Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi

Emek Bizim İstanbul Bizim inisiyatifinden Zeyno Pekünlü ve Enis Köstepen’le “Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi” belgeselini ve daha genel anlamda kent hareketleri, kamusallık ve kolektif sinema konularını konuştuk.

Filmin başlığı, Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi. Ne anlamda ve nasıl bir özgürleşme yaşadı seyirci bu mücadele sürecinde?

Zeyno Pekünlü: Bu isim, filmi nasıl kurgulayacağımız belli olduktan sonra, filmde kullanılan bütün görüntünün o sinemanın izleyicileri olan sokaktaki eylemciler tarafından çekilmiş olmasından hareketle ortaya çıktı. Yani önce film izleyicisi olan insan sokağa çıkıp sinemasına sahip çıkıyor ve bunu yaparken tuttuğu kayıttan da mücadelenin belgeseli ortaya çıkıyor. Tabii, aynı zamanda Rancière’in çok meşhur kitabının ismi ve bu ismin çok uygun düştüğünü düşündüğümüz için kullanmaya karar verdik.

Enis Köstepen: İlk başta bu eylemler Emek Sineması’nın seyircisini sokağa çağıran eylemlerdi. Bir anlamda seyircisinin sinemaya sahip çıkmasından ve belgeselde de geçen kamu fikrinden, kamunun oluşturmasından ve o anlamda bir özgürleşmeden söz ediyoruz. Yani film, insanların seyirci pozisyonundan çıkıp eyleme katılan ve o mekânı sahiplenen bir “biz” haline dönüşmesi fikrinden ortaya çıktı bir yandan da.

Seyircinin sinemasına, insanların yaşadıkları kente sahip çıkması neden önemli?

ZP: Bu soruya cevap vermek için belki de kamusallık kelimesinin geçirdiği değişime, ona atfedilen yeni anlama bakmak gerek. Genel olarak kamusal alan dendiğinde, içinden geçtiğimiz ama üzerinde herhangi bir müdahaleye kalkışmadığımız, bize açık bir alan olarak kabul ettiğimiz mekanlar anlaşılır. Buna karşı biz kullanım hakkını, hafıza hakkını, tarihsel hakları talep eden; biz burası böyle kalmalı istiyorsak öyle kalmalı diyen bir kamusallık anlayışı tarif ettik o süreçte. Ve sonra da o kamusallık başka yönlere doğru çok büyük bir sıçrama yaptı. O yüzden kent mücadelesinin daha önce açılabileceğini düşünmediğimiz yerlere açılan ve hepimizin kentli olmanın anlamı üzerine düşündüğü bir mücadele oldu.

EK: Kentte yaşarken bazı şeyleri varsayarak, hep orada olacaklarını düşünerek yaşıyoruz. Ama başta İstanbul olmak üzere son dönemde kentlerde çok hızlı bir yıkıma tanık oluyoruz ve kentlerimizi tanıyamaz hale geliyoruz; bizi biz yapan, bu kentte yaşayan kentliler yapan şeyleri artık yapamadığımızı da görüyoruz. Emek Sineması’na gitmenin sizin kentli hayatınızdaki yeri nasıl bir anda yok edilebiliyorsa şimdi Fındıklı Parkı, Kabataş İskelesi, Atatürk Kültür Merkezi gibi hep orada olacağını varsaydığımız birçok şeyin orada olmadığını görmekle ilgili bir şey. Gezi Parkı kurtarılan bir yerdi ama geleceği şu an halen meçhul, bekliyoruz. Her an sinema salonunuza, kentinize, yaşadığınız yere dönük bir tehdit ortaya çıkabilir, o yüzden ona sürekli talip olmanız gerek. Mücadelenin de filmin de bunu vurgulayan bir yanı var.

Emek Sineması gibi kültürel, tarihi miras mekanlarını yerinde yaşatmak isteği bir nostalji gibi mi görülüyor? O yüzden mi filmde Nostalji’ye Hayır bölümü var?

ZP: Emek Sineması mücadelesinin sadece bir sinemaya duyulan nostaljiden yola çıkmadığını göstermek istedik. O yüzden de bu bölüm filmin sonlarında değil, başlarında. Tabii ki toplumsal hafıza, sinemanın hafızası, mekânın hafızası bizim için önemli şeyler ama Emek Sineması için verilen mücadele sadece bununla sınırlı değil.

Çok erken tarihlerde, 2010-2011’de yapılan eylemlerde Gülsuyu, Tarlabaşı, Gezi Parkı’nın adı geçiyor. 2011’de sokakta yapılan forumda 3. Havalimanı, 3. Köprü projelerinin adı geçiyor. Emek Sineması her zaman bunlarla bağlantılı düşünüldü. Bunlara karşı kent merkezinde, insanların seslerini daha fazla duyurabileceği sembolik bir mücadele olarak düşünüldü. Emek Sineması yıkıldı diye bunu kaybedilmiş bir mücadele olarak görüp “Ah o eski günler ne güzeldi” diye nostalji de yapabiliriz, bu filmi bir çeşit belge, kayıt olarak görüp üzerine konuşabilir, gösterimler sonrası tartışarak geleceğe ilişkin dersler çıkarabiliriz. O yüzden de nostaljinin reddi söz konusu. Bence Türkiye’de sadece Emek Sineması’ndan sonra değil, Gezi’den sonra da “Aman bunun nostaljisini yapmayalım” hissi hemen herkeste baskındı. Kimse o hataya düşmek istemiyor.

