Ölümsüz Bir Su Yorumcusu: Tahsin Yücel

Tahsin Yücel’e veda.

“biz bir parça acemi bir su yorumcusuyuz

öteden beriden dayanıklılık taşırız durmadan”

 

İlkokuldaydım. Babam Peygamberin Son Beş Günü’nü okumuştu. Ve evde ardı arkası kesilmez bir gerilim, muhatabı belirsiz bir tartışma başlamıştı. Kime öfkeliydi babam? Tahsin Yücel’e mi? Peygamber’e mi? Peygamber’i yalnızlığa ve ıssızlığa iten diğerlerine mi? Yoksa en çok kendine mi? Öğrenmeliydim, anlamalıydım. Hemen kaptım kitabı, okudum bir solukta. Ne anladım? Öfkelendim mi ben de? Kime, niye? Anımsamıyorum. Romandan aklımda kalan tek şey var, adeta bir film karesi: Omuzları çökmüş, yaşı kaç olursa olsun ihtiyar bir adam, kasvetli karanlıkta, ıssız sokakta bir başına yürüyor. Sırtını görüyoruz, öne eğdiği başını; terk edilmişliğin, çaresizliğin ve dürüstlüğün (ki bu da çoğu zaman terk edilmişlik ve çaresizlikle aynı kapıya çıkar, değil mi?) bedenlenmiş hali…

“ellerimiz bir türkü gibi öyle, kendiliğinden

uzun bir gündüzü farkedenlerin en sonuncusuyuz”

Ve sonra Yalan… Birçok açıdan zorlayıcı ve kılçıklı bir roman olan Yalan’ın ardından Yücel’le ilişkim ton ve yoğunluk değiştirdi. Defalarca okudum Yalan’ı; defalarca konuştum Yusuf Aksu’yla. Ve elbette Tahsin Yücel’le. Yüz yüze tanıma mutluluğuna eremediğim Yücel, her nasılsa dâhil olmuştu yaşamıma. Sanki aile dostumuzdu; oturup saatlerce edebiyatı, çevirmenliği, dili; yalanları ve yalnızlığı konuştuk kendisiyle. Sanki akıl hocam oluvermişti. Yazmak, çevirmek, metinlerle örülü bir yaşamı sürdürmek (ve bu yaşamı, sorumluluğu nasıl sürdürmek)… Metin işçisinin Türkiye’ye rağmen titizliğini ve naifliğini koruması; sözün yüklediği sorumluluk, çağın okuru ve yazarı ittiği yozluk… Sanki konuştuk tüm bunları, sanki kendinden emin, iradeli duruşu belirledi benim için birçok şeyi. Yüreğimin, hayal gücümün oynadığı bir oyun bu, biliyorum. Ama adeta gözümün önünde yumuşak bir ışık altında bana yönelen ılıman sesi, yorgun ama parlak bakışları.

“ah büyük tarla, ah büyük deniz, ah büyük çalgı, bil!

senin en son alacağın biçimin sabırlı yontucusuyuz”

Yıllar geçti, Gökdelen’i okudum. Nicedir sohbet etmiyordum Yücel’le; nicedir yaşamın aldırışsız mesafeleri girmişti aramıza. Çok şey yitirmiştim, çok şeye geç kalmıştım; katılaşmıştı içim kendime, dünyaya… Ve yeniden el uzattı bana Tahsin Yücel. Bu kez uzaktan parmağını sallıyordu bana; unuttuklarımı diriltmeye çağırıyordu beni. Naifti yine, yine tertemizdi sözcükleri; pazarlama stratejilerine nanik yapan bir umut vardı satırlarında. Yine hiç bilmeden yol göstermişti bana. Arı satırları çözmüştü içimin kirini, tembelliğe yol alan umutsuzluğumu kırmıştı. Her şeyden önce, söze inancımı pekiştirmişti.

“karalarımız ve aklarımız bir duvarı yıkmaktır, anlatılır

biz, çılgın bir yürüyüşün en tetik yolcusuyuz

 

eririz tükeniriz, toplanır yaratırız. Bu bize aşktır

biz belki de en uzun yaşamalı bir su’yuz”

 

Şimdi, hiç görmediğim aile dostumu, akıl hocamı kaybetmişken, hüznün yanında buruk bir heves de var içimde. Nasıl da doymazlıkla okuyacağım şimdi metinlerini, daha neler söyleyecek bana? Kim bilir hangi dönemeçlerde tutacak elimi? Ne çok şey öğreneceğim ondan? Ne çok borçlanacağım o naif yüreğe, o umutlu ve dirençli ruha? “Dostlar bizi işçiliğimizden anımsasın!” diyen bu görkemli su yorumcusuna! Hoyratlık çağının karanlığında “…son dileğim şu senden: dilimde ve düşüncemde çağıma tutsak etme beni, ama ondan çok da uzak düşürme” diyen bu naif ve yılmaz ustaya neler borçlanacağım, borçlanacağız!

Ödenemeyecek bu borçlar adına, hep yaşa Tahsin Yücel! Satır satır yaşa!

 

 

  • Şiir alıntıları Turgut Uyar’ın “su yorumcuları’na” şiirindendir.