Rafet Arslan’la “Tinsel Kuşatma” Sergisi Üzerine

Çağdaş sanat kulak yaptığında onun kiri olduğunu unutur.

Rafet Arslan küratörlüğünde Kare Sanat Galerisi’nde açılan “Tinsel Kuşatma” adlı sergi; Sadık Arı, Zeynep Beler, Betül Bolat, Canavar, Gökhan Çiçek, İsmet Doğan, Elif Varol Ergen, Dilara Göl, Alper T. İnce, Ece Nada, Onston ve Gümüş Özdeş’in eserlerini bir araya getiriyor. Rafet Arslan’la bedeni et üzerinden düşündürmeye çalışan sergiden yola çıkarak ‘beden,’ ‘et,’ ‘ten’ kavramlarını masaya yatıran bir röportaj gerçekleştirdik.

Küratörlüğünü yaptığın son sergilerde (Kara Ütopya-Atopos) kent mefhumuna yönelmiştin. Şimdi ise on iki sanatçının yer aldığı farklı bir sergiye imza attın. Başka bir kavrama dönme ihtiyacı neden duydun? Ayrıca sergi isminde bir ironi var gibi seziliyor?

Kara mizah var sergi isminde. Hem ‘tin’den bahsedilmiyor diye şikayet ediyoruz, hem de tine karşı bir kuşatma var. “Tinsel Kuşatma” ismiyle bunu vurgulamak istedim. Orada bir abluka var. O ablukayı dağıtmak için çok mütevazı, küçük bir girişim. Bu şekilde belki sanat dünyasının gerçekliğini zorlayabilirsin ama sosyolojik gerçekliği zorlayabileceğin alanlar çok kısıtlı. Tüyap’ta yaptığım “Sürgün Gezegenleri” (2016) isimli sergide Arthur Rimbaud’dan alıntılarla herkesin kendi öznelliğine doğru yola çıkması ve altın postu araması için çağrı yapmıştım. Göçebe ruha çağrı yaptıktan sonra onu yeni kurucu unsurlara taşımak için yeniden bir başlangıç yapmak ve yeni alanlar kurmak gerekiyordu. “Kara Ütopya” ile birlikte kent mefhumunu tartışmaya açtık. Günümüz distopya fenomeni içerisinde ‘ütopya’yı da sorguladık. “Atopos” kent kültürünün özgünlüğüne ve mimari yapının kendisine ilişkin bir sorgulamaydı. Yapıya girdiğimizde esasında Heidegger’le de meşgul oldum. Doğal olarak ontolojiye girmek, yapıdan bahsettikten sonra Freud’a ve tekinsize bakmak da gerekiyordu. Özneye dokunmak lazımdı. Özneye dokunan serginin başlangıcı “Tinsel Kuşatma”dır. 20. yüzyılda tıkanmış bir uygarlığın özneleriyiz. Yeni yollar arıyoruz. Yeni yollar ararken Amerika’yı yeniden keşfedecek bir durum da yok. Yöntemsel olarak Sitüasyonistlerin yaptığı gibi daha önce adlandırılan her şeye yeni adlar vermeye çalışıyorum. Yeni adlar verince yeni anlamlar vermek zorundasın. “Tinsel Kuşatma”da da öyle. Her sanatçı bu kavramı kendi yakalayabildiği yerden aldı. Buna uğraştı. Buna yönelik formlar üretti. Ben çıkan sonuçtan 2018 Türkiye’sinde memnunum.

‘Beden,’ tüketim toplumunu yaratan kapitalizmin yanında iktidarın veya iktidarların hedefi haline getirildi. Bedeni bu şekilde yeniden üretme süreçlerini nasıl yorumluyorsun?