EK: Emek Sineması için bir tür yaşam biçimi sona eriyorsa, onun yeni hayatı ve geleceğine de biz karar vermeliyiz, verebiliriz iddiası vardı. Sinemacılar, festivaller, kültür sanat kurumları bir araya gelip oranın yeni yaşamının nasıl olacağına karar verebilirlerdi. Biz bunun mücadelesini verdik. Ama Emek’te hak sahibi olan, orayı kullanan seyircilere, sinemacılara, kültür sanat kurumlarına sorulmadan bir proje dayatıldı. O yüzden geçmişini olduğu gibi korumak değil, geleceğinin ne olacağına biz karar vermek istiyoruz diyorduk. Nostaljinin reddi bu noktada önemli bir argümandı.

ZP: Bir de benim hem kent mücadelesinde hem ekoloji mücadelesinde en korktuğum ve herkesin düşmeye teşne olduğu tuzak da, meselenin kültür varlıklarına veya güzel doğaya sahip çıkma meselesine indirgenmesi. Halbuki Yırca’da o ağaçları sadece zorba oldukları için kesmiyorlar ya da Emek’i zorbalıktan yıkmıyorlar. Çok daha nüanslı anlamamız gereken meseleler bunlar ve mücadeleleri de çok daha nüanslı kurmamız gerek. Kent mücadelesinin ‘istemezük’çülüğe dönmemesi için meseleyi sadece kültürel, doğal varlıkların korunmasıyla değil, bu varlıkların başka temas biçimlerinin taşıyıcıları olmalarıyla da anlatmak gerek.

Filmde “Kamu Devlet Değil İnsandır” diye mücadeleye ait bir slogan vardı. İnsanlar bu sloganı benimsedi mi ve devlet bu söze nasıl tepki gösterdi?

ZP: Devletin bu meseleyi nasıl gördüğünü en iyi gösteren anlardan biri işgal bölümü. O işgal fikri çok tartışıldı; çok taraftarı da oldu, karşıtları da. Filmde bu ikisini de göstermeye çalıştık. Herkes böyle bir eyleme ikna değildi, sürdürülüp sürdürülemeyeceği bilinmiyordu. Ama sinemayı işgal eylemi devlet tarafından çok ciddi bir tehdit olarak algılandı. O yüzden bir hafta sonrasında ilk defa İstiklal Caddesinde TOMA gördüğümüz bir eyleme doğru savrulduk. Fakat orada da mülkiyetin kendisinde olduğunu iddia eden bir devlet yok; özel mülkiyeti koruyan bir kolluk kuvveti var. Yani devletin rolü de öyle bir pozisyona geçmiş durumda. Ben uzun vadede o sözün oturduğunu ve insanların o sözün hakkını verdiğini düşünüyorum. Sonraki yıllarda da bunu sıklıkla gördük, hâlâ da görüyoruz. Daha birkaç hafta önce otobüs gelmiyor diye bir grup insan otobüs kaçırdı, kendi mahallelerine götürdü mesela. Eskiden olmayan bu gibi şeyler olmaya devam ediyor.

EK: Emek’le başlayan ve sonrasında bir dizi kentsel mücadeleyle devam eden süreç kamusal alan fikrini tekrar sorgulamamıza yardımcı oldu. Tabii orası sosyal güvenlik kurumuna ait bir mekandı ve ilk argüman oradan kuruluyordu ama mesela Narmanlı Han yıkılırken bunun sadece bir mülkiyet meselesi değil kamunun nasıl kullandığıyla da alakalı bir şey olduğu vurgulandı. Kullananların kim olduğu da bir o kadar önemli yani. Narmanlı Han’ın özel mülk olması orada kamunun bir hakkı olmadığı ve söz söylemeyeceği anlamına gelmiyor. Belki başlarken bir kamu mülkiyeti üzerinden kuruldu ama daha sonra bu bizim o mekânı nasıl anlamlandırdığımız, nasıl yaşamak istediğimiz ve orada zaman geçiren, oranın hafızasını oluşturan insanların o mekân üzerinde söz sahibi olması gerektiği şeklinde bir argümana evrildi.

ZP: Ayrıca mekâna yapıştırdığımız anlamların dışında şuna da sebep oldu: Emek sinemasının sokağında bize ait mini bir kamusal alanımız ve o alanın anları, zamanları ve mekanları oluştu. Yani konser veriyoruz dedik orası konser salonu gibi kullanıldı, çorba yapıyoruz dedik birlikte yemek yendi, film gösteriyoruz dedik açık hava sinemasına dönüştü.

EK: Bir 1 Mayıs’tan sonra orada buluşuldu mesela.

ZP: Evet, mekanın çevresinde bizim onunla birlikte anlamlandırdığımız ufacık bir alanda kendi istediğimiz, hayal ettiğimiz hayatın mini denemelerini yapabileceğimiz ve bu mini denemeleri yapmanın bizi güçlendiren bir şey olduğu duygusunu yarattı. Orada, mesela Tekel direnişinde olduğu gibi sonsuza kadar işgal edilmiş bir sokak yoktu ama üç sene boyunca periyodik olarak “burası bizimdir” denilerek bir şeyler yapılan bir yer vardı. Bence bu, uzun vadede bir sürü başka şeyin araçlarını ve dilini de geliştirdi.

