Nilay Özer ile şiir ve diğer her şey üzerine

Edebiyatın haz üretimiyle ilgili tarafı, yazdığın kitaba bakıp “şunu yazabildim” diyebilmen, yani sahip olduğun eyleme kudretinden dolayı mutlu olman belki aynı zamanda felaketin etkisini yazardan ve okurdan uzaklaştıran taraftır ama bu, kötü gerçeği savuşturmaktan başka bir şey değil. Kolay, sahte, imkansız bir takas.

Nilay Özer, 2000’li yılların şiirini kendine has imge dünyasıyla örerken, günün dinamizmini arayışta olduğu dilin peşine düşerek arayan bir şair. İlk şiir kitabı Zamana Dağılan Nar (1999) ile, genel olarak 90’lı yıllardan sonra olumsuz eleştirilere maruz kalan Türkçe şiir literatüründe sesinin farklılığı ile tüm bu eleştiri yığınını delebilecek bir poetikanın temellerini atacağının sinyalini vermişti. Devamında Ol!.. (2005) ve Korkuluklara Giysi Yardımı (2015) kitapları ile Türkiye şiir dünyasında kendine bir yer edinmesinin yanında, uluslararası festivallerle sempozyumlara katılmasıyla şiir ve fikir alanında devamlılık göstermesi dikkate değerdir. Bu çalışma şiirlerinin Almanca, İngilizce, Fransızca, Farsça, Kürtçe ve Zazaca gibi dillere çevrilmesiyle farklı dillerde de okunabilen Nilay Özer’le şiire dair konuştuk.

Nilay Özer’in dış dünyaya dev bir duyarga olarak baktığını ve oradaki her türlü nesneyi, insanı, hayvanı, olayı soyutlaştırıp kendi imgelerini inşa ettiğini görüyoruz. Üç şiir kitabının toplamına dikkatlice baktığımızda yoğunlukla gül, göz, su, bahçe ve balkon gibi imgelerin yoğunlaştığını fark ettik ama özellikle gül… Bu imgeleşme süreci Nilay Özer’in içinde ne gibi aşamalardan geçiyor da dizesinde yerini buluyor?

İmgenin, yani zihindeki yaşantı izinin oluşmasındaki aracı duyu verileri. Duyuların “algı,” “bellek” gibi, felsefe tarihi boyunca kalın hatlar oluşturmuş kavramlarla ilişkisi modern dönemde bireyi belirlemiştir. Tümellerin yerini tikellerin aldığı, duyuların kişiler için bilgilenmenin kaynağı haline geldiği, dünyayı algılama ve anlatma, kendi konularımızı, olay örgülerimizi, karakterlerimizi ortaya koyma eğilimimizin roman, kısa öykü, deneme gibi özünde hep yeni olanı ima eden bireyselliğe dayalı türleri geliştirdiği eşikleri düşünürsek dış dünyaya dev bir duyarga olarak bakmak neredeyse bir zorunluluk. Edebi türlerin geleneksel sınırlarının dağılması, şiirin de diğer türlerle birlikte az çok romanlaşması gibi duymaya, okumaya alıştığımız savlar bir yana, sanatla ilgilenen herkesin dünyayı ve dili kişiselleştirmesi gerekiyor. Geleneğin katı kuralları içinde dahi şairin belirlenmiş normlardan sapmadan bir yaratıcılık/yenilik ortaya koyması şarttı. Divan şiiri, uzmanı olduğum bir alan değil ama öne çıkan şairlerin şiirlerine ya da antolojilere baktığımda “İşleri gerçekten zormuş” diyorum. Öğrenilmiş bir dille, ölçüye ve uyak yapısına bağlı kalarak, devralınmış ve sürdürülmesi gereken kodlarla bir yaratıcılık ortaya koymak kolay değil ancak gelenekten öğreneceğimizi öğrenip onu aştığımız yerde işler kesinlikle çok daha zor. İnsanın kendine ait olanı keşfetmesi, sözcüklerin üzerindeki çağrışım ve duygu yükünün kişiselliğini fark etmesi, sözcüklerin birer imge olduğunu kavrayıp onları istiflerken ortaya çıkan ritme ve ritmin anlamına kadar dile kendi imzasını atabileceğini görmesi gerek. İmge üzerine heyecan verici çalışmalar, zihin açıcı tanımlar var. İçlerinde beni en çok etkileyeni Hugh Kenner’ın bir ifadesi. Sözcüklerin, gösterdikleri nesnelerin tecrübesi yoluyla kişiyi baskı altına alan zihin imgeleri olduğunu söylüyor. Dış dünyayla ilişkim, giderek hassasiyet kazandığım bir konuya dönüştü bu yüzden. Yanağıma birkaç yağmur damlası düşmüşse bu duyusal uyarana karşı, yağmurla karşılaşmalarımın tüm içeriğini şimdide bir kez daha açan,  çağrışımsal olarak bana ait kendiliğe ulaşmaya hazır bir yoğunlaşma için özgür bırakıyorum zihnimi. Duyu verisi, bedensel karşılığı ve benim ömrümün, benim zihnimin o veriyle ilgili varabileceği tüm anlamlar. Bu hem hayali ve fantastik hem de kasıtlı ve gerçekçi bir kurgu dünyasında dolanmamı sağlıyor diye düşünüyorum.

