Payitahttan Hafriyata

Madra sesini sadece, ister payitaht ister hafriyat İstanbul’u olsun, sadece tek bir şehirden değil bütün dünyadan seslerle duyuruyor okuyucusuna.

Romanımla Sana Bir Ses Ömer Madra’nın yıllar sonra yeniden basılan ilk romanı. Aslında Madra’nın ilk ve tek romanı demek daha doğru. Gün yüzüne çıkma hikâyesi ise edebiyattaki diğer kayıp romanların hikâyelerine benziyor. Şöyle ki 1991’de Remzi Kitabevi tarafından basılan roman bir şekilde arada kayboluyor ve sonrasında baskısının tükenmesiyle kayıp romanlar arasına karışıyor. Geçtiğimiz aylarda Everest Yayınları tarafından yeniden basılana kadar da Madra’nın sesi okuyucularına ulaşamıyor.

Romanımla Sana Bir Ses altmışlı yıllarda İstanbul’da geçen ve geçtiği dönemin siyasi ve toplumsal dinamiklerini merkezine taşıyan bir gençlik romanı. Başta gelecek ve kimlik kaygısı olmak üzere, büyümenin beraberinde getirdiği gençlik sancılarına başkarakterimiz lise son sınıf öğrencisi Oğuz aracılığıyla tanık oluyoruz. Ancak kitap klasik anlamda bir gençlik yahut büyüme hikâyesini merkezine alan ve kurgusunu bunlar üzerinden şekillendiren bir roman değil. Bu tür gençlik romanlarıyla benzer izleğe sahip olsa da gücünü çok başka bir yerden alıyor.

Oğuz günlük hayatın akışına sıkışmış anlardan kendine yeni oyun alanları yaratan ve bu vesileyle romana söyleyiş zenginliği kazandıran bir karakter. Buradaki “oyun alanları yaratmak” tabirinden, kurgunun normal akış içinde kesilip araya filmlerden aşina olduğumuz geriye dönüşler eklenmesi ve bu geriye dönüşlerin Oğuz’un çevresindekileri manipüle edebildiği bir oyun alanına dönüşecek biçimde kurgulanmasını anlayabiliriz.
Bu durumun metne iki önemli katkısı var.

Birincisi, kahraman odaklı tek kişinin hayatı üzerinden ilerleyen hikâyeye dinamizm katmak. Aksi takdirde dört yüz küsür sayfa boyunca bir ergenin hayat hikâyesini okumak çok sıkıcı olabilirdi. Mesela Oğuz’un hoşlanmadığı yahut sıkıntıya düştüğü bir durumda, o ana tekrar geri dönmek üzere, kısa bir an için romanın akışı kesiliyor ve ona eklemlenen yeni bir sahne kuruluyor. Bütün karakterler Oğuz’un isteklerine göre yönlendirilip yeni bir oyun alanı yaratılıyor. Kısa bir süre için bile olsa anlatıda böyle kırılmalar romana hem dinamizm katıyor hem de söyleyiş zenginliği kazandırıyor çünkü bu esnada farklı biçim denemeleriyle de karşılaşıyoruz. Tıpkı Adorno’nun örümcek ağına benzettiği iyi bir metnin olması gerektiği gibi… Akıştaki bütün bu kırılmalar ve oyun alanları birbirleriyle sıkı sıkıya örülmüş ve birbirlerinin kurgularına hizmet ediyorlar.

İkinci olarak da, yaratılan bu oyun alanlarının çok boyutlu dinamik karakterler görmemize olanak sağladığını söyleyebiliriz. Hatta bir adım daha gidersek, bu esnada kurgudaki kırılmaların karakterlerin alter egolarıyla idleri arasındaki çatışmaları gün yüzüne çıkarttığı çok açık. Mesela Oğuz’un yaşadığı bu anların bir ortak özelliği, bu esnada onun girdiği rolün gerçek hayatta Oğuz’un asıl yapmak isteyip de toplumsal normlar yüzünden yapamayıp baskılamak zorunda kaldıklarını açığa çıkarması.

Kitabın sorunlu kısmına gelince, Madra Romanımla Sana Bir Ses’in yeniden basımına yazdığı sonsözde kitabı “köprü kitap” olarak gördüğünden bahsetmiş ki bu konuda son derece haklı. Buradaki köprü vazifesi, kitabın altmışlı yılların “payitaht” İstanbul’u ile bugünün “hafriyat ve rant” İstanbul’unu kıyaslama imkanı vermesinden geliyor. Ama tam da burada şöyle bir sorunla karşılaşıyoruz. Kitap böyle bir kıyaslamaya imkân veriyor vermesine ama Madra’nın sterilliği ve ölçülülüğü, bu noktada politik bir anlatı kurmasına engel oluyor. Bunun kanıtı en başta da Oğuz’un burjuva sınıfına ve onun getirdiği ayrıcalıklara hiçbir itirazı olmayan biri olarak yansıtılması.

Son olarak şunu eklemeden bitirmeyelim. Romanımla Sana Bir Ses Madra’nın farklı kültürlerden referanslarla ilmek ilmek ördüğü “zamansız” yani her dönemin okuyucusu için iyi bir roman. Edebiyattan Cyrano de Bergerac’ın Cyrano’su, Üç Silahşörler’in Aramis’le Dartanyan’ı; filmlerden Julie ve Jim; müziklerden Debussy, Prokofieff, Beatles, Ray Charles… Madra sesini sadece, ister payitaht ister hafriyat İstanbul’u olsun, sadece tek bir şehirden değil bütün dünyadan seslerle duyuruyor okuyucusuna.