İnsan filmi izlerken bir yandan şu anda geldiğimiz duruma hayret ediyor: İstiklal Caddesi’nde bu tür protestolar, bir işgal yapılabiliyormuş, diye. Şu anda değil protesto yapmak, insanlar sokağa çıkmaya korkar hale geldi…

 ZP: Evet, en sık duyduğumuz cümlelerden biri: “Vay be, neler yapabiliyormuşuz!” Benim filme dair en sık duyduğum şeylerden biri de; “Oh ne iyi geldi!” Ama bir o kadar insan da “Çok kötü geldi!” diyor yine aynı sebepten, yani geçmişte ne kadar çok şey yapabiliyormuşuz duygusundan ötürü. Saçma sapan umutlu veya iyimser olmak istemiyorum ama Brezilya’da Başkan Dilma devrildiği zaman Brezilyalı bir arkadaşımla karanlık bir ruh haliyle konuşurken o şöyle bir şey dedi: “Buradan kendimize övünme payı çıkarabileceğimiz bir şey yok mu? Biz onları bu derece köşeye sıkıştırdığımız için o denli otoriter oluyorlar.” Tabii buradan övünme çıkartmak elbette çok zor ama çok büyük bir kitle olarak bir şeyleri taş taş üstüne koyarak bir yerlere doğru ittirdik. Sonra başka momentumların içine girdik, muhalefet ummadığımız kadar büyüdü ve öyle bir büyüklüğe de ancak böyle bir tepki gelirdi. O yüzden biraz doğal bir sonuç gibi geliyor bana. Ama bu kadar insan içerideyken, soruşturuluyorken de bir şeyler hayal etmek çok zor. Bundan sonrası hepimizin şimdi keşfetmeye çalıştığı bir durum.

Baskının dozu özgürleşme talebinin de dozunu gösterdiği için halen umutluyuz belki de…

ZP: Tarihsel sıçramalara da çok oturan bir yanı var Emek mücadelesinin. Mesela çoğu kişi ‘Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!’ sloganının Gezi eylemlerinde çıktığını sanır ama filmde de görüldüğü gibi, aslında Emek eylemlerinde ortaya çıkmıştı. Orada ortaya çıkmasının sebebi de, eylemlere katılan birkaç arkadaşın 1968 eylemlerine dair bir Fransız filminde sloganın Fransızcasını duymaları ve onu Türkçeleştirmeleri. 68’in içinde de bir Sinematek direnişi vardır. Yani bir 68 Sinematek direnişi, sonra orada kullanılan sloganın bugüne, Türkiye’ye, Emek Sineması direnişine atlaması, oradan da Gezi’ye atlaması gibi bir süreklilik var. O yüzden biz bugün bunu yaptık, bir kenara koyduk. Bakalım nereye atlayacak?

EK: Bir yandan da filmdeki herkes şu anda burada. Yani biz ilk gösterimi Hangi İnsan Hakları Film Festivali’nde 9 Aralık 2016 gecesi yaptığımızda, filmde gördüğümüz bir sürü insan seyircilerin arasındaydı zaten. O yüzden bir yanıyla çok uzak görünürken, bir yandan da yarın o insanlarla tekrar bir arada olabilirsiniz. Yani o kadar da uzak değil.

Gezi eylemleriyle Emek Sineması mücadelesi arasında organik bir ilişki olduğu filmde çok açık görülüyor. Herhalde Emek Sineması mücadelesini örgütleyenlerin de öngöremediği bir sonuçtu Gezi, değil mi?

ZP: Evet ama ben aradaki bağlantıyı çok net görüyorum. Mesela Emek’te sokağın kullanılma biçimi veya orada birlikte yemek yapılması, birlikte film izlenmesi, orada geliştirilen forum formatları… Bunların hepsinin Gezi’ye doğru bizi götüren bir yanı var. Diğer yandan da 7 Nisan’daki eylemin büyük bir şiddetle karşılanması ve tarihsel olarak Gezi’ye çok yakın durması söz konusu. Aralarında sadece bir, bir buçuk ay var. O saldırı olduğunda insanların kaçmaması, polise direnmesi ve ‘Faşizme karşı omuz omuza!’ gibi neredeyse on senedir atılmayan bir sloganı atması bir sıkışmışlıktan kaynaklanıyor. Sadece Emek’le ilgili değil yani. Ben hatırlıyorum, Roboski oldu, Reyhanlı oldu, arka arkaya yaşadık bunları.

EK: 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkamadık…

ZP: 1 Mayıs’ı üç sene Taksim’de kutladıktan sonra dördüncü sene orada kutlayamadık, inanılmaz çatışmalar oldu. Tek başına olmasa da başka bir sürü olayla beraber düşünüldüğünde, o hareketliliği kent merkezine taşıyan ve belli formları, araçları kitleselleştiren bir şey olarak önemli. Tabii orada tanışıklık ve güven de belirleyici. Belki bin, iki bin insanın birbirine olan yüz ve araçsal aşinalığı, Gezi’nin içinde birbirini hemen bulan ağlar oluşturdu.

EK: Emek Sineması 22 Mayıs’ta yıkıldı, Gezi 29 Mayıs’ta başladı.

ZP: Hatta görmüşsündür, belediyenin önünde bir Emek eylemi var, Gezi’den bir gün önce, 20 kişiyle falan. O eylem o kalabalık Emek eylemlerinden sadece bir iki hafta sonra. Bir anda sayı yirmiye düşmüş, insanlar korkmuş gelmemiş ama ertesi gün Gezi oluyor.

