Pınar Öğünç’le ‘Aksi Gibi’ Üzerine

Meslek söylemiyle “alanın tam ortasında duran” bir haber insanı, vicdan ve adalete sarılan yazılarıyla Türkiye’nin en özgün köşe yazarlarından biri Pınar Öğünç. Bu kez, farklı zamanlarda kaleme aldığı öyküleriyle edebiyat tutkunlarını selamladı Aksi Gibi’de olanca yalın hikâye ve dille oluşturduğu birbirinden güçlü öykülerini paylaştı. 

 

Okurların büyük kısmı gazeteci kalemini biliyor. Biraz daha yaklaşanlar, gazeteciliğe başlamadan çok önce yazma aşkına tutulduğunu öğreniyor. Yazmanın sende bir doyuma dönüştüğü ilk anı hatırlıyor musun?

Bugünden bakınca insan daha yerli yerine oturtuyor; çocukluğumda, ilk gençliğimde çok usulca, çok ihtiyaci nedenlerle girdi hayatıma yazma fiili. “Kızımız arka arkaya beş takla atıp sonra da amuda kalkıyor” gibi değil, doğal bir haldi benim için. Zaten herkes yazıyor sanıyordum. Sonrasında yazıyla ilişkimi temellendirdiğinden, bu çocukluk yanılgısından hoşnudum aslında. Büyük harfle anıldığını hissettiren, kimilerine mahsus kılınmış, yüceltilip lüzumsuz bir büyüyle sarmalanmış yazı ve yazma fikrinden hiç hazzetmedim. Asıl mesele, organ olarak gözü aşan bir kabiliyetle görmekte, algılayıp sorular sorabilmekte, hayatta olup bitenin içinden manalı kıymıklar kopartabilmekte bence. Buna daha mahir insanlar var ve işte bazıları tüm bunları kelimelere de dökmeyi tercih ediyor. İçinde böyle bir hakikat barındırmayan, bir dil minderinde arka arkaya beş takla atıp sonra da amuda kalkılan metinler okur olarak bana yetmiyor; hareketler şahane olsa dahi etkilenmiyorum bunlardan. Şu da var: Aklımda kalanı o, ilkokul üçte kuruyemişlere dair yazdığım şiirden beridir belki, kendimce iyi yazdığımı hissettiğim bir paragraf kadar beni doyuran başka bir şey de çıkmadı bu yaşıma kadar.

Uzun zamandır siyaset yazıları ve haberlerin yanı sıra yazıyorsun. Yayımlamak için neden bu kadar bekledin? Ya da neyi bekledin?

Zaten yazmanın bir biçimine, gazeteciliğe 23 yaşında başladığım için, yazdıklarımın kamusallaşması fikri bana uzak olmadı. Hiçbir zaman “Ben kendim için yazıyorum” diyenlerden değildim; bir hikâye kitabım yayınlansın istedim. Kafamın içinde, değişen bilgisayarlarımın masaüstlerinde açık bir klasör hep durdu, içindekiler değişti sadece. Bu sürecin esnemesinde yoğun iş temposunun da tesiri vardı ama asıl sebep sanırım kendimi ikna etmemiş olmam. On beş sene önceki hikâyelerimle çıkacak şey başka bir kitaba benzerdi. Belki bu da çok kötü olmazdı ama kendim de okuru olmaktan hoşlanacağım anlam gezegenine daha sonra geldim bence. Böylesi iyi oldu.

Öykücülükle gazetecilik birleşince nasıl bir güç, avantaj ya da risk / dezavantaj doğuruyor sence?

Gazetecilik ve yazarlık arasında gezinenlerin köklü bir geleneği var ve evet, bu seyyahlığın birbirlerine faydaları ve zararları da bir o kadar bitmeyen bir tartışma. Bende ikisinin de tarihleri birini diğerinden ayıramayacağım kadar uzun ve faydası / zararı her neyse onlarla bugünkü ben oldum. Malzeme bu, yapacağım bir şey yok… Gazeteciliğin sağladığı, hayatın olağan seyrinde belki asla yolunun kesişmeyeceği dünyalara yaklaşabilme fırsatını heba etmemiş, kıymetini vermişimdir. Ama bütün gün mesai olarak yazdıktan sonra akşam evde beyaz ekranda harf görmek istemez halim, bambaşka bir iş yapmayı gözümde cazip kılmıştır da zaman zaman. Neye benzer diye düşünüp imrenmişimdir. Bilmiyorum, belki bu da bir yanılsama.

Aksi Gibi’nin üzerine yazılan eleştiri / analizlerin ortak noktalarından biri, yazarın algısının gücü. Zira kahramanların muhakkak bir yerden tanıdık okura. Olaylar da öyle. Sen, alıştığımız absürde, alıştığımız acımasızlığa, alıştığımız anlamsızlığa işaret ediyorsun. Bu tercihini biraz açar mısın?

