Pelin Buzluk, Sesini Çoğaltan Bal

KHK ile görevinden ihraç edilen yazar Pelin Buzluk için bir yazar arkadaşından savunma ve destek metni.

O zamanlar, henüz sokaklara masalar yayılırken, cadde araları anason, tereyağı, kızarmış ekmek kokarken. İskelelerin yıkılmadığı, eski vapurların hâlâ su yüzeyinde süzülebildiği zamanlar. Çok sevilen o caddeye parça parça asfaltın dökülmediği, tramvayın aheste gidip geldiği ve dükkânlardan müziğin yükseldiği zamanlar. Göze ilk dokunanın beton değil de bir parça yeşil yahut bir demet karanfil olduğu, randevularımızı hep aynı köşe başına verdiğimiz, gençliğimizden ayağımızın kesilmediği zamanlar. Hayatımızı karelere bölüp böbürlenmek için kullandığımız günlerden önce. O zamanlar, kutlamak için bir sebebin olduğu, kadehlerin öykü ve şiir için çarpıştığı o günlerden birinde, karşı karşıya oturduk ve birbirimize adlarımızı söyledik.

Deli Bal’mış.

Karaköy’ün eski ama delik deşik edilmemiş bir sokağına yayılmış masalardaydık. Yaşar Nabi Ödülü’nü kutluyorduk.

Birkaç gün önce, ihraç edildiği görevine başladığı günler olmalı. Tam yedi sene önce. Sokakta, masanın başında sarıldık, ayrıldık ve sonrasında çok çalıştık. Konuştuk, yazdık, paylaştık. Bütün bunlar edebiyata dâhildi, var oluşun parçasıydı, cümle düzeltildikçe sesini çoğaltıyordu.

Hayatın akışkanlığını düşününce, parmak aralarından fışkıran kederin, kahrın, sevincin (buruk), üzüntünün tutulamayışının biraz daha mı farkına varıyoruz bilmiyorum. Geçen seneler boyu, onu hep daha düşünceli, daha kederli, düşünceli görmüştüm. Sanatçı, etrafındaki yörüngede irili ufaklı dönen sorun bulutlarının dışında kalamaz. Çocuklar birbiri ardına öldükçe, ses kısıldıkça, barış olmadıkça, uyku her zaman geldiği gibi gelmez olur. İmzalar atılır, akademisyenler barış der, yazarlar onlara destek için biraz daha bağırmaya çalışır: “Barış.” İmzasını gönül rahatlığıyla attığına inanıyorum. Alfabetik listede biraz uzak düşsek de beraberdik.

Yazarak hayatımızı sürdüremediğimiz gerçeği sırtta, okulun dört senelik kitaplarının yüklendiği çanta gibi. Çarpılan boyna, eğilen omurgaya inat yürümek savaşı, mesainin hunharca devam ettiği, geceye karışan gündüzün türlü amirler altında devam ederken, en zoru, o anda gelen cümleleri oturup yazamamak olmalı. İş için çıkılan bir seyahatte, iş için kalınan bir fazla mesaide, iş için çekilen kaprislerde gelen öykü düşüncesi, cümlesi, kelimesi, fikri kâğıtta (tuvalde, notada, ritimde, harekette..) yerini bulamadığı sürece sanatçının, yazarın bastırdığı her şeyden sorumluyuz. Bir yanda mekanik iş hayatını sürerken, diğer tarafta oldukça az miktardaki telif ücretleri ile karşılanan, uzun çalışma saatleri gerektiren yazıları yazmak durur. Çoğu zaman o az miktardaki telif de alınamaz ya hoş. Ne yapmalı? Basılan kitabın ikinci yahut üçüncü baskısı bile olamazken, basılan kitabın telifi iyi ihtimalle ancak bir aylık kiraya denk gelirken, ne yapmalı? Eril tahakkümün kapladığı sözcük alanında nasıl “kendine bir oda” yaratmalı?

Burada, çok basit bir şey için, aç kalmamak ve barınacak bir yer bulmak için, yazmak -üretmek, okumak, sanata dair bir şeyler yapmak- birkaç istisna dışında mümkün değil.

Onu, en son Ankara’da, Dost’un önünde gördüm. Sarıldık. Oturduk. Onun artık Leyla’sı vardı.
Gözleri daha büyüktü. Gözleri hayatı daha fazla emiyordu.

Sonraki konuşmalarımızda, çalışma ortamındaki baskıdan söz etmişti. Tedirgindi. Aklıma “güvercin tedirginliği” geldi. Seslenmedim.

Sonra şöyle yazıldı, yazdık, yazdılar:
“Darbe girişiminden sonra ilan edilen olağanüstü hâl (OHAL) uygulamasında çıkarılan kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nda çalışan yazar Pelin Buzluk da görevinden ihraç edildi.”

Pelin Buzluk da. Ayrı yazılan -de bağlacının ağırlığı. Çünkü:

“Dün iki KHK daha çıkarılmıştı. Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayınlanan 689 ve 690 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kamudan toplam 3 bin 939 kişi kamudan ihraç edilmişti.”

Kekeledik. Dimdik durduk. Onlara, ihraç edilenlere, hocalarımıza, açlık grevinde kolu ipince olan akademisyenlerimize bir şeyler söylemeye çalıştık. Kuru bir sözün nasıl yürek kalınlaştırdığını ve mukavemet arttırdığını hissettik. “Yanında” olmak, “bir” olmak, uykuyu tanımadığımız insanlar için feda etmek nasılmış gördük.

Pelin Buzluk yazardır. Bir yandan çalışmalıdır, hayat devam eder, ev vardır ve orası para girmesi gereken bir yerdir. Çünkü Leyla vardır. Çünkü daha yaşanacak bir ömür ve okunacak kitaplar vardır. Çünkü o uykudan feragat edip son kitabını oluşturmuştur. Bunu bir daha yapabilir.

Pelin Buzluk ve hepimiz. İhraç edilenler. Önünü göremeyenler. Vazgeçmeyenler, yazmaya ve üretmeye devam edenler. O zamanlar, henüz sokaklara masalar yayılırken, cadde araları anason, tereyağı, kızarmış ekmek kokarken. Maziye özlem değil bu, bu bizim gerçeğimizdi. Yanı başımızda duruyor. Öykü, orada. O sokağı özlemekle diri kalıyor içimizdeki yaşamak hevesi. O sokağın eski hâlini, o caddenin akışkan ritmini, betonlaştırılmamış öfkemizi, öldürülmemiş hayvanlarımızı, yerine kuleler dikilmemiş topraklarımızı biliyoruz.