Poetik Düşüşler ve Apoetik Düşüşler

Arter’deki ‘Her Düşenin Kanadı Yoktur’ sergisi tuzakları olan bir sergi: Düşüşün ciddiyeti ve onun azametli estetiğinin yarattığı hayranlık duygusu arasında beliren kara ve beyaz delikler.

Sadece entropi kolayca gelir.”
Anton Çehov

Her düşenin kanadı yoktur.
Benim de yok, tökezleyip düştüğümde bir yerim incinir ya da yeterince yüksekten düşersem muhtemelen ölürüm.
Sanırım, sen de ölürsün!
Ne sanat ne şiir ne de sembolik kanatlar önleyebilir bunu.
Orhan Veli’nin ölümünü düşün.
Mesele falan değildi to be or not to be – Süleyman Efendi için.
Belediye çukuru… Bu meseleydi herhalde.
Orhan Veli için de öyle oldu.
Belediye çukuru… Düştü!
Sonra öldü.
Öyle apoetik, şiirsel kanatları olmayan bir düşüş.
Bas Jan Ader.
Ömrünü poetik düşüşlere adayan adam.
To be or not to be meseleydi onun için.
Büyük mesele.
Öyle ki düşüşlerini sanat eseri yaptı,
Kayboluşunu da sonsuzluğa uzanan bir düşüş.
Teknesiyle okyanusta kayboldu,
To be or not to be arasında bir yerlere düştü,
Evrenin dolu boşluğunda kütlesi oranında yankı yaratıp.
Annesi kayboluşunun ardından yazdığı şiirde şunu yazdı:
“Sonu olmayan gökler ve okyanuslar içinde neyiz ki biz?
Sonsuzluğun göğsünde küçücük bir bebek!”

Arter’deki ‘Her Düşenin Kanadı Yoktur’ sergisi tuzakları olan bir sergi: Düşüşün ciddiyeti ve onun azametli estetiğinin yarattığı hayranlık duygusu arasında beliren kara ve beyaz delikler. Düşüşe hayranlık duymak yer çekimine meydan okumak demek çünkü, düşüşün ciddiyeti ise yere çakılmanın kaçınılmazlığı. Düşüşün estetiği güzelliğin ötesinde merkezinde korku ve kaygının yer aldığı “yüce”nin estetiğine işaret eder. Düşüşün ciddiyeti ise düşüşün kendisine, yani yok olma anının gelip çatmasına. Düşüşün estetiği izleyicide şiirsel bir etki bırakmak ister ya da böyle bir estetik söz konusuysa izleyici de hakikati doğrudan görmek yerine şiirsele meyletmek ister. Bu izleyicinin hakikati görmediği anlamına gelmez, onu görür ama onu şiirselle süsleyip katlanılır kılmak ister; düşüşü poetik kılmak, öyle görmek ve aktarmak ister. Lacan şöyle diyor: “Şiire gitme nedenimiz bilgelik değil, bilgeliği parçalarına ayırmaktır.”

Arter’in giriş katının penceresinden İstiklal Caddesi’ne bakan, Arter için özel yapılmış Phyllida Barlow’un ‘Kırık Sahne’ adlı işi ilk tuzak. Konusu mesela 19 Mart’ta gerçekleşen Taksim patlaması. Gerçeğin ta kendisi yani, bir yere çakılma anı. Binadan çok da uzakta gerçekleşmemiş olan patlamanın Arter binasına mimariyle uyumlu yerleştirilmiş hali: Kırık bir sahne.

Şimdi, Taksim’deki o kırık sahneye ekranlardan ilk bakışınızı hatırlayın, yani hakikatle aracısız yüzleşme anını. Eserin estetik değeri diğer taraftan bence tartışılmaz. Böyle bir sahnenin üzerine çıkıp yürüyerek şiirsel methiyeler düzmek istemem, bunun yerine gerçekle korku ve kaygılarla yüzleşmek isterim.