Galiba her şey şuradan başlıyor: Ben çok sıkılıyorum, çok şaşırıyorum, çok zorlanıyorum, çok saçma buluyorum; velhasıl hayatın muhtelif anlam ve anlamsızlıkları kafama fazla takılıyor. İyi edebiyat, hele de hikâye türü bu dertten muzdarip olana deva gibidir. İksir, formül, dev anahtar vermeyeceğini öğretir önce, sonra bir cam açar, bir balkona çıkarır, bir ferahlatır. Tuhaftır bunu kafanızı karıştırarak, düpedüz rahatsız ederek de yapmayı başarır kimi zaman. Okuduklarımızın tanıdık gelmesi dediğimiz bu galiba; adının konması, en azından buna teşebbüs edilmesi. Böyle şeyler okumayı isteyen biri olarak, böyle de yazmaya gayret ederim tabii ki. O yüzden buna biraz yaklaştığımı duymaktan bile mutlu olurum.

Yarası bol öyküler bunlar. Ve her biri, gündelik, gerçek, tanıdık; aynı zamanda fark ettikçe gerçeküstüleşen… Yazmak, anlatmak farkında olmaktır. Peki, toplamında Aksi Gibi’de sen en çok neyi fark ettin tamamladığında? Hangi duyguyu, hangi eksiğimizi, hangi yaramızı?

Böyle tek tek adını koyup tasnif etmek zor. “Şu, şu duygulara değindim” gibi tercih etmeyeceğim bir izaha dönmesinden korkarım. Dilden başlayan kimi tasniflerimiz anlamlandırmamızı da şekillendirebiliyor zaman içinde. Gereksiz ve aslında yalan bir netlik çıkıyor ortaya. Hayat öyle değil. Yalnızlık mı, iyilik mi, kötülük mü, her ne ise söz ettiğimiz, onların içlerindeki flu alanlar, zıtlarıyla kesişim kümeleri, çelişkiler daha çok ilgimi çekiyor, daha çok kafamı meşgul ediyor.

Büyük olanlar bir yana, sen detayları, “küçük” şeyleri yine büyük cümlelerden arınarak anlatıyorsun öykülerinde. Bu, bir üslup meselesi ama aynı zamanda da hayatı yorumlayış biçimi. Küçük şeyler, büyük boşluklar sanki hayatlarımızda; ne dersin?

Üslubun arkasında akıl, fikir, duygu gibi bir dolu yazarlık malzemesi varsa da nihayetinde sadece tercih edilen bir yanı da var. Ben dediğin gibi hayatı yorumlayış biçimi olarak kabul etmeyi tercih ederim. Gerçekten de insanları küçük detaylar üzerinden tanırım, koca şeyi görmem ama teferruat aklımda kalır, nüanslara takılırım. Haliyle böyle biriktirmiş oluyorum, yazarken buralardan yol alıyorum sanki.

Sen acıyı özelleştirip yüceltmiyorsun hiçbir öykünde. Hiçbir duyguya bu muameleyi yapmıyorsun. Bu anlamda bakış açını merak ediyorum.

Bu söylediğin mühim benim açımdan. Yüceltmenin hakikate ihanet olduğunu düşünüyorum çünkü. Daha anlaşılır, daha kıymetli yapmıyor anlatılanı. Ayrıca dibinde muhatabına bir tür hakaret var gibi geliyor bana. Altını bu kadar çizmesem, ben ellerimle kıvamını böyle koyulaştırmasam, bazı duyguları şişirip gözünün içine sokmasam anlamayacaksın der gibi. Hayat o kadar basit değil. İyi edebiyat da gücünü, inceliklere mahal verecek soğukkanlılığından alıyor bence.

Herkes, hepimiz “öteki”yken aslında kendi yabancılığımızı, eksikliğimizi, yalnızlığımızı unutuyor ya da alışıyor muyuz dersin? Okurken bunu çok duyumsadığım için senin yorumunu da ayrıca merak ettim.

Unutuyoruz, unuttuğumuzu da unutuyoruz hatta. Bu kitapta vardır yoktur bilmiyorum. Ama insan denilen canlı iki konuda muazzam kabiliyetli: Kendini ikna ve alışma… Kimi öznel tecrübelerde hayata devam etmeyi sağlayan bu iki kabiliyet oluyor, itiraz edemeyiz. Ama aynı zamanda bir fanusa sokuyor sizi, hakikatle mesafeyi açıyor, oradan yeni bir hakikat doğuyor. El arttıralım, uygarlık tarihini buradan okuduğunuzda, tekerrür etmekte ısrarlı vahşetin kaynağında aynısı çıkıyor karşımıza. Bilmiyorum uzağa mı gittim sorduğundan?

Yani “hayata devam etmeyi” sağlayan kabiliyetlerimiz aynı zamanda günümüzde de süren vahşete de “hayat veriyor” mu diyorsun?

Tuhaf, hatta ironik; ama güdüler benzer. Kendini ikna etmek ve normalleştirmek Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’yla tarif ettiği, kısaca “kötülüğe” iştirak halinin mühim payandaları aynı zamanda. Aslında burada da niyet aynı, dediğin gibi hayata devam edebilmek. Ama hangi hayata? Bir SS tugay komutanının zaten böyle bir derdi yok; bu ancak üçüncü seviye bir memurun meselesi. Neticede Nazizmi, faşizmi ya da milliyetçiliği, ırkçılığı sadece buralardan açıklayarak daraltmak istemem. Ama birbirine benzeyen küçük vidalar ve somunlar aklına takılabiliyor insanın.

