Post-Rezalet Çağında Şehir ve Öfke

Kültürel etkinlikler şehir suçlarını gizlemek için nasıl kullanılır? Ve bunlara katılan yazar ve sanatçılar aslında neye destek vermiş olurlar?

Post-truth çağını idrak ettiğimiz (ya da edemediğimiz) zamanlardayız… İlk defa, 1992 yılında, oyun yazarı Steve Tesich tarafından kullanılan bu terim, son iki yıldır oldukça popüler ve bütün anlamsızlığımıza deva olmaya çabalıyor; başarıyor da zaman zaman. Ancak, post-truth kavramının aciz kalabildiği zamanlardayız da aynı zamanda…

Misal, İstanbul’un ve Türkiye’nin en gözde ve merkezi ilçelerinden Beyoğlu’nda, yüzlerce yıllık tarihi olan Piyalepaşa Mahallesi’nin tarihsel mirasına yaslanıp mahalleyle ilgisi olmayan bir yerde yapılmakta olan Piyaleaşa İstanbul projesine bakalım. Süreç şöyle işliyor: Şirketlerden bir şirket olarak (Polat Holding), göz koyduğun bir mahalleye giriyorsun (Hacı Hüsrev). Devletin, yasaları ve belediyesiyle sonuna kadar arkanda olduğunu biliyorsun. Kentsel dönüşüm (nam-ı diğer çağın ruhu) zamanlarındayız ne de olsa! Başlarını sokacak bir evi zar zor bulan, yaşamlarını ancak idare ettirebilen insanların ellerinden evlerini peyderpey almaya başlıyorsun. Zorluk çıkaranları mafya departmanınla tehdit ediyorsun. İtirazlar çoğalıyor mu? Devletin yasası imdadına yetişiyor. Afet yasası ile Hacı Hüsrev Mahallesi’nin büyük kısmı riskli ilan ediliyor. Mahalle, yoksul bir Roman mahallesi. Ama projenin ismi, Piyalepaşa İstanbul.

Tıpkı Sulukule’de olduğu gibi, Romanlar yerlerinden edildi. Şimdi yerine otel, rezidans, stüdyo konutlar ve AVM’ler dikilecek. Gökdelen boyutunda yapılar inşa ediliyor ama ne hikmetse bunlar tarihi değerlere saygılı oluyor. Projenin tanıtım bülteninden okuyalım: “Tarihi Piyalepaşa kadar geçmişe uzanan bir semtte sadece tarihe saygı duyan projelere yer olmalı. Piyalepaşa İstanbul, Polat Holding’in 60 yıllık tecrübesiyle, eskinin bu yeni semtine hak ettiği canlılığı yeniden kazandırmak için tasarlandı”. Projeyi görmeyenler, üşenmeyip Piyalepaşa bulvarına insinler bir gün ve Piyale Paşa Cami’nin karşısında yükselen devasa yapılara göz atsınlar. Bakalım, bu inşaatın herhangi bir yerinde tarihe saygı görecekler mi? Tarihe saygıyı geçtim, proje süreci bölgedeki insanların konut hakkına saygısızlıklarla dolu. Polat Holding’in mahalleyi ele geçirmesine karşı durmak için dernek kuran sakinler sormakta haksız mı: “Kentsel dönüşüm, bir firmanın 5000 evi olsun diye mi yapılıyor?”

Proje, başından itibaren Piyale Paşa Mahallesi ve buradaki başta Mimar Sinan yapısı Piyale Paşa Cami (1573) ve bu kente sahip çıkanların çabasıyla otopark olmaktan kurtulan 500 yıllık Cami Bostanı’nın tarihi değerinden nemalanmak üzere kendini var etmiş. Ve elbette bunu yapabilmek için kültür ve sanatın en pespaye biçimleri seferber edilerek proje aklanmaya ve pazarlanmaya çalışılıyor.