Her sanatçı ortaya koyduğu yapıtlarla gerçekliği gizlemek ve aynı zamanda açık etmek için özgün bir kod sistemi üretiyor.  Gombrich, İmge ve Göz adlı kitabında sanatçının dış gerçeklikten aldığı kodlarla bir şeyleri çözümleyip yapıtını üretebileceği gibi, sanatçının yapıtlarında ürettiği yepyeni kodlardan yola çıkanların da yaşamın gizli kalmış yanlarını, gerçekliğin henüz ulaşılmamış bölgelerini keşfedebileceğini savunuyordu. Sonuçta yaşamı da, sanatı da insan zihni üretiyor, zihinlerin sorun, çözüm ve genellersek düşünce üretme potansiyelleri birbirini dönüştürüp duruyor. Şairlerin çoğunda sık tekrarlanan sözcüklere rastlıyoruz. Dil için olağanüstü çalışmalardır bunlar. Ama önce tekrarlanmayan sözcükler için biraz düşünelim. İlhan Berk’in “Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün” dizesinde “cumhuriyet” sözcüğü için açılan anlam alanı konusunda söyleyebileceklerimiz bizi uçurur sanıyorum. Buluşa dayalı ve kişisel ilişkilerle bir dizenin parçası olmuş sözcükler; o dilin gelişmesini, çok yavaş ve çok dolaylı yollarla da olsa, dile yeni katılacak bireylerin ve kuşakların bilinçaltının yapılanmasını, dünyayı kavrama ve dile getirme yollarının çeşitlenmesini sağlar. Bazı sözcükler öne çıkıyorsa, farklı mizansenler içinde anlam alanları genişleyip duruyorsa, şair bu sözcükleri içselleştiriyor ve kendine ait kılıyordur. Aslında hemen her şairin bir sözcük listesi var. Umberto Eco’nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti’sine, Genç Bir Romancının İtirafları’na bakın. Bu kitapların çeşitli bölümlerinde yazarın listeler hazırlamasının işlevinden söz eder Eco. Bize şöyle elli sözcükten oluşan bir liste verilse bunun küçük iskender’e mi, Haydar Ergülen’e mi, Didem Madak’a mı ait olduğunu tahmin edebiliriz. Sözcükler bir kendiliği, seçimi, dünya görüşünü, modernlik ya da geleneksellik algısını hem kağıda hem zihinlere sabitleyen zımba telleri gibi. Benim şiirlerimde de tekrarlanan sözcükler var evet. “Gül” bunlar arasında ilk göze çarpanlardan. “kafe kozmopolit” adlı şiirimde “dalında bir gül nasıl bir aşırılık/hayat çökebilir ordan” demiştim. Yüzlerce yıldır üzerine anlam inşa edilen bir sözcük bu. Artık dalında duran bir güle bakarken yoğunluğu somut olarak duyuyorum. Gül orada bir çekim alanı, bir girdap yaratıyor, içine düşüp yok olabilirim, olmayabilirim de. Güle bir yoğunlaşma ile kültürel bir birikim ve kendilikle bakma gereksinimi sorunsallaşıyor. Öyleyse gül aynı zamanda bir sınanma imgesi.