Yani bütün bu eylemlilikler sürecinde ortaya çıkan ve sonrasında neye evrileceği kestirilemeyen bir birikim var. Bir bakmışsın Gezi’ye de dönüşebiliyor.

EK: O yüzden biriktirmeye devam! (Gülüşmeler)

Peki, kent mücadelesi bu şartlarda nasıl sürdürülebilir? Hâlâ yapılabilecek şeyler var mı?

 EK: Bu süreçteki acı deneyimlerden bir tanesi, hukuki kazanımların bile uygulamada karşılık bulmuyor oluşu. Mesela, yürütmeyi durdurma kararları uygulanmıyor. Emek Sineması’nı yıkan inşaat ruhsatsız, daha doğrusu durdurulma kararı verilmiş bir inşaat. Bence buna dair bir tartışma başlatmak ve hukuki anlamda ne yapabileceğimizi konuşmamız gerekiyor. Onun dışında bizi bekleyen bir sürü başka mücadele var. İşte Atatürk Kültür Merkezi’nin durumu belirsiz, Topçu Kışlası sık sık dile getiriliyor. Biz bu filmle beraber bazen Mumya Emek, bazen Çakma Emek dediğimiz Grand Pera’yı boykota çağırıyoruz. Boykot şu an Emek mücadelesindeki yeni bir safha.

Bu mücadeleler şimdiye dek belli bir dağınıklıkla yürütüldü. Bu dağınıklıkla belli bir kolektif durum da oluştu ama şu andan sonra örgütlülük ve planlı olmak konusunda biraz daha düşünmemiz gerekiyor bence. Biz de bunu gördük. 2010’da başlayan mücadele zaman zaman azalmalar, çoğalmalar, çok az kişi kalmalarla birlikte şimdi yedinci yılına giriyor. O yüzden sürdürülebilir, planlı ve biraz daha güçlü bir şekilde devam etmeyi daha çok tartışmamız gerekiyor. Aynı şeyleri bir daha yaşayamayacağımız için yeni yaşanacak şeylerde farklı örgütlülük biçimleri belirleyici olacak gibi geliyor bana.

ZP: Biraz geri çekilmiş bir pozisyon gibi dursa bile boykot bence önemli, çünkü Enis’in de dediği gibi, hukuken kazandığımız şeylerin uygulanmayışını ve mühürleri kırıp kamyonları içeri sokarak yaptıkları şeyleri bizler bir şekilde meşrulaştırırsak, o zaman verilen mücadeleye gerçekten haksızlık yaptığımız bir noktaya geleceğiz. O yüzden, nasıl zamanında böyle bir boykot Demirören’e çok sıkı bir şekilde uygulandıysa aynı şeyi Emek’in yerine açılan yeni ucube için de uygulamamız lazım. Bugün Demirören hâlâ benimsenmemiş bir bina olarak orada duruyor.

Filmde çok renkli, farklı bireylerin biraya geldiği çok sesli bir mücadele görüyoruz. Bu o mücadelenin bir zenginliği. Ama aynı zamanda örgütlülüğün olmadığını ya da katılan birçok insanın bunu yeni keşfettiğini de hissediyoruz. Acaba bu mücadeleleri daha siyasi ve örgütlü bir zemine taşımak mı gerek diye düşünmeden edemiyor insan…

 ZP: Aslında Emek Sineması mücadelesi siyaset yapmaya kirli bir şey gibi bakan, siyasetten uzak duran, ergenliğini, gençliğini 80 darbesi sonrasında yaşamış ve dolayısıyla bir siyasal alan tanımamış pek çok insanın siyasallaşmasına sebep oldu. Ama başka mücadeleleri de onun yanına koyabiliriz. Anmayı unutuyoruz ama Hrant Dink’in öldürülmesi sonrasındaki eylemler bir kuşak için ‘yan yana gelebiliriz, ortak siyaset yapabiliriz, yüzde yüz anlaşmak zorunda değiliz’ tavrının başlangıcı oldu. O yüzden hedefe ulaşmamış şeylerden bahsetsek bile, bugün hâlâ buralardaysak, bir toplantıda buluşmaya devam ediyorsak, Emek Sineması filmi gösteriminde buluşmaya devam ediyorsak çok hızlı ve bu gibi eylemlerin içinde siyasallaştığımız için yapabiliyoruz bunu. O yüzden bu ayağın da düşmemesi gerekiyor.

EK: Zaten hem o süreçte hem de belgeselde en ilginç anlardan bir tanesi, polis müdahalesi sonrası ‘Faşizme karşı omuz omuza!’ sloganının atılmaya başlandığı andı. Bu, Emek Sineması mücadelesi öncesi asla atılmamış bir slogan.

ZP: Belki on sene öncesine kadar Türkiye’de, en azından Batı Türkiye’de atılmayan bir slogan o.

EK: İşte o anda mücadele başka bir şeye dönüşüyor. Sadece bir kültürel-sanatsal hafızanın, mirasın peşine düşmüş gibi görünen, biz hiçbir zaman öyle algılamasak da öyle algılanabilecek bir mücadele Türkiye’deki sol mücadelenin sloganıyla birleşebiliyor. O kadar arsız bir talan ve gasp var ki, nereyi tutsanız çok ciddi bir iktidar sorunuyla karşı karşıya geliyorsunuz. O yüzden örgütlü siyaset de bu tür mücadelelere üstten bakamayacağını anlamış oldu. Yani biz bir yandan bu inisiyatiflerin nasıl örgütlenmesi gerektiğini konuşurken, bence örgütlü siyasetler de bu meseleleri konuşmaya başladı.

Evet, Emek Sineması’nın yerinde korunması için verilen mücadeleyi film boyunca izleyince ve çok farklı kesimlerden insanların, sinema sanatçıları ve emekçilerinin, eleştirmenlerin, seyircilerin, gittikçe büyüyen bir kesimin orada toplandığını görünce iktidarın neden bu kadar direttiğini anlamakta zorlanıyor insan. Sadece bir rant ve talan meselesi mi yoksa arkasında başka bir korku mu var bu inadın?

 ZP: İkisi bir arada muhtemelen ama bir yandan da çok aptalca çünkü Emek Sineması’nın yerine bugün yapılan şeyi pazarlamak yani rant elde etmek için dönüp bizim zamanımızda söylediğimiz, “Beyoğlu yeniden kültür ve sanatın merkezi olacak” gibi bir cümleyi kurmak zorunda kalıyorlar. Ama o cümleye sahip çıkacak insanları çoktan oradan ittirmiş ve sürece katmamışlar. Şu anda kendi çelişkilerinin içinde sadece onlar değil Beyoğlu da boğuluyor. Beyoğlu’nu asıl canlı tutan özneleri dışarı ittikten sonra şimdi de Hediye Fuarı gibi dışarıdan müdahalelerle semti canlandırmaya çalışıyorlar ama yapmaya çalıştıkları şeyler tutmuyor. Çelişkiler burada da bitmiyor. Orasının bu tarz bir mekana dönüşmesi bile belki bir biçimde bizim mücadelemiz sayesinde oldu. Yoksa Emek sinemasının çakma halinin bile olmadığı düz bir AVM yapacaklardı belki. Bir şekilde sizi haksız çıkaracağız, güzel bir şey yapalım haksız çıksınlar inadına da dönüştü.

EK: İnsanların, çokluğun kendi kendine bir kamusallık hayal etmesine izin vermiyorlar. İnsanların ne şekilde bir araya geleceği, hangi amaçla bir arada olabileceği, kalabalıkken ne yapmasının uygun olduğu konusunda çok ciddi sınırları ve kendilerine göre bir vizyonları var. Bizim Emek mücadelesi sırasında söylediğimiz şeylerden bir tanesi de şu; bir yerde müşteri ya da tüketici olarak bulunmak zorunda değiliz. Kamunun kendine ait bir tarih üretmesini istemedikleri noktada direniyorlar bence.

ZP: Çok klasik bir yöntem bu. İş yerinde de, parkta da, sinemada da yapılan bir şey. İnsanlar birbiriyle temas etmesin diye mekânları bölüp parçalıyorlar. Örneğin iş yerlerinde mola saatlerini kaldırıp tuvalet molalarını bile sayıya bağlıyorlar. Çay içtiğin alanda yan yana gelip, “Ya benim de şöyle bir derdim var,” dediğin anda örgütlenme başlıyor çünkü. Sinemanın fuayesi de ortak bir alan. Filmden çıktığın zaman fikir alışverişinde bulunduğun, sana benzeyen ve benzemeyen kişilerle temas ettiğin bir yer. Bu teması kesmek istiyorlar.

İktidarın bu tür projelerle ilgili “Yıkmıyoruz, taşıyoruz,” “Kesmiyoruz, yeşillendiriyoruz” türü gerçeğe aykırı iddialarını sonrasında da çok gördük. Sizce bu tür çarpıtmalara karşı nasıl bir mücadele örgütlenmeli, nasıl bir strateji izlenmeli?

ZP: Şöyle bir şeye sıkıştık; artık ifşa meselesinin işe yaramadığını biliyoruz. Feminist ifşadan bahsetmiyorum ama başka alanlarda bu böyle. Bir, iktidar ne yaptığını zaten saklamıyor. İki, böyle bir meşrulaştırma derdi yok. Üç, bizim kullanabildiğimiz kanallar, dergiler, sosyal medya, gazete zaten ulaşmaya çalıştığımız kitlelere ulaşmıyor. Aramızda hep bir bariyer var. Hepimiz için çok büyük bir sorun bu. Emek’e geri dönersek orada şu an için bulabildiğimiz şey en azından kültür kurumlarına ve orayı kullanabilecek bireylere baskı yaparak boykot mekanizmasının çalışması için uğraşmak. O yüzden bu filmi sinemanın açıldığı döneme yetiştirmeye çalıştık. Ama onun ötesinde ben gerçekten yönümü bulamıyorum. Açık açık yalan söyleniyor. Çok küçük alanlarda, işlerimizde, bürokratik süreçlerde bile buna şahit oluyoruz ve ‘hayır, yalan söylüyorsunuz’ sözünün neredeyse hiçbir işlevi kalmadı.