Öznelerin bazen insan bazen eşya. Hikâyelerin hep sakin bir üslupla dile geliyor. Peki, Pınar, yazmak sadece masaya oturup odaklanma süreci de olmadığına göre nasıl egzersizlerin, yoğunlaşmaların, korumaya çalıştığın hassasiyetlerin ya da yöntemlerin var?

Kabaca yöntemim anlattığım gibi, notlar alırım. Ama onun dışında yazmak için bilhassa yapılan hiçbir şeye inanmam. Ben böyle biri olduğum, böyle baktığım için bunları yazıyorum. Benimkinden uzak görünen hayatları anlattığımda da, sadece yazayım diye, safari duygusuyla kafamı çevirmemişimdir oraya. Zaten oradayımdır, orada bulunmayı tercih etmişimdir, anlamak istemişimdir. Neticede ortaya çıkan neye benzerse benzesin, yazdığımla aramda makas oluşmasını tercih etmem. Temel dayanağım sanırım bu.

Toplam 19 öykü ne kadar sürede tamamlandı?

Birkaçı dışında hepsi son beş altı yılın mahsulü. Bildik zaman birimleriyle süre vermek zor, aylarca tek paragraf yazamadığım vakidir. Her şeyi çabuklaştıran gazetecilikten uzakta geçirdiğim geçen yaz oldu. Kendim de şaşıracağım bir hızda, içime sinerek yazdığım çok sağaltıcı bir mevsimdi o.

Öykülerini neye göre sıraladın? Bir röportajında “Sokakta yürümeye benzesin isterim” demişsin. Anlatır mısın?

Yürümeyi severim. Akla ilk gelen, ne bileyim park, orman, deniz kenarı ya da daha tanımlı yürüyüş rotaları dışında bilmediğim semtlerin bilmediğim sokaklarında gezinmeyi de severim. Gayriihtiyari hikâyeleri vardır böyle yürüyüşlerin. Birden önüne biri çıkar, onu okuyup diğerine geçersin. Bu anlık kesişmelerin hissini bütün kitaba yaymak istedim.

Kitabın kapağı… Kibritleri tükenmiş bir “Vasati 40 Çöp” kutusu… Kapak tasarımlarını da satırlar kadar merak eden biri olarak, kapaktan da bahsetmeni isteyeceğim.

İsmiyle de, tasarımıyla da doğrudan bir öyküye gönderme yapmayan, “albüme ismini veren parça”sı olmayan bir kapak tercihimizdi. Sadece tek bir nesnenin bulunması o kapağın altındaki dile ve dünyaya da denk düşecekti. Aksi gibi ne olmazsa, ne oluruz? Bunun alternatifleri üzerine düşünürken boş bir kibrit kutusu belirdi kafamda, Serhat Gürpınar da şahane çizdi. İhtiyaç duyduğun anda yokluğu, benzeri yokluklara benzemez kibritin.

Bir klasik okur merakı: Nasıl yazıyorsun? Öykü ortaya çıkmadan önce nasıl aşamalarda yol alıyorsun?

Bir an, bir diyalog, bir tabela, bir hareket, bir mimik… Bilimsel olarak açıklayamayacağım bir şekilde bazı şeyler kendini kıymetli hissettiriyor, bunun arkasında bir hikâye var diye sinyal yanıyor. Çoğunlukla da o ilk sinyal doğrudur. Çok uzun zaman bu not halleriyle defterlerde dururlar ama yine hiç fark etmeden önleri, berileri dolmaya başlar, etlenir, kağıttaki çizgi canlanır sanki. İçinde en az bir böyle kayıt barındırmayan hikâyeyi yazamam, yazmam.

İyi bir öyküyü nasıl tanımlarsın?

Son satırıyla birlikte atmosferde bir yerde bizi asılı bırakır iyi öykü, bir an boşluğa dalarsınız. Bir minicik taş zihninizde yuvarlanır, yerini bulur. İyi öykülerin karakterlerini yolda görürsünüz sonra, tanıdığınız biri gibi kendilerini hatırlatırlar. İyi öyküler hakikate bakışımızı değiştirme kudretine sahiptir, okuyanı aynı bırakmaz.

Bir öykü ne zaman bitmiştir, “olmuş”tur?

Her bir öykünün olma öyküsü ayrı. Kimi kendi olarak başlar, kimi yolda başka bir yerinden filizlenir. Ama bazen bir diyalogtur, bazen tek bir anın tasviridir, bütün hikâyenin uyuduğunu hissettiren bir çekirdek vardır. İşte o çekirdek yerini bulmadan bitmez herhalde. Öykünün bağırmayan, gösteriye kalkışmayan, vakur ama keşfedince en güçlü yerleridir oralar. En çok da çekirdeğin izi kalır.

Öykü deyince adını anmadan edemeyeceğin yazarlar kimler?

Sait Faik, Çehov, Cortázar, Alice Munroe, Raymond Carver…

 

Fotoğraf: Muhsin Akgün