Korkuluklara Giysi Yardımı’nın ikinci bölümündeki şiirler de katliamların yazılamayacağının bilinciyle yazıldılar aslında. Şiirlerin altında bir yer ve tarih var. Auschwitz 1940-1945, Ruanda 1994, Halepçe 1988 gibi. ‘Şiir orada, o tarihte yazılmıştır’ etkisi vermek istedim. Tabii bu işin sahte tarafı. İma ettiği gerçek ise ‘Olay orada, o tarihte yaşanmıştır’ cümlesinde.

“dört melek ve koro” şiiri sesiyle adeta bir transa geçme hali yaratıyor, tıpkı şamanik bir ritüel, bir tarafı karanlık diğer tarafı gizemlerle örülü mistik bir oluş gibi… Daha öznel ve yakın bir okumada bölümlerle ilişkilendirilen melekleri ayrı ayrı görebiliyor ve sonunda bir tragedyadan fırlamış bir koronun o bilgece söyleyişini duyabiliyoruz. Bu şiirin de bulunduğu “gelenler ne bulacak?” bölümünün dünya üzerinden gelmiş geçmiş katliamların ardından söylenmiş şiirlerden oluşması, hem şairin hem de okurun o ağır yas sürecinden çıkışının bir yolu olarak da okunabilir mi?

Okunamaz sanıyorum çünkü şiir ya da genel olarak edebiyat katliamların yarattığı ağır travmalar karşısında o kadar da güçlü değil. Sevilen birinin kaybıyla gelen yas ya da bireysel olarak şiddete maruz kalmış olmak yazma deneyimiyle belli bir oranda sağaltılabilir çünkü dille kurulan yaratıcı ilişki söz konusu travmaların işaretlediği gerçekliğe alışma sürecinde zihne yardımcı olur. Dünya tarihinin, hele ki yakın dönemlerin katliamları ise çok daha zorlayıcı, geçmişe ve geleceğe yayılan karanlık bir etkiye sahip. İnsanın kendisiyle ve yaşamla ilgili yargılarını sarsan, güvenlik beklentisini, değerli olma hissini parçalayan bir etki bu. Üstelik burnunun dibinde, yaşadığın günde olunca, fotoğrafını görüp videosunu izleyince “geçmişte kaldı” da diyemiyorsun. “Her yerde katliamlar olabiliyor, insan nasıl bir şey?” deyip kalakalıyorsun. Şiir bunu aşamaz. Hatta Adorno’dan Nichanian’a, katliam üzerine edebiyat üretmenin olanaklarını tartışmış yazarlara bakınca, “katliamın yazılamadığı” noktasında buluştuklarını görüyoruz. Bir kere bunu öykü, roman, tiyatro oyunu gibi metinlerle işleyeceksen bir tarihçi gibi olup biteni yazmakla yetinemeyeceğin için sıkıntıya giriyorsun. Sonra benim çok erken yaşta deneyimlediğim bir durum var. 1992’de Bosna’daki ölümlerle ilgili haberlerden etkilenerek savaştaki çocuklar için bir şiirimsi yazmıştım. Okulda öğretmenim, akrabalar, komşular o kadar övdüler ve tebrik ettiler ki fotoğraflarına bakıp ağladığım çocukların acısından kendim için bir gurur kaynağı ürettiğimi fark ettim. Edebiyatın haz üretimiyle ilgili tarafı, yazdığın kitaba bakıp “şunu yazabildim” diyebilmen, yani sahip olduğun eyleme kudretinden dolayı mutlu olman belki aynı zamanda felaketin etkisini yazardan ve okurdan uzaklaştıran taraftır ama bu, kötü gerçeği savuşturmaktan başka bir şey değil. Kolay, sahte, imkansız bir takas.