EK: Bu projenin sunulduğu ortamlarda, bu medya olabilir ya da Emek konusunda 2010’da İKSV’nin düzenlediği toplantı olabilir, bir olgunun doğru mu yalan mı olduğunun net bir şekilde ortaya konamadığı anlar yaşanıyor. Orada Fatih Keskin projeyi sunarken ısrarla “Yıkmıyoruz” diyor. Ya da belgeselde Levent Eyüpoğlu Derya Alabora’ya projeyi gösterirken, “Biz Emek Sinemasını aynen koruyacağız,” diyebiliyor. Buna karşı ne yapılabilir, açıkçası ben de bilmiyorum. Biz bunu ancak ifşa edebiliyoruz. Baştan beri yalan söylüyorlardı ve söyledikleri yalanı da devam ettiriyorlar. Bunun etkisinin ne olacağını göreceğiz. Şu anda kimse Emek Sineması yıkılmadı diyebilir mi, bilemiyorum.

ZP: Kendileri diyorlar ama tutmadı mı da tutmuyor. Orada dükkânlar boş duruyor, Beyoğlu boşalmış durumda, Tarlabaşı projesi bitirilemiyor, istedikleri rant dönmüyor, dönmedikçe de hırçınlaşıyorlar tabii. Sonuçta o ifşa, ret ve boykotlar bir şekilde işe yarıyor.

İKSV, SİYAD gibi kurumların tavrı nedir?

EK: SİYAD bu anlamda en net olan kurum. Boykot çağrısını geçen sene yaptılar, bu sene de yinelediler. İKSV’den bu anlamda net bir söz duymadık ama Film Ekimi’nde orayı kullanmadılar. Duyduğumuz kadarıyla onlara mekânı gezdiriyorlar, kullanmaları yönünde telkinler var. Mekân kirası almayacaklarını söylüyorlar ama göreceğiz. Basındaki arkadaşlardan da duyduğumuza göre orayı bir türlü meşrulaştıramıyorlar.

Yani bir hayalet mekân yarattılar aslında. Şu anda yaşamıyor, kullanılmıyor. Onlar açısından da bir yenilgi gibi görünüyor bu durum.

EK: Daha önce, sinemanın kapandığı ve yıkım projesinin başladığı noktada zaman bizim aleyhimize işliyordu. Ama artık lehimize işliyor çünkü onlar orayı bir an önce yaşar ve çalışır hale getirmek istiyorlar ama biz buna karşı direndiğimiz ve de boykotu büyüttüğümüz sürece zaman lehimize işleyecek.

Şimdi biraz da film yapım sürecinden söz edelim. Öncelikle, bu mücadeleyi örgütleyen öznelerle, filmi yapan özneler arasındaki ilişkiler, ortaklıklar neler? Mücadele yöntemlerinizle, film yapma yöntemleriniz arasında ne gibi benzerlikler var?

ZP: Epey benziyor bence. Benim hatırladığıma göre ilk defa o TOMA’lı eylemde sırılsıklam olup sığındığımız bir mekânda, “Acaba bu işin belgeselini mi yapsak?” diye düşünmüştük. Sonunda, 2013 Aralık ayında bu görüntüler açık bir çağrıyla toplandı. Bir belgesel fikri vardı ve onun nasıl olacağıyla ilgili bir çalışma grubu kuruldu. O çalışma grubu görüntülere baktı, envanterini çıkardı, birbiriyle konuşmaya devam etti. Fona başvuralım mı, yeni çekimler yapalım mı, herkes kendi filmini mi yapsın gibi tartışmalar da döndü. Bu şekilde 2014’e geldik. Sonrasında 2015 ve 2016’da her şeyin şiddetlendiği bir döneme girdik ve o sırada kimse hadi şu belgeseli yapalım gibi bir ruh haline geçemedi. Ama bir yandan da harici hard diskler elden ele dolaştı, iki üç kişi toplanıp izledi, birbirimizi gördükçe konuşmaya devam ettik. Başından sonuna kadar mücadeleyi takip etmiş arkadaşlar kronolojiyi bir araya getirdi. Hangi gün hangi eylem yapıldı, hangi basın açıklaması oluşturuldu, bunlar toparlandı. En sonunda geldiğimiz nokta şuydu: a) Emek Sineması’nın belgeseli olmasın. Yani sinemanın tarihine, önemine dair bir şey değil biz filmi sadece mücadeleyle sınırlı tutalım, b) Bunu da çekilen görüntülerin üzerine bir şey eklemeden yapalım. Yani o anda sokakta ne çekildiyse o olsun. Bunu becerip beceremeyeceğimizi başta bilmiyorduk. Sonrasında da bir kişi kurguya oturdu, ikincisi onun yanına oturdu. Sonra bir şeyler ortaya çıktıkça kurguyu yapanlar diğerlerine e-posta attı, bunlara geri bildirimler oldu. Biz renkten, sesten anlamıyorduk, görüntü yönetmeni, sesçi arkadaşlar sürece dahil oldu. Böyle paslaşarak devam ettik ve kurgu süreci toplamda bir sene sürdü. Kurgu yaparken birilerine daha çok iş düştü, bunu reddetmemek lazım ama kolektife en yakın, çok parçalı bir yapıda yapılan bir iş oldu.

Bu arada havuz herkese hâlâ açık. Bir başka kişi de bu görüntülerden kendine has bir film yapmak isterse onu da her zaman bekleriz.

Neden filmi yeni görüntüler çekmeden, sadece o dönemde çekilmiş görüntülerle film, televizyon haberi gibi arşiv görüntüleri kullanarak yapmaya karar verdiniz?