19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında kent hayatının tam olarak oturmasıyla birlikte modanın ortaya çıkması, reklamcığın patlaması, basının tüketilebilir bir şey haline gelmesi, tüketici kapitalizmi oluşturan sürecin başlangıcı olarak görülebilir. İnsanların tüketmesi lazım. Güzel algısı yaratıldı önce. O güzel algısının etrafında da tüketici pazar için ürünler oluşturuldu. Ten veya beden önemli olmak zorundaydı çünkü ana tüketim malzemesi onlardı. İnsanların artık göçebe olmadığı, kentlerde oturduğu, sınıfına göre gelir sahibi olduğu yerde herkese bu imkân verildi. Bu noktada güzellik algısı, estetik dediğimiz şeyin akademik bir araştırma nesnesi haline gelmesi 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlangıcında oldu. Bunların birleşimine bakıldığında doğal olarak ilgi en çok bedenle ilgili olan şeye yöneldi. İletişim aygıtlarının değişmesiyle, dinlenebilirden izlenebilir olana geçişle, insanların gazete ve dergilerde gördüğü şeyler sinema ve televizyon aracılığıyla gündelik hayatın içine girdi. Starlar hepimizin örnek alması gereken kişilere dönüştü. Bu noktada Foucault’nun altını çizdiği bir şey var: Ortaçağda deli, serseri, meczup, boşta gezen toplumsal anlamda rahattı. İnsanlar onunla idare edebiliyordu. Bunun da ideolojik bir sebebi vardı. İsa’nın bir yoksul olarak hayata geri dönebileceği inancı vardı. O yüzden bu türden hayatlar desteklenebiliyordu. Kapitalizmin Protestanlıktan başlayıp ilerleyen sürecinde ise çalışmayan, kendine bakmayan, belli bir düzeni olmayan insan lekelendi. “Hapishanelerin Doğuşu,” “Akıl Hastanelerinin Doğuşu” dediğimiz şey bu. Bu baskı süreçleri yaşandıktan sonra 20. yüzyılda herkese hediye çekleri dağıtılır gibi oldu. ‘Durun biraz da rahat edelim. Şimdi de parti zamanı. Herkes süslensin püslensin. Herkes çekici hale gelsin’ süreci başladı.

Günümüzde tine olan ilgi giderek azalıyor. Bunun nedenleri hakkında ne düşünüyorsun?

Tine olan ilginin azalması bir tür demode olma endişesidir. Tinle ilgilenmek melankoliyle, kara safrayla dünyadaki varlığımızın gerçekliğini sorgulamaktır. Alman romantizminin yeniden belirmesi, varoluşçuluğun dünyaya atılması, sürrealizmin sancılı zihinsel durumu… Artaud’nun yaşadığı veya ifade ettiği şey. Burada bir sancı durumu var. İç dünyanın yoğun olması, tüketim kapitalizminin dış gerçekliğine rağmen içine kapanmak, moda olan şeyleri yapmamak, o estetiği onaylamamak, onun kabul ettiği güzellik algısı dışında yaşamak. Bohem dediğimizde hırpani insanın akla gelmesinin sebebi budur. Ancak bohemler hırpani değillerdi. Kendilerine ait bir estetikleri vardı. Hâkim ve moda olan güzellik anlayışına uymuyorlardı. Bu noktadan baktığımızda çılgın aşkın, şiirin ya da tine dokunmayla ilgili herhangi bir şeyin moda olmadığı bir zamanın içerisindeyiz. Tam tersine bütün bunlar insanların kaçacakları şeyler haline geldi. Sosyal medya toplumunda herkes gülerek fotoğraf çektiriyor. Bu eşyanın tabiatına aykırı bir şey. Herkes aynı zamanda mutsuz olacak, depresif olacak, acı çekecek ama bunu gösteremeyecek. Göstermenin ayıp olduğu bir zamandayız. Bunun da yarattığı ayrı bir travma var. Bu noktada yalnızlığın giderek arttığından bahsedebiliriz.

Ama bu dayatma ve kapatılmayla tüketimin merkezi haline gelen beden süreç içinde kimi akımlar ya da kişiler tarafından kendi gerçekliğini algılatmaya yönelik üretimlere de sahne oldu. Bir anlamda kapitalizmin şiddeti artarken, sanatçılar büyük bir başkaldırıyla bize kim olduğumuz hatırlattılar, öyle değil mi?

Aydınlanmanın ilk döneminde Alman Romantizmiyle başlayıp, Sürrealizmden Varoluşçuluğa doğru devam eden tinsel akımların yoğun olduğu dönemlerde şairin rolü acıya tercüman olmaktı. Kendi yaşadığı sancıyı bedeniyle, ruhuyla ve çığlığıyla ortaya atıyordu. Resimdeki karşılığı Edward Munch’un “Çığlık”ı, Van Gogh’un kestiği kulağıdır. Ama tüketici kapitalizmin ve küresel kapitalizmin geldiği noktada acılardan, kara safralardan bahsetmek toplum dışı olma hali olarak gözüküyor. Tinden bahsedilebileceği yerde bedenle yeni bir ilişki kuruldu. Ten parlatıldı. Vücutta çok büyük bir duyarlılığın olduğu ortaya atıldı. Tenin doğru düğmesine basıldığında esasında algın açılıyormuş gibi bir söylem kurdular. Ruhsal dünyanın aç kaldığı bir çağda, tenin istediğin kadar doğru düğmesine bas, o boşluk hissinde bir azalma olmayacağını düşünüyorum. Tinsel açlık devam ettikçe etin açlığı hiç bitmeyecek, devam edecek. Bunun sonucunda daha çok teşhir etme, güzel olma, genç olma, konuşulabilir olma arzusu bir çılgınlık temposunda gidecektir.

“Böcek,” Canavar, 2018, 50x70cm, kağıt üzerine mürekkep

Sergideki metnine ve işlere baktığımızda ete geri dönmemiz, onunla yüzleşmemiz gerektiği vurgulanıyor. Et derken bahsettiğimiz şey nedir?

Et dediğim şey bende bir çeşit dürüstlüktür. William S. Burroughs öldükten sonra, James Ballard’la röportaj yapılıyor. Ballard orada “yazarın dürüstlük yasası” diye bir şeyden bahsediyor. Tüm modernlerde vardır. Kendi kabul edilemeyecek gerçeklerini çıplaklığıyla anlatma cüretini gösterdiler. Burroughs da o kuşağın bir üyesi. Baudelaire’le, Rimbaud’yla başlayan Artaud’yla devam eden bir süreç. Et diyerek tene yaklaştığımızda bir dürüstlükten bahsediyoruz. Çünkü kentsoylu ten yorumlarında “et” acıkmıyor, osurmuyor, kokmuyor ama et kokar, ekşi ekşi kokar. Çağdaş sanat kulak yaptığında onun kiri olduğunu unutur. Avangardın işi kulaktaki kiri izleyicinin gözüne sokmaktır. Bataille dergisinin içine tırnakları iyi kesilmemiş kocaman bir ayak parmağı koyar. Vücut pislik üreten bir makinedir. Et bunu ortaya koyar. Ama ten dersen antik Yunan heykellerine dönüşen bir bedenle göz göze gelirsin.

Etle yüzleştiğimizde, bu cüreti gösterdiğimizde neyle karşılaşacağız? Bu çıplaklığı göze alabilecek miyiz?

Ten denilen şeyi et diye algılayan insanlara baktığımda sıra dışı zihinler haritası çıkıyor ortaya. Nietzsche’nin, Artaud’nun, Burroughs’un bedene çıplak bakabilmeye cüret ettiklerini görüyoruz. Bunu yaparken belki bedenin arkasında ruh var mı yok mu kaygısıyla yola çıkıyorlar, ama araştırmalarından çok yıkıcı sonuçlar ortaya çıkıyor. Artaud’nun organsız beden arayışı onun Deleuzyen yorumları. Kentsoylu konformizmin yarattığı bir dünya var ki, hayvan sanki yediğimiz bir şey değil. Esasında senin bedenin de o kestiğin hayvanla aynı. İnsan merkezli uygarlığın hayvandan üstün olduğu iddia ediyor. Ama bakıyorsun ki et aynı et, kemik aynı kemik; kas, kan hiçbir şey değişmiyor. Sen ise fark olduğunda ısrar ediyorsun. Farkı sembolize etmek için de insanda zihin olduğu söylüyorsun. Bahsettiğim sınır durumunu yaşamış insanlar, akıllarından şüphe edenler. O aklın toplama kamplarını yarattığını, insanı köleleştirdiğini, aptallaştırdığı söyleyenler.

Tam da bu noktada aklı yer çekimine tabi tutup, aynı zamanda ondan kopmamak gerektiğini düşünüyorum. Bir sınır durumu yaratmamız gerektiği aşikar, ama hep beraber yeni bir şey yaratacaksak onu yine de belli bir rasyonalite çerçevesinde gerçekleştirmemiz gerekir. Sen ne düşünüyorsun rasyonalite konusunda?