Korkuluklara Giysi Yardımı’nın ikinci bölümündeki şiirler de katliamların yazılamayacağının bilinciyle yazıldılar aslında. Şiirlerin altında bir yer ve tarih var. Auschwitz 1940-1945, Ruanda 1994, Halepçe 1988 gibi. “Şiir orada, o tarihte yazılmıştır” etkisi vermek istedim. Tabii bu işin sahte tarafı. İma ettiği gerçek ise “Olay orada, o tarihte yaşanmıştır” cümlesinde. Şiirlerin bir kısmında işaret edilen katliama doğrudan göndermeler yok, bir kısmında az da olsa var. Bunlar öyle büyük felaketler ve sonsuza kadar açık kalacak olaylar ki şiir bununla baş edemez. Auschwitz şiirini bilerek alışılmış anlamda lirik tasarladım, Adorno için. Burdan sonra lirik sorgulanacaksa sorgulansındı. Yetersiz, naif, küçücük kalsındı gerçek karşısında. “sözcüklerle onların cinneti arasında / kalbim olmamanın zamanına yazılsa,” “buldum ölenlerin gözlüklerinden bir dağ” gibi dizeler insanlığın yaşadığı bu dehşetin tortusunu kımıldatmadı bile içimde. Bir şey bir kez yaşanmışsa yeniden yaşanabilirdi. Varolduğumuz her anın bununla zehirlendiğini düşün. Bu yüzden şiir “bir yaprak kımıldadı üç serçe ürktü / ben bunu daha önce yaşadım” dizeleriyle bitti.

Gazze için yazılan şiir de böyle lirik ve naif tasarlandı. Auschwitz şiirinin biçimsel olarak kardeşi olsun diye. Katliamlar üzerine yazarken dilin yetmediğini, tutarlı biçimselliğin sorun olduğunu duyumsuyorsun. Bu yüzden kitabın bu bölümünde biçim sürekli değişiyor. İki şiirde bir değişiyor. Ruanda ile Sabra ve Şatilla’yı, Dersim ile Diyarbakır’ı kardeş kılıyor. Sivas’la Salem’e ortak bir bakış öneriyor ya da Samsun Ermenilerinin 1915’i yaşayışıyla Gezi direnişi günlerinde tanık olduğumuz devlet şiddetinin çakışan yanlarını tarihsel monadlar olarak belirginleştiriyor bu biçimsel ikizlikler. Şimdi bunları yazmış olarak insanlık tarihinin büyük ve kastre edici azgınlıklarının etkisini onarmış, hafifletmiş hissetmiyorum.

Zamana Dağılan Nar’dan altı sene sonra Ol!..’a, ondan da on sene sonra Korkuluklara Giysi Yardımı’na doğru kronolojik bir okuma yaptığımızda imgelerin gittikçe örtükleştiğini, kapalı ve zorlayıcı yapılara büründüğünü görüyoruz. Belirgin olarak şiirin tekinsizleştiği sonucuna varıyoruz. Yani başta bir evi begonviller, manolyalar, akasyalar çevrelerken sanki yıllar içinde duvarında büyüyen sarmaşıklarla beraber o ev görünmez hale geliyor. Diğer yandan kadınsal sesi net olarak duyabiliyoruz ilk şiirlerde ama sonra bu ses cinsiyetinden de sıyrılıp “şey”leşiyor. Zamanın getirdikleri üzerinden neler söylersiniz?

Dil içindeki maceramız bireysel ve ayrıksı olanı yakalamaya doğru. Heyecan ve haz arayışını, zekanın doyurulması ihtiyacını tatmin etmesini bekliyorum dilin. Ben değişip geliştikçe seçimlerim de değişiyor. Öncelikle tutarlı, tek bir şiir yazmıyorum. En başından beri yazdıklarımda daha lirik, geleneksel-modern bir çizgi ile anlatımcı-dramatik bir çizgi yan yana işliyor. Dış gerçeklikten devşirilmiş imgelerle, epik ya da fantastik ihtiyacından gelen imgeler bir arada. Şiirlere yabancılaşıp bir okur ya da eleştