‘Ölen Adam’ ve Bilge Karasu

Asıl önemli olan, D. H. Lawrence’ın ‘Ölen Adam’ını elime aldığımda Bilge Karasu’nun bu metni boşuna seçmediğini, bu metinle kendi yazısı arasında bir ilişki olduğuna işaret etmeyi amaçladığını, bu ilişkiyi de kendi Türkçesiyle dile getirmek istediğini bilmemdir.

Büyük yazarlar dili o kadar kendilerine mal ederler ki, onların dilinden bir kitabın çevirisini okumak her zaman hem macera, hem keyif, hem de keşiftir. Türkçe’de çevirilerini elime aldığımda şöyle hafif bir ürperdiğim, özellikle eski kuşaktan, üç beş yazar var; biri Behçet Necatigil ise bir diğeri Nurullah Ataç’tır, biri Tomris Uyar ise bir diğeri Bilge Karasu’dur… Neden o kuşak? ‘Öz Türkçecilik’ diye vülgarize ettiğimiz bir endişeye sahip olan bu yazarların Türkçe ile kuşkusuz bir dertleri vardı. (Necatigil dışında belki.) Manifestoları, izledikleri saikler nelerdi, belki onlar da artık yakın tarihimizin derinliklerinde kaldı. Seçtikleri, beğendikleri yeni kelimelerle ilişkileri de… Ama bugün belki asıl önemli olan, D. H. Lawrence’ın Ölen Adam‘ını elime aldığımda Bilge Karasu’nun bu metni boşuna seçmediğini, bu metinle kendi yazısı arasında bir ilişki olduğuna işaret etmeyi amaçladığını, bu ilişkiyi de kendi Türkçesiyle dile getirmek istediğini bilmemdir.

ölen adam

Bilge Karasu, İsa’nın bir insan olarak muhtemel yeniden dirilişini hayal eden David Herbert Lawrence’in Ölen Adam’ını çevirmeye karar vermişse, bu, mutlaka kendi metinlerinde de olan bir toprak, bir coğrafya meselesinin kokusunu almış olduğu içindir. Çevirinin başına yazdığı uzun önsözün sonunda da açıkça ve alçakgönüllülükle söylemiş zaten: ‘Ölen Adam‘ı, sevdiğim bir kitap olduğu için çevirmek istedim. Yukarıdaki açıklamaları da, Batılı okurların bilebilecekleri bir takım hikayeleri bilmeyen Türk okurlarına yararlı olacağını umarak yaptım.’ Ben o kuşaktaki, özellikle de Bilge Karasu’daki bu öğretmence ama alçakgönüllü endişeyi severim. Türk okurlarının ‘bilmeyebilecekleri’ ya da ‘unutmuş olabilecekleri’ şey, kadim metinlerin ve öğretilerin birbirleriyle diyalog içinde olduklarıdır. Bilge Karasu, kendi yazdıklarında bunların bir yansımasını bize aktarmaya çalışmıştır daima. Bu çabasını da bir ‘sır’ olarak saklamaya inanmaz. Yazısında fantastik, sürreel bir yazar coğrafyasına dönüştürdüğü kendi metinlerinin etkilendiği kaynakları bizim de bilmemizde yarar görür. Şu: ‘Mezopotamya-Mısır-Yunaneli üçgeni içinde yüzyıllarca gidip gelen efsanelerin düğüm noktası Anadolu-Suriye-Lübnan üçgeni, üç köşesinde, unutulmaya başlayan şeyleri, yüzyıllarca, yaşamalarının bir parçası olarak taze tuttular, tutmakla da kalmayıp Romaya öğrettiler, aşıladılar; eski mystreion’lar, mythos’lar, doğa ile yeniden bir bağ kurmaya,unutulmuş heyecanları tazelemeye götürüyordu.’ ‘Bir Ortaçağ Abdalı’nın, ‘Avından El Alan’ın, ‘Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nın yazarı böyle diyorsa bilirim ki kesinlikle böyledir ve çabası ilgiye değerdir. Osiris’den İsa’ya giden yolu Bilge Karasu’nun ağzından arşınlamaya değer.

Yunaneli! Kimse artık herhalde kullanmıyor bu kelimeyi. Ulusal ve coğrafi bir bütünden çok daha ötesine bir kültür coğrafyasına işaret eden, sadece ‘Yunanistan’dan farklı birşey. Arkasından, ‘inanca’ geliyor, ‘kanıt’ ya da ‘ispat’ için yeni bir teklif. Kuşkuyla mı bakmalıyım bu kelimeye? Hayır elbette. ‘Sunu kürsüsü,’ ‘buhurluk,’ ‘özden,’ ‘azrak,’ ‘bolartı,’ ‘saltık,’ ‘bayrı,’ ‘azık,’ ve ‘balkımak’ kelimelerinin en az iki ya da üç tanesini bilmiyorsam da bağlamdan çıkarmıyor muyum? ‘Görsündü bunları,’ ‘bilesin!’ ‘aldımdı,’ ‘yürüsündü!’ gibi söyleme biçimlerini hala seviyor hatta bazen kendim de kullanıyorum. ‘Öldürüldüm ben, kendimi öldürülmeye verdim de. Beni öldürdüler, ama ben kendi kendimi verdim öldürülmeye’ cümlesinin İngilizcesine bakmaya hiç merakım yok. Herhalde, Lawrence tarafından İngilizce diliyle ifade edilmiş İsa’nın yeniden dirilişi söylencesinin ‘Mezopotamya-Anadolu-Yunaneli’ üçgeninde günümüz Türkçesiyle bundan daha ‘epik,’ daha şiirsel bir söylenişi yoktur.

Sonra birden ‘sultani’ ile burun buruna geleceğim. ‘Bütün bunlara Ocak öğleden sonrasının sultani gün aydınlığı dökülüyordu.’ Bilge Karasu’nun eldekini en iyi tarif eden o ise, ‘sultani’ kelimesinden de kaçınmayacağı ortada. Özellikle seksenlerden sonra eski Türkçe olan kelimeler, yıkılan bir bendin ardından taşar gibi ortalığa saçıldılar. Belki de ilk vuruşu Can Yücel’in son derece lezzetli Shakespeare çevirileri yapmıştı. ‘Zahiri’ler, ‘arizi’ler , ‘ziyade’ler düşünce yazılarında bile – hatta özellikle oralarda – hoplayıp zıplamaya başladılar. Zaman ve zemin uygun olduğunda ben de sevdim o kelimeleri kullanmayı. Ama Bilge Karasu’nun peşinde olduğu bu kelime arkeologluğunun, bazen de sentezciliğinin, bu hem yeni hem çok eski dilsel ‘kestirim’ciliğin ürünü olan ‘sözlükçe’ endişesini de her zaman değerli buldum ve sevdim. Bir Georges Simenon kahramanı, Bilge Karasu çevirisinde ‘emmoğlu’ der mi, demeli mi diye düşündüğüm zamanlar geride kaldı. Toprak, coğrafya, benzerlikler, bütün kültürlerde ortak olan herşey… Tabii ki der, neden demesin?