Referansların Gölgesinde Kalan Bir Roman: ‘Kırmızı Saçlı Kadın’

‘Kırmızı Saçlı Kadın’ kurgusunu referans aldığı efsanelerin ötesine götürememiş, bu efsanelerin gölgesinde kalmış bir kitap. Bir yandan da “Doğu mistisizmi (artı) Batı modernizmi (çarpı) İstanbul’un belirli bir tarih aralığı içerisinde geçirdiği kültürel dönüşüm (eşittir) yurtdışı okur hedef kitleli roman” formülünün Orhan Pamuk tarafından ne kadar benimsendiğinin üçüncü örneği.

2015 yılına Kafamda Bir Tuhaflık’la giren (sanırım bahsetmeden olmuyor) Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, geçtiğimiz günlerde yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın ile raflarda yerini aldı. Pamuk’un hemen her romanının arasında yıllara yayılan uzun bir araştırma ve yazım sürecinin bulunduğu, kitaplarının yayımlanışı öncesinde yürütülen büyük ölçekli reklam/tanıtım kampanyaları sayesinde okur ve okumayan kitlelerce bilinir. Bu nedenle bir sene arayla yeni bir romanla karşılaşmak şaşırtıcı oldu. Ama (yine kampanyalarından) öğreniyoruz ki Kırmızı Saçlı Kadın’a dair bir senelik yazım mesaisinin ardında otuz yılı aşkın bir fikir nadası, Pamuk’un 80’li yıllarda Kara Kitap’ı yazdığı dönemde yaptığı araştırma ve röportajlar bulunuyor.

Kırmızı Saçlı Kadın, sürprizsiz, şaşırtmayan, olağan bir roman. Günümüzden 1985 yılına yönelen bir projeksiyonla ana karakter Cem’in tanıştığı kuyuculuk mesleği ve bu mesleğin onun hayatını nasıl şekillendirdiğini okuyoruz. Romanın odak noktasını ise (yazarın hayatıyla paralellik oluşturan) babanın terk edişi ve babasız büyümek temaları oluşturuyor. Bu odağı romanın kurgusuna işlerken Pamuk, iki eski anlatıyı, Sofokles’in Kral Oidipus‘u ile Firdevsi’nin Şehname‘sini referans ediniyor kendisine. Kent soylu bir genç olarak Cem’in hayatın fiziksel koşullarıyla ilk karşılaşmaları, babaya ve baba desteğine duyduğu özlem ve bu özlemin yarattığı ruhsal dönüşüm, bahsedilen iki anlatıyla karşılaşmalar ekseninde hikâye ediliyor.

Hemen başta belirtmek gerekiyor. Babasızlık gibi çok genel bir kavramın, üzerinde çok yazılıp çizilmiş bu iki büyük anlatıyla pekiştirilerek bir roman konusu haline getirilmesi kolay bir iş değil. Ancak Pamuk, yazım tecrübesi ile bu işin altından (kısmen de olsa) çıkmış gözüküyor. Pamuk’un kaleme aldığı tüm metinlerde görülen (ve artık alıştığımız) Türkçe’den ziyade İngilizce gramerinin izlerini taşıyan pütürlü diline ve anlatım bozukluklarına takılmanın Tahsin Yücel’in meşhur Kara Kitap eleştirisini tekrarlamanın ötesine geçmeyeceğini öngörüp, Kırmızı Saçlı Kadın’ın sadece içeriği ile ilgilenmek sanırım en doğrusu.

Cem’in, Mahmut Usta ile o zamanlara (80’li yıllara) göre İstanbul’un yerleşimden uzak bir bölgesinde bir aylık kuyu kazma eylemine odaklanan ilk bölüm olay örgüsünün ana ekseni. Cem ve ustasının yerleşim bölgelerinden uzak yalnız geçirdikleri geceler Pamuk’un bir laboratuvar mekân oluşturma üzerine ilk girişimi. Bu girişimi süslediği kısmi tasvirler ise oldukça başarılı.

Mekân unsurunda görülen bu başarıdan ne yazık ki karakterler arasındaki ilişki pek nasiplenememiş. Cem ve Mahmut Usta’nın kuyuyu kazdıkları arsaya yakın Öngören kasabasına olan ziyaretleri içerisinde insanlarla, özellikle romana adını veren Kırmızı Saçlı Kadın’la nasıl tanıştıklarını, bu kadar kısa süre içerisinde nasıl bu kadar samimi olduklarını sayfaları tekrar tekrar okumamıza rağmen çıkaramıyoruz. Sanki kuyu kazma eylemi otuz gün değil de otuz ay sürüyor ve bu iki karakter kuyu kazmıyorlar da sürekli kasabaya uğrayıp insanlarla kaynaşıyorlar.