ZP: Türkiye’de tarih çok hızlı akıyor. Kurguda bile ister istemez bir şeyleri bugünden anlamlandırıyoruz ama en azından anlatıda böyle bir anlamlandırma olmasın istedik. Yani biz 2016’dan 2010’a, 2011’e, 2012’ye bakalım istemedik. O gün hangi kelimeler kullanıldıysa o kelimeler var olsun, sonrasında Gezi, 7 Haziran seçimleri, 1 Kasım seçimleri, bombalamalar yaşandı diye dönüp oraya atfettiğimiz anlamlar değişmesin istedik. Kurgu bile bir anlam atfetmektir ve elbette ister istemez böyle bir anlamlandırma oluyor bugünden. Ama onu en aza indirebilecek bir yöntemdi bu bizim için. Çünkü mesela 7 Nisan Emek eyleminde gözaltılar oldu. Şimdi ne kadar sıradanlaşmış bir şey ama o gün bizim için, pek çok insan için çok farklıydı. Eylemlerde gözaltılar olmazdı. O olaya bugünden bakıp “Ay çok mu naifmişiz, ay çok mu eğlenmişiz?” dememek için eldeki görüntülerle yapmaya karar verdik. Ayrıca, uzman görüşü olsun istemedik. Yani öyle bir belgesel yöntemine gittiğin zaman, hem arşiv görüntüleri kullanayım hem mikrofonu uzatayım dediğinde, ya aktivizm uzmanlarına ya da mimarlığın uzmanlarına gidiyorsun ister istemez. Onu da istemedik. O yüzden sokakta kimi yakalamışlarsa, adını bile bilmediğimiz insanların söyleşileri, görüntüleri var.

EK: Ama Demirören işgalinin görüntülerini birilerinin çekmiş olması ve bizim o görüntüleri bulmamız da muhteşemdi bence. Emek Sineması’nın işgali görüntülerinin olmasından bile daha inanılmaz bir andı.

ZP: Evet öyle minik şeyleri bulunca çok sevindik. Mesela Gezi meselesine çok girmedik. Küçük sekanslar halinde gösterdik ama Nar Photos’tan çıkan Mücella Yapıcı’nın Gezi’nin daha ilk günlerinde söylediği, “Biz sinemalarımızı kıramıyoruz,” cümlesini bulmak ve bir anda o dikişi atabiliyor olmak çok güzeldi. Arasan bulamazsın.

EK: Başka filmlerden sahneler kullanma konusuna gelince… Film Kameralı Adam bizim o dönem Yeşilçam Sokak’ta gösterdiğimiz filmlerden bir tanesiydi. Monthy Python’un filminden olan ve binanın söküldüğü bölüm, Emek Sineması aktivistleri olarak ilk yaptığımız kısa videolardan bir tanesinde kullandığımız bir görüntüydü. Costa Gavras zaten bir eyleme geldiği ve Sıkıyönetim diye bir filmi olduğu için de onu kullandık.

ZP: Bu kadar organik olarak girmeyen bir tek Tout va Bien filmi vardır ama Godard da hep bizimle olduğu için o da yabancı sayılmaz.

Evet, Godard sinemasını da çok andıran bir anlatımı var belgeselin.

 ZP: Zaten pastiche bir iş yaptığımız için ondan kaçmadık. Yazılar da Godard gibi olsun dedik ve bunu saklamaya çalışmadık.

EK: Son aşamada mücadelede yer alan insanlardan geri bildirim almak üzere bir gösterim de yapıldı.

Yani test screening (test gösterimi) gibi bir şey yaptınız.

ZP: Film altı yedi kere çalışma grubuna gitti, geri bildirimler geldi, sona yaklaştığımız noktada da test screening oldu. 20-25 kişiyle birlikte izledik ve tekrar geri bildirim aldık. Mesela o noktadaki geri bildirimlerden birinde, elimizde olmayan bir görüntü, en sondaki boykot çağrısının görüntüsü de bulundu.

EK: O boykot çağrısı da filmi şimdiye ve geleceğe taşıyan bölüm oldu bir nevi.

Yapım sürecinde yer alan herkes sinemacı mıydı?

ZP: Ben video kurgucusuyum ve buluntu görüntüyle çalışıyorum, o yüzden ben yeni görüntü çekmeden bu işi yapabileceğimize çok inandım. Yapar mıyız yaparız ama on beş yirmi dakika falan yaparız diye düşünüyordum. Buluntu görüntüyle ortaya film çıkar mı, ondan emin değildim. Ama baktık çıkıyor. Ayrıca görüntüleri çekenler arasında sinemacılar, görüntü yönetmenleri var. Örneğin Meryem Yavuz, İmre Azem var, Çağrı İşbilir’in görüntüleri var. Bu nedenle görüntülerin içinde sinemacı gözünden çıkmış olanlar var ama çok amatör görüntüler de var. Kurgunun en sonunda, teknik olarak bizim beceremediğimiz noktada Olgu Demir yardımcı oldu. Atlas Prodüksiyon’dan ve Yeni Film kolundan da çok destek aldık. Onlar da ses konusunda çok yardımcı oldu. Film son miksaja girmeden önce gönüllü olarak çalışanlar oldu.

Belgeseli neden kolektif sinema üretim tarzında yapmayı tercih ettiniz?

