Pessoa’nın Kapısına Dayanmak

Pessoa’da ancak kendi varlığıyla göz göze gelmiş olanların taşıyabileceği bir hal var.

Fernando Pessoa ile ilk karşılaştığım an -evet bu bütünüyle bir karşı karşıya kalma haliydi- benim orda olduğum kadar o da o an oradaydı. Benden daha gerçek olduğu korkusu kapladı içimi hatta. Gözlerim bir sözcükten diğerine geçerken, zihnim dolup boşalan tren vagonları gibiydi. Ve gördüğüm hiçbir şeyi, benimle yolculuk eden o kelimelerin hiçbirini unutamıyordum.

İnsanı hatırlamak zorunda bırakan bir yazar Pessoa. Aslında birçok yazarın yaptığı şey de bu. Onlar bir yerde bizim hafızamızın kayıp parçaları gibi. Arayıp buluyoruz, hatırlayıp üzülüyoruz. Fakat Pessoa’yı biraz daha özel kılan bir şey var. O, sadece bazı şeyleri değil, yaşamın varlığını bütünüyle hatırlatıyor. Cümlelerini okumaya başladığınız andan itibaren hayatın içine yeniden sürülmüş gibi hissediyorsunuz. Kaçtığınız, sevdiğiniz, yenildiğiniz her şey orada öylece duruyor. Sanki bir tepenin üstüne çıkmışsınız da hayatı izliyorsunuz gibi bir his bürüyor içinizi. Pessoa ıssız bir dağ başından uzaklardaki şehre bakmak gibi. O şehrin orada olduğunu bilmek kadar, o şehirden uzakta olmak da ferahlatıyor içinizi.

Pessoa’da ancak kendi varlığıyla göz göze gelmiş olanların taşıyabileceği bir hal var. Duyguların tam anlamıyla kendine ulaşamayacağını bilecek kadar dürüst, bir şekilde kendini içinde bulduğu duyguları kucaklayabilecek kadar acımasız ve bütün bu farkındalığa rağmen hayatı ona dokunacak yakınlıkta tutabilecek kadar umursamaz. Onun dizelerinde, bir yaz akşamı, denize inen bir sokağın sonundaki kızıllık var. Güzel ve öylesine. Hayatla kurduğu ilişkide şiddetli olan hiçbir şey yok. Tutkuları, arzuları ve yitirdiği şeyler onun izniyle yüreğinden akıp gidiyor sanki. Onlara ne yüksek bir sevgi ne de büyük bir nefret duyuyor. Başından geçip gidenleri saygıyla selamlıyor gibi. Bunu da bir körlük haliyle yapmıyor elbette. Başına gelen her şeyden haberdar. İnsanın kendi başına gelenlerden haberdar olması kudretli bir şey doğrusu.

Pessoa ve duyguları uzun bir koridor boyunca gözlerini birbirinden ayırmadan birbirlerinin yanından geçip gidiyorlar sanki. İlişki içindeler ama aralarında mutlak bir bağımsızlık var. Bir insanın kendisini, onu var eden dış etmenlerden ayırarak var etmesi bu kadar zorken, Pessoa kendini iç dinamiklerinden de sıyrılabilmiş. Hissettiği şeyler bir yanda büyümüş, o bir yanda. Yani kendini ‘duygusal benlik’ ile kodlamanın naifliğini ve haklılığını bile tercih etmemiş. O yüzden Pessoa’dan bahsetmek, onun üzerine uzun uzun yazmak zor. Çünkü elimizde başlayıp biten, sınırları olan bir şey yok. Onu güzel kılan da bu bence.

Velhasıl pessoa, öylesine ve güzel olduğu için, yaşamdan çok bir şey anlamadığımız halde onu neden sürdürdüğümüzü hatırlatabildiği için, orada, yaşamın içinde kafası karışık ama keyfi yerinde olanları selamladığı için, bize yeniden başkasını sevmenin ya da görmenin çok büyük sebeplerinin olması gerekmediğini söylediği için, duygularımızın ve düşüncelerimizin, yani kendimizin esiri olmamamızı öğrettiği için iyi ki var. Memnuniyetimin kanıtı olarak bu yazıyı, onun dizeleriyle bitirmek istiyorum. Selam olsun.

‘’ Tek derdimiz kendimizi oyalamak, bu doğru, ne var ki yazgısını unutmak için boş işlerle uğraşan tutuklular gibi değil, vakit geçirmek için yastık kenarı işleyen genç kızlar gibiyiz, hepsi bu.’’

pessoa - street