Belki de serginin omurgasını oluşturan ikinci tuzak Bas Jan Ader’in düşüş videoları. Tuzak, çünkü onlar da insanın kendi derinliklerine düşüşünü gözlerken sizi düşüşün ciddiyetinden uzaklaştırıp şiirsele bir kaçışa yönlendirebilir. Oysa evrenin ve fiziğin en büyük kuralı nedensellik: Ader’in düşüşlerinin gündelik dilde de dile getirebileceğimiz bir nedeni olmalı. Şunun gibi mesela: Dünya korkunç bir yer. Dünyadaki tüm uğraşlarımız boşuna ve dünyada olmak canımı acıtıyor, kendimi bir gün bu nedenle yok edeceğim. Üç şey yapılabilir Ader’in düşüşlerine bakarken; ya yüzleşmek bununla ya bir “yüce”ye sığınmak ya da “yüce” ile şiirsel oyunlar oynamak.

Yerçekimi demezdim ben tüm bunların sebebine. Kütle çekim kanunu bazı düşüşlerin nedeni olabilir ve bazı nesnelerin nasıl düştüklerini gösterebilir ama tümünün değil. Ayrıca insanın evreni anlayabilmesi ve sonra bu minvalde bir pozisyon alabilmesi için kütlelerin nasıl düştükleri değil neden düştükleri sorusudur asıl belirleyici olan. Bunun için, kütlenin ne olduğunu anlamak gerekir. Einstein’ın meşhur formülünü hatırlayalım: Kütle eşittir enerji bölü ışık hızının karesi… Büyük patlamanın ardından olan şu: Işık hızında evrene kütlesiz ve kütleli atom altı parçacıkların yayılması, sonra süreçle soğuma ve enerji dolu uzay boşluğunda radyoaktif etkileşimin kütleyi oluşturması: Leptonlar, kuarklar, fotonlar ve Higgs bozonlarına dair fizik teorisi. Tüm bu teoriden benim anladığım şu: kütleler enerjiden oluşmuştur. Şimdi de termodinamiğin birinci yasasını, enerjinin korunumu yasasını, düşünelim: “Enerji yoktan var edilemez, var olan enerji de yok edilemez. Sadece bir şekilden diğerine dönüşür.” Ve ikinci yasası, entropi: “Dışarıdan sisteme enerji verilmediği sürece düzenin düzensizliğe, düzensizliğin kaosa dönüşeceği.” Son olarak üçüncü yasa mutlak sıfır soğuğa erişmenin imkânsızlığı. Düşüşün bir problem olarak gündeme gelebilmesi için, termodinamiğin ikinci yasası olmalı asıl bence, eğer bir fizik teorisi söz konusu olacaksa. Çünkü entropi düşüşten sonra geriye dönüşsüzlüğü ifade eder. Aynı zamanda Güneş’in atıl enerjisinin Dünya’da hayat enerjisi olmasını ifade eder. Aynı zamanda kütlenin çözülüşünü ifade eder. Sergideki söz konusu düşüşün temeli de bu nedenle kütle çekim kanunu değil, entropi. Yani düzenin düzensizliğe, düzensizliğin kaosa dönüşeceği gerçeği.

Ne var ki entropi aynı zamanda şartlı bir yasa -sisteme dışarıdan enerji verilmediği sürece- düzenin düzensizliğe, düzensizliğin kaosa dönüşür. İşte tüm mesele de bu, hatta belki to be or not to be’nin gizi de, fiziğin ve evrenin yasası gereği kaosa gitmesi kaçınılmaz olan herhangi bir sisteme dışarıdan enerji verilebilip verilemeyeceğidir.
* * *

Şimdi bir intihar bombacısını düşünelim, o bunu yapmazdan önce, tüm bir varlığını sarıp sarmalamış, içinde yer aldığı korkunç kaosu başkalarına da bulaştırmak, bedenini parçalarına ayırıp bedeninde ve ruhunda yaşadığı vahşeti daha da genişletmek istemeden önce, ona doğru bir zamanda bunu yapmasın diye dışarıdan ihtiyaç duyduğu sevgi ve destek verilebilir mi, verilemez mi?

Ben sanmıyorum, çünkü pek kimsenin, neredeyse hiç kimsenin böyle bir derdi yok, olsa bile sorarsak belki pek kimsede maalesef zaten ona bile yetebilecek kadar pek sevgi de yok. Kanuna dönersek, dışarıda da sisteme verilebilecek pek bir enerji yok. Özetle, daha üst sistemlerdeki yapısal hataların makro düzlemlerde yarattıkları genel enerji soğrulmaları böyle bir enerji akışına izin vermiyor, bu nedenle sanmıyorum.