EK: Kolektif sinema genelde nasıl film üretileceği ve nasıl sinema yapılacağına dair verilen politik bir cevap olarak düşünülür. Ama bizim durumumuzda durum tam öyle değil. Biz bu mücadele sürecinin bir sürü yere dağılmış, parçalı görüntülerini nasıl bir araya getirir ve bu görüntülerden mücadeleye uygun şekilde nasıl anlamlı bir bütün oluşturabiliriz diye düşündük. Bir sinema kolektifi oluşturalım amacıyla çıkmadık yola. Ama iyi kötü belli yapım kuralları çerçevesinde, uzun metraj film yapımında çalışan biri olarak kendi adıma konuşursam, böyle de film yapılabiliyormuş, böyle yaptığın zaman nerede, nasıl gösterdiğin, kimle izlediğin konusunda çok daha özgür olabiliyormuşsun diye düşündüm. Bunu görmek çok özgürleştirici, rahatlatıcı bir deneyim oldu. Mesela ben “Bizim bu işe odaklanacak, altı ayını bir yılını verecek bir kurgucu bulmamız ve ona da emeğinin karşılığını vermemiz lazım” fikrine odaklanmışken Zeyno ve Fırat [Yücel] kendi gönüllü emeklerini ortaya koymaya karar verdiler. Çıkış noktamız olmasa da kolektif sinemaya dair çok ciddi bir bilgi, deneyim biriktirdik. Belki o soruyu şimdi sorabiliriz kendimize.

ZP: Kırılma noktası tam da sektörün içinden olmayanların cüret etmesiyle olur. Bizim için de öyle oldu biraz. Hepimiz sinemaya bulaşmış insanlarız ama doğrudan uzun metraj sinema yapan, büyük prodüksiyonların içinden gelmiyoruz. Fırat sinema yazarı, ben video yapıyorum. Orada biriktirdiğimiz tecrübeleri buraya taşıyıp, bu olmazmış gibi hisseden arkadaşları ‘ya oluyor galiba’ deyip işi yaparak ikna ettik.

Gösterim mekanları bulmak kolay oluyor mu? Filmi nerelerde gösteriyorsunuz?

EK: Biliyorsunuz, son dönemde gösterim aşamasında başta belgesel filmler için olmak üzere son derece ciddi bir ‘eser işletme belgesi’ sorunu var. Türkiye’deki çoğu festival de artık bu belgeyi ister hale geldi. Antalya Film Festivali, İstanbul Film Festivali gibi. Biz bunu sansür olarak gördüğümüz için, filmin afişlerinde de, duyurularında da her zaman “Sansürsüz Platformlarda Gösterilmek Üzere” dedik. O yüzden bu belgeyi isteyen yerlerde, festivallerde göstermiyoruz. Hangi İnsan Hakları Film Festivali, Amed Film Festivali, Queer Film Festivali gibi bu belgeye direnen festivallerde filmi gösteriyoruz. Onun dışında muhalefet mekânlarında, insanların bir araya geldiği yerlerde, kültür merkezlerinde göstermek istiyoruz. Bir araya gelip bu filmi izlemek isteyen on ya da yirmi kişiye bu filmin linkini göndermeye hazırız. Kuzey Ormanları Savunması, Yeryüzü Derneği göstermek istiyor. Dünyada Mekan’da gösterimler yapacağız. Hava güzelleştiği zaman çeşitli mekânlar aklımızda var. Belki Gezi’de de gösteririz.

ZP: Önemli olan birkaç kişinin yan yana gelip filmi izlemek istemesi. Yani o süreçte de bir kolektiflik yakalamak, bir araya gelmemize yardımcı olması, gösterimin ücretsiz olması, mümkünse dayanışma mekânları olması tercihimiz.

Son olarak şunu sormak istedim: Bu yenilgiyle biten bir mücadelenin mi yoksa devam eden bir mücadelenin mi filmi?

ZP: Bence ikincisi. Bir, şimdiye kadar yaptıklarımızı bir derleyip toplayıp bakalım fikri var. İki, bu derleyip toparlama üzerinden yenilgi ve kazanım olarak gördüğümüz şeyleri bir daha tartışalım fikri var. Üçüncüsü boykot fikri ve bundan sonra yapılabileceklere açılan bir kapısı var. Dördüncüsü, mücadele devam eder, bu film de ona eklenir veya birileri aynı görüntülerle başka bir film kurgular, böylece mücadele bambaşka bir yöne evrilebilir.

EK: Filmin sonunda Mücella Yapıcı’nın televizyon programında söylediği, “Nasıl moving yaptılarsa biz de re-moving yapacağız,” sözü var. Yani uzun vadeli, büyük bir hedef olarak dursa da, özellikle İstanbul’daki gösterimlerde bu mücadelenin parçası olmuş insanların hissettiği şu: Bu filmin nasıl biteceği bizim elimizde. Bu filmi yapmış olmak, bitirmek, birlikte izlemek hepimize yeni bir enerji verdi. Şu anda elimizde yeni bir mücadele aracı var ve filmi o şekilde kullanmaya çalışıyoruz. Evet, şu anda sokakta o derece kalabalık olamıyoruz, bir işgal örgütleyemiyoruz ama bu filmi gösterdiğimiz her yerde mücadelenin nasıl devam edileceğine karar veriliyor.

ZP: Ayrıca, bu sadece burası için yaptığımız bir şey değil. Nasıl biz bazı araçları başka yerlerden öğrendiysek, Gezi için ‘Tekel direnişi’ kadar ‘Syntagma’ ya da ‘Plaza del Sol’ da önemliyse, Türkiye’de birikmiş böyle bir tecrübe başka bir yerde izlendiğinde, sokağa çıkmak üzere yeni örgütlenenlere ilham verici olabilir…