Artaud uç bir örnek. Bir yerden sonra aklına mukayyet olamayacak hale geldi. O noktada onun eylemlerinden bahsedebiliriz. Aklın egemenliğini yok etmek için en uygun yöntem olarak kafayı kesin diyor. Burada kara mizah ve ironi var. Sonuçta kafayı kestin mi ölmüş olacaksın. Aklın rasyonalite olarak hayatımızı işgal ettiği yere karşı başkaldırımız bir delilik savunusu değil. Deli olursan zaten kapatıyorlar. Vicdanı temsil eden kalple, insanın sonsuzlukla ilişkisini kuran ruhla bunun zihinsel makinesi olan beynin bir uyumu sağlanabiliyorsa, dediğim tuzağa düşmeden de ayakta kalınabiliyor. Ama aklın ruhtan, kalpten bağımsız kaldığı yerlerde ortaya vahşet sergileri çıkıyor.

Ten meselesine döndüğümüzde, teni, şimdide olan bedeni kapayan bir kumaş olarak düşünüyorum. Ya da sistem tarafından üzerimize biçilen bir gömlek gibi. Bu gömleği attığımızda bir kurtuluş gerçekleştirebiliriz. Etten söz ettiğimizde sanki içinde tüm zamanları barındıran, saklayan bir ‘oluş’a işaret ediyormuşuz gibi geliyor bana. İlkele, yabana dönen, oradaki duyumsamaları bize ulaştıran bir ‘oluş.’ ‘Şimdi’ günümüz dünyasında çok önemseniyor. Şimdiyi genişletmek konusunda ‘ten’ ve ‘et’ nerede duruyor? Şimdiyi nasıl genişletebiliriz?

Etin o potansiyelinin olduğunu düşünüyorum. Etin genetik kodlarına baktığımda insan mağaradan çıkmış, topluluklarını kurmuş. Topluluğun ritüellerini yapan şaman (ki sanatın doğduğu andan bahsediyoruz) hem bir büyücü hem bir hekim hem müzisyen hem de karnavalın dj’i. Önce o sihirli bir atmosfer yaratıyor, sonra da insanlar ritüele katılıyor. Ayin bir ritüele dönüşüyor. Hıristiyanlığın ya da tek tanrılı inançların paganlıktan farkı budur. İsa senin için her şeyi yaşamaz ya da rahip her şeyi anlatmaz. Pagan ritüellerinde ise özne olarak aktifsindir. Gece yakılan ateşin başında rüzgarı yiyorsundur. Ateş seni ısıtıyordur. Belki bu ısıyla soyunuyorsundur. Oradan orjiye de gidebilir veya gitmeyebilir. Bedenin gerçekliği zaten ete uzanacak bir doygunluktadır. Ete dair böyle bir yaklaşım insanın pagan köklerine dokunur. Bedeni et olarak düşünmek onu vahşi olana, yaban olana yaklaştırabilir. Kozmik ve ontolojik anlamda alanı genişleterek bedeni bugün çizilen dar anlamından çıkarabilir.

‘Zamanın ruhu’nu nasıl gözlemliyorsun? Şu an içinde bulunduğumuz zaman bize neler dayatıyor?

Yerel nüanslara rağmen küresel kapitalizmin dayattığı kültür formları var. Netflix’e, Twitter’a veya Instagram’a bakıyorsun, zaman orada akıyor. Zamanın ruhunda görülen şey şu: beden çok önemli. Hiç olmadığı kadar açığa çıkıyor. Eskiden teşhircilik birilerinin tekelindeydi. Şimdi sınırsızlık teşhircilik var. Bu noktada bir eşitlik yaratıldığından bahsedebiliriz. Teşhirciliğin karşılığını reklam mantığıyla alanlar var. Facebook’ta memeyi hiç gösteremezsin. Instagram’da ise meme ucunu gösteremezsin. Bir taraftan sınırsız bir teşhircilik atmosferi, bir taraftan da sansür mekanizmaları var. Bunu bir yapay zeka yapıyor, yarattığı algoritma ‘bunu yapamazsın’ diyor. Bunun da sonuçları olacaktır. 21. yüzyılda fetişizmin patlayacağını düşünüyorum. Bedenle ilgili yeni haz ve arzu merkezleri yaratılıyor. Bunların da fetişizmi olacak. Sistemin işleyişi gibi gözüken şey bir taraftan da kendi kusurlarını da yaratıyor. Sistemin yarattığı ve sağlıklı olarak gözüken her şey hastalıklı. Ve tedavisi de yok.

