereken yerli öykü kitaplarından bence…

 

Yazı Görseli: Civan Özkanoğlu