“Puşkin Tepeleri” ya da Issız Tayga

Rus edebiyatı içerisinde bence önemli bir yere sahip olması gereken bir kitap, anlatımıyla, diliyle, üslubuyla çoğu Rus romanının dışında bir yerde geziniyor. Ve benim çoktan Sergey Dovlatov diye bir yazarım oldu diyebilirim.

Yazar olduğunuzu düşünmek kötü bir şey değil ama kötü bir yazar olabileceğinizi hiç aklınıza getirmemek kötü bir şeydir. Bunu niçin söylediğimi ben de bilmiyorum, bana aklı selim bir lafmış gibi geldi. Kaldı ki yazar olduğunu düşünmek diye bir şey var mı bilmiyorum. Puşkin Tepeleri‘ndeki kahramanımız kendini asla kötü bir yazar olarak görmüyor. Dahası, dahi bir yazar olduğunu düşünüyor. Ona kalırsa, onu okumayanların canı cehenneme. Ona kalırsa, onu basmayan yayınevlerinin canı cehenneme. Hay hay! Diyelim ki iyi bir yazar. Fakat kötü bir yazar hayatı süren kahramınımız için diyecek çok şey var. İyi bir yazar olsaydı da vardı ya.

Bir türlü yayınlanamayan yazar hikayelerinden başka bir kitap var elimizde. Birincisi, kötü bir yazar olmadığını düşünmesinin ve bunun peşini asla bırakmamasının yanında dağılıp giden hayatını ve sancısını okuyoruz. Bunlar yazma serüveninin getirdiği bir hayat.

“Yaşamak mümkün değil, ya yaşamak, ya yazmak gerek. Ya söz, ya iş. Ama senin işin söz.”

Rus edebiyatı içerisinde bence önemli bir yere sahip olması gereken bir kitap, anlatımıyla, diliyle, üslubuyla çoğu Rus romanının dışında bir yerde geziniyor. Ve benim çoktan Sergey Dovlatov diye bir yazarım oldu diyebilirim.

Romantik bir konuyu şiirsel üslupla işleyen Dovlatov, kahramanını Puşkin Tepeleri’nde gezdiriyor. Eh tabii okuyan da gezinmiyor değil. Bir turist rehberi olan Boris Alihanov, alkoliktir, kötü bir yazardır, evlidir ve elbette böylelikle terk edilmeye mahkumdur. Öyle ya, bence bir kadın tarafından terk edilmek için çoğu zaman yazar olmanız yeterlidir. Hele Alihanov gibi henüz hiçbir kitabını yayımlatmayı başaramamışsanız belki başarılı olmanız için terk edilmeniz iyi bile olabilir.

Böyle kitapları seviyorum. Bam telinde gezinen karakterlere sahip kitapları, içip dağıtan karakterlerle dolu kitapları, tüfeğe doğru bakıp “artık kendimi vurmamın vakti gelmedi mi?” diyebilen karakterlerle dolu kitapları.

Siz kitapları okuyup bitirdikten sonra nasıl bir ritüel ile gerçek dünyaya geri dönüyorsunuz bilmiyorum ama ben iki ritüeli aksatmamaya gayret ediyorum. Birincisi, kitaba başka isim vermek. İkincisi, kitabın ana fikrine dair bir cümle sarf edebilmek. Bu ikincisi çoğu zaman olmuyor. Bazen de birincisi olmuyor. Fakat bu kitabı kapadıktan sonra “Yazar, yaşamı kenara itendir,” diye bir cümle ile arkama yaslandım. Ve kitabın adına “Issız Tayga” diyebilirim diye düşündüm. (Kitapların isimlerini beğenmediğimden değil, sadece egzersiz işte.)

Bu kitabı okuduktan sonra bir şişe Moskovskiy içmiş kadar oldum.

Son olarak, bence karısı adama epey haksızlık etmiş.

do widzenia!

“Sözcükler benim mesleğimdir.”