Zamanın ruhu sanat dünyasında uçuculuk, geçicilik, kırılganlık olarak temsil ediliyor. Bunlar, kimi eserler tarif edilirken de en çok kullanılan sözler. Post-modern söylemlere hapsolmuşuz gibi. Beden de bu şekilde görülüyor.

Evet, beden öyle gözüküyor. Her an dokunsan tuz buz olmaya hazır gibi. Karşında kuş tüyü gibi bir beden var. Sanki özgül ağırlığı alınmış, her an hayalete dönüşebilir. Her an akacakmış gibi görünüyor. Deleuze’ün dediği gibi bir varlık coşkusundan başka bir coşkuya akacak, potansiyel bir Spinoza nehrinin coşkusuna kapılacak bir bedenden bahsetmiyoruz. Akacak ama büyük ihtimal bir kovuğa girecek ve gözden kaybolacak. O yüzden tinden bahsedilmeyerek bedenle yeni bir ilişki kuruldu ve ten parlatıldı. Duyarlılığın en temel yeri olarak görüldü. Bu noktada sanat ne yapabilir? Bataille, Sade, Artaud’ya geri dönerek bedeni tenden kurtarıp etleştirebilir. Abject’e girebilir. Klasik güzellik algısının sorgulanmasıyla bir ucuna iğrenç dediğimiz şeyin sorgulanmasına kapı açabilir. Bedenden bahsediyormuş gibi yapıp, bedene dair hiçbir şey göstermemeyi ayrı bir hack ve eylem olarak düşünebilir.

Bedenle ilgili tartışmalarda bütün bunlar konuşuluyor. Ama bedenin ‘tarihsel’ ve ‘sınıfsal’ gerçekliğinden söz edilmiyor. Veya bu manada plastik bir eseri çok az görüyoruz. Bedeni böyle görmenin sanat dünyasında ne gibi artıları olacaktır? Yoksa bedene bu şekilde bakmak çok geçmişte mi kaldı?

Dünyada hala bunun olduğundan ve bunun olmasını gerektirecek tarihsel köklerin varlığından bahsedebilirim. Türkiye’de ise burjuvazi gibi saksıda yetiştirilmiş çağdaş sanat sahnesine baktığımızda, gerçeklik duygusunun kaybıyla ilgili bir sorunla karşılaşıyoruz. Burada beden, ten, etle (zaten ete yaklaşılamıyor) ilgili temsillerin sınırları, esasında kabul sınırlarını aşmayacak şekilde çiziliyor. Instagram algoritmaları gibi anlamadığımız algoritmalarda -istisnai birkaç ismi dışarıda tutarak söylüyorum- çok ehlileştirilmiş bir bedenle karşılaşıyoruz. Ten çok şiirsel, çok kırılgan, ama bir taraftan da jilet gibi parlatılmış, tasarıma dönüşmeye hazır bir şeyden bahsedebiliyoruz. Bu şekilde ele alınan bedenlerin ne tarihselliğinden ne de sınıfsallığından bahsedebiliriz. Sınıfsallık ve tarihsellik birbiriyle örtüşen iki vurgu. Zamanın ruhundan bahsetmemiz için tarihsellikten bahsetmemiz gerekiyor. Tamamen düz ilerleyen bir tarihten bahsetmiyorum. Walter Benjamin’in tarif ettiği gibi döngüsel zaman algısını da göz önünde tutuyorum. Hakim tarih yazımları dışında alternatif tarih yazımları, karşı tarih yazımlarını da kabul eden bir tarihselcilik en büyük ihtiyaçlardan biri. Güncel sanatın bizde ve dünyada kısmen yaşadığı en büyük sorun zaten o bilişin olmaması. Bilişin olmaması zaten tarih bilincinin oluşmasına dair çaba ve yol yordam eksikliğiyle sonuçlanıyor. Sanki her şey kendiliğinden oluyor. Türkiye’de çağdaş sanat 90’lı yıllarda böyle doğdu gibi bir izlenim var. Ama baktığımızda, 70’li yıllardaki Türkiye sanatını incelediğimizde, 90’lı yılların gelişi belli. Gerekirse kişilerin, grupların isimlerini tek tek sayabiliriz. Hiçbir şey bir anda olmuyor. Her şey eşyanın tabiatında bir gelişme ve sonuç, bazen de bu akışın kendisini bekleme süreçleriyle ilgili. O tarihsel akış varsa zamanın ruhuna karşı kaçış çizgileri mümkündür.