İlk önce 2016 yılının Şubat ayında Rahmi Koç Müzesi’nde açılan “Geçmişten Günümüze Piyale Paşa” sergisi, belki de bir kentsel dönüşüm projesinin ilk defa böyle bir yolla pazarlanmasının yolunu açtı. Sergi ve sergiyle birlikte yayıma hazırlanan kitap, doğrudan Polat Holding ve Piyale Paşa İstanbul sponsorluğunda yapıldı. Sergi kitabını Gökhan Akçura hazırladı.

Ardından şu günlerde gerçekleşen Piyale Paşa İstanbul Sahaf Günleri çıktı karşımıza. Başkanlığını Emin Nedret İşli’nin yaptığı Sahaflar Birliği Derneği’nin verdiği destekle proje satış ofisinin tahsis edilen bir bölümünde (yanlış okumadınız) sekiz günlük bir sahaf festivali gerçekleştiriliyor. Bir tarafta ofis ve konutlar, bir tarafta eski kitaplar, dergiler satılıyor; siz bunu “değerler satılıyor” diye de okuyabilirsiniz elbette. Kimler var bu festivalde diye baktığımızda sadece iki isim görüyoruz: Ahmet Ümit ve Sunay Akın.

Ne desem bu duruma diye düşünüyorum uzun uzun. Koca koca insanlar; gözlerinde gözlük, ellerinde kalem, ağızlarında laf. Acaba ciddiye almayıp geçsem mi diyorum kendime, ama içim rahat etmiyor. Ucunda İstanbul var, Beyoğlu var, bu şehrin değerleri var en nihayetinde! Üstelik, birisi kendini Beyoğlu uzmanı olarak sunuyor. Söylemezsem İstanbul’a, Beyoğlu’na ihanet sayarım bunu.

Ey diye mi başlamalı acaba?

Ahmet Ümit;

Sen, onca kitabında Tarlabaşı’nı, Beyoğlu’nu romantize et, yüzlerce sayfanda İstanbul’u anlat, bunun üzerinden milyonlar kazan, sonra uzun vadede Beyoğlu’nun canına okuyacak, hatta Beyoğlu’na dikilen mezar taşları diyebileceğimiz kütlelerin ortasında sahaf festivaline katıl, daha fazla ofis satmalarını sağla.

Sunay Akın;

İçinde İstanbul geçen kaç yazın, kaç şiirin var acaba? Sen Oyuncak Müzesi gibi bir değer yarat; ardından böyle bir pazarlamanın parçası ol! Daha 3-5 ay önce bu adamlar senin müzene el koyuyorlardı. Herkesin sahip çıkmasıyla geri adım attılar. Bunlar arasında bağlantı kurmak için daha kaç felaket yaşamayı düşünüyorsun? Yoksa, umurunda mı değil?

Yoksul bir Roman mahallesini yok eden, bir başka tarihi semti inşaat/imar kapitalizminin saldırısına açık hale getiren böyle bir projenin parçası olmak, siz değerli (!) İstanbul yazarlarına kaldı demek. Değer meğer demeyelim artık, hepsi mezatta. Lüks konut, rezidans, kentsel dönüşüm projelerinin, villa tanıtımlarının müziklerine bakın. Farklı farklı zamanlarımızı içinde saklayan şarkılarımız, birer birer satılıyor. Bu kapıyı ilk Orhan Gencebay açmıştı hatırlarsanız; Derdim Dünyadan Büyük filminde (1978) mahallesini savunmak için dozerlerin karşısına “Bitecek Dertlerimiz” diyerek oturan Gencebay, 40 yıl sonra rezidans reklamlarına satıyordu anılarımızı.

Şimdi ne diyelim bütün bu olan bitene? Mahmut mu diyelim?

Ben, Post-Rezalet çağında ve yerinde olduğumuzu düşünüyorum. Post-Truth’u aşan bir rezalet çağı. Post-Rezalet çağından çıkış var mı peki?

Olmaz mı!

Edebiyata, sanata, müziğe sahici öfkeyi geri çağırmakla başlayabiliriz örneğin buna. Ve tabi iş işten geçmeden bu şehre ve değerlerine sahip çıkacağımızın sözünü birbirimize vererek.