Paterson ya da Bukalemun

Paterson’da anlatılan şairin küçük bir saksıda yaşadığını görürüz. Hayat serüveninde mücadelesini bu şekilde verir. Hem yerdedir hem de olduğu yerde değildir… Yayınlanma telaşı yoktur, yazma telaşı yoktur. Vakur bir gecelikle dolanır, ıssız bir havada olur olmadık bir yerde, bir anda defterini çıkararak üzerine eğilerek kazısını yapar.

Şairi, görünmez bir fırça ile dünya üzerindeki tüm renklerin boyandığı esrarengiz bir tablo olarak görürüm. Herhangi bir rengi, cinsi, varlığı olamazken nasıl olur da hisseder, nefes alır, görür, soluklanır bilinmez. Her şeyin nem yaptığı duvarları vardır ve her şeyin buhara dönüştüğü camları vardır. Üstelik şairin aklı, dünyanın etrafını çevreleyen demir yığınlarının üzerinde gezinen çarkları geniş, dumanı bol, kıvrak bir trendir.

Önünde herkesin şaşırıp durakalacağı bir yanardağa karşı sigarasını içebilecek kadar cesaretlidir şair. Ama yüreği küçük bir ağlayışa karşılık çabucak telaşlanabilir. Hisli ve ruhani dünyasının bu dünyanın uzağında nefes aldığını düşünebilirsiniz. Öyledir. Ama kaç farklı dünyası olduğunu bilemezsiniz. Üstelik bunu kendisi de bilemez. Tek bilinen, şair bir dünyaya sığamaz, sığsa yaşayamaz.

Şair, benim için aynı zamanda bukalemundur. Nitekim yönetmenliğini Jim Jarmusch’un yaptığı Paterson’da anlatılan şairin küçük bir saksıda yaşadığını görürüz. Hayat serüveninde mücadelesini bu şekilde verir. Hem yerdedir hem de olduğu yerde değildir. Her şeyi pelerine çevirebilir. Konserve kutusunun içinde kaldığı anları görürüz. Günümüz şairlerinin aksine bir havası vardır. Yayınlanma telaşı yoktur, yazma telaşı yoktur. Vakur bir gecelikle dolanır, ıssız bir havada olur olmadık bir yerde, bir anda defterini çıkararak üzerine eğilerek kazısını yapar. Öyle, yazmak demek yeterli gelmez. Şair yazmanın ötesinde bir incelikle kalemine kavuşur.

Filmdeki Paterson abimiz ya da Bukalemun abimizin* şair olma, şairim deme ve şiiri yabancı kılıp şairliğini öne süren bir hava bulamazsınız. Günümüzde rockstar şairler var. Günümüzde kalıp bitsinler.

Rimbaud, Baudelaire, Fernando Pessoa, Rilke, William Blake, Ginsberg, Walt Withman gibi ilk anda aklıma gelen dünya şairlerini düşünüyorum. Türkiye’deki şairler hakkında şair diyebileceğim şairleri düşünüyorum. Cansever, Ece Ayhan, İlhan Berk, Süreya, Can Yücel, Leyla Erbil, Lale Müldür, Turgut Uyar, İskender falan filan. Şairin büyülü olması, büyücü olması gerektiğini, sihirli bir değneğe benzediğini görmek lazım.

Şair olmanın bir doğuş olduğunu, ağaç gibi gölgesi olması gerektiğini, güneşin inip kalkmaktan yılmadığı gibi uyanıp uyanan bir düş olduğunu, ağacın altında sallanan ve sağlam çeken bir hamak olduğunu, atın nalı olduğu, gölgesi olduğunu ve kişneyebilmesi gerektiğini iyi bilmek lazım. Kaldı ki bu filmde, otobüs şöförü olarak karşımıza çıkar. Başka herhangi biri olarak da karşımıza çıkabilir. Şair olmanın böyle bir şey olduğunu anlamak, bilmek ve ona uygun yaşamak lazım.

Ve bu filmle beraber, bütün şairler hakkında konuşmayı şu cümleyle bitirmek istiyorum:

Üzgünüm ama Tanrı varsa şairdir.

*
bir bırak ama sen de bütün renkleri bukalemun abi
at üzerinden kendini ve dünyayı/ uzanalım/
bir unut gökkuşağını da/ sıkma canını/
var olmak için bedenimizin yetmediğini bilseler delirirlerdi/
bak/
tanrı delirdi/

(Bukelamun Abi ile Konuşmalar şiiri bana aittir / Yayınlandığı yer: Peyniraltı Edebiyatı)