Fukuyama “tarihi sonu” tezinde ideolojilerin bittiğinden söz eder. Her şeyin son bulduğu bir tez. Badiou’ya referans verirsek Fukuyama solun bittiğini iddia ediyordu aslında. Fakat şimdi gündeliğin pratiğinde, her gün uyandığımda bir sınıfın içine uyandığım gerçekliğinden kopamıyorum. Sınıfsallık meselesini nasıl değerlendiriyorsun?

Şu an Marx’ın ekonomi-politik tezlerinin ve meta-fetişizmi kavramının ne kadar doğru ve geçerli olduğunu gördüğümüz bir noktadayız. Ama reel sosyalizmin sınıf kavramsallaştırması şu an bize ne yazık ki kılavuzluk yapamıyor. Çünkü ideoloji dediğimiz gözlüğü taktığımızda bakışı bozan bir anlayışın olduğu bir zamandayız. Doğu Bloğunun sistemlerinin bize anlatıldığı, yazıldığı, çizildiği gibi olmadığını gördüğümüzde o sınıfsallık denilen eleştirinin ayaklarının havada kaldığını da görürüz. Ama o eleştirinin ayaklarının havada olması; Marx’tan Frankfurt Okuluna oradan Althusser’e sınıfsal eleştirinin ve eleştirel teorilerin haksızlığını değil, tam tersine haklılığını gösterir. Bedenden bahsediyorsak haz alan, kendini bir göstergeye çeviren beden dışında; uyuyan, yemek yiyen, giyinen, eğlenen, sevişen bir bedenden de bahsetmemiz gerekiyor. Ve bütün bunlar sınıfsaldır. Yani paran kadar giyineceksin, paran kadar eğleneceksin. Gerçekten de hayatını renklendirmek için bütçen olması gerekiyor. O bütçeye sahip değilsen fantezi dünyan kıtlaşır. Bedenle ilgili tatminlerini de yaşayamayabilirsin. Bedenin ekonomisi dediğimiz şeyle ekonomi-politiğin iç içe olduğunu görmemiz lazım. Bunu göremezsek zaten gerçeklikten bahsedemeyiz. Yine modaların ve ana söylemlerin güdümünde kalırız. Evcilleşiriz.

Sergi metninde sanatın soyut ve dekoratif olana iyice yaslandığını belirtiyorsun. Evet, sanatın tasarıma iyice yaklaştığını, tasarımın da sanata doğru kaydığı bir zaman aralığındayız. Fakat soyutluğun sanat ve insan için hala büyük bir imkan olduğunu düşünüyorum. Böyle bir geçişin nedenleri neler sence?

Son beş atlı yıldır çağdaş sanatın söylemek istediği şeyleri söylemediği, topu taca attığı ya da söylemeye çalıştığı şeyi içselleştirmediği için artık ona da gerek duymadığı bir dönemdeyiz. Bir zamanlar çağdaş sanatın mutlaka toplumsal mücadelelerle ilgisi olması gerekiyormuş gibi bir vurgu vardı.  Şimdi öyle bir ihtiyacın olmadığı tescillendikten sonra tasarıma, soyuta ve dekoratif olana bir kaçış olduğunu söylüyorum. Ama bu demek değildir ki dekorasyon, tasarım dediğimiz şeyle soyut aynı şey. Apayrı şeyler. Soyutun tasarımlaşması veya dekoratifleşmesi onun varlık sebebine ters sayılabilir. Burada iki tane okul var: Birincisi, baştan beri tasarıma ve dekorasyona açık olan işlevselci okul. Ancak Rus biçimciliğinden başlayıp Amerikan neo-avangardından, sonrasında kıta avangardlarından etkilenmiş bireysel çabalarda, tenden ete ve tinselliğe doğru kurulan bağlantılar var. Birkaç istisnayı saymazsak Türkiye’deki soyutun espası, plastik yok. Soyuta gücünü veren katmanlılığı, iç içe geçişleridir. Bunları kullanmasan da olur ama öyle bir plastik işlem yaparsın ki bakarsın ve hissedersin. Birkaç kişi var. Hatta eski kuşaktan çok orta ve genç kuşaktan isimler var. Baktığım zaman bedeniyle yapmış dediğim soyutlamalar var. Onların hakkını yemeyelim.