Cem’in Mahmut Usta’ya yönelik fikir ve duyguları ise yine bu bölümde aksayan bir başka nokta: “Betonun harcını hızla karıştırarak arabaya koyup, aşağı boşaltmak gecikince, beton soğuyor diye sinirlenen Mahmut Usta aşağıdan bize bağırırdı. O zaman bana hiç bağırmayan, beni hiç azarlamayan babamı özlerdim” (s.27) gibi satırlarda ustadan hareketle babasızlık hissine yönelik çağrışımların basitliği ve neredeyse yukarıdaki benzeri satırların her üç sayfada bir tekrarlanarak anlatımı bölmesi, babasızlık düşüncesini travmadan daha çok bir mekanizme, motor davranışa çevirmiş durumda. Oysa ustasıyla sırayla yıkanmalarının arkasından Cem’e söylettiği; “Hayatım boyunca, ne babamı ne de başka bir erkeği çıplak görmüştüm” (s.29) benzeri cümleler ile Pamuk bu mekanikliği çok rahat bozabilir gibi görünüyor.

Diğer bir yan karakterin olay örgüsüne birden bire dâhil olmasıyla metin, sanki ileride çözümlenebilmek amacıyla telaşla düğümleniyor. Karakterimiz Cem kendisine sürekli ‘neden’li ‘niye’li sorular yöneltmeye başlıyor. Metnin tamamını nedenini anlayamadığımız bir gizem kaplıyor. Bu yapmacık gizem yerini dozajı ayarlanamamış bir gerilim sahnesine bırakarak ilk bölümün sonunu getiriyor. Benim bu noktada kitabı henüz okumayanlara tavsiyem ilk bölümü tamamladıktan sonra ara verip kendilerine romanın devamına yönelik beş maddelik bir tahmin listesi hazırlamaları. İlk bölümün son sayfalarında yaratılan gizem öylesine yapmacık, olay örgüsüne eklenen ipuçları öylesine aşikâr ki okur metnin çözümüne değil tahminlerinin tutarlılığına şaşırıyor.

İlk bölümün herhalde en başarılı noktası ise referans anlatılardan Kral Oidipus’un roman kurgusuna eklemleniş biçimi. Karakterin bu anlatıyla tekrar tekrar karşılaştığı hiçbir sahne kurgu içerisinde sırıtmıyor. Öyle ki Kral Oidipus’un Türkçe çevirilerine dair kaleme alınmış satırlar ve ayrıntılar Orhan Pamuk’un yazar kimliğinin yanı sıra okur ve araştırmacı kimliğinin de yetkinliğini ortaya koyuyor.

Ne yazık ki Pamuk’un Oidipus’la yakaladığı başarıyı ikinci bölümde işlenen Şehname referansında göremiyoruz. İkinci bölümle birlikte seneler su gibi akıp giderken ve Pamuk romanı çözüme ulaştırmak yolunda Cem’i hızla yaşlandırırken, sanki çok kullanmak istediği ‘Rüstem ve Oğlu Sührab’ anlatısını nereye yerleştireceğini bir türlü bulamamış. Bu nedenle okur sanki aceleye gelmiş bir bölüm okuduğu hissine kapılırken hikâye bir anda kesiliyor; Şehname’ye, ‘Rüstem ve Oğlu Sührab’a, eski İran el yazmalarına, el yazmalarının nasıl el değiştirdiğine, şimdilerde Türkiye ve yurtdışında hangi müzelerin hangi kısımlarında nasıl ortamlarda bu yazmaları inceleyebileceğimize dair sayfalar süren bilgiler aktarılıyor. Okur da neredeyse akademik bir metne dönüşen bu sayfalardan tekrar romanın kendisine dönerken gitgide romanda neden dipnot ve kaynakça bulunmadığına şaşıracak hale geliyor.

Kırmızı Saçlı Kadın, başta da bahsedildiği gibi kurgusunu referans aldığı efsanelerin ötesine götürememiş, bu efsanelerin gölgesinde kalmış bir kitap. Bir yandan da “Doğu mistisizmi (artı) Batı modernizmi (çarpı) İstanbul’un belirli bir tarih aralığı içerisinde geçirdiği kültürel dönüşüm (eşittir) yurtdışı okur hedef kitleli roman” formülünün Orhan Pamuk tarafından ne kadar benimsendiğinin üçüncü örneği. Bu formülün sağlamasını yapmak ise her zamanki gibi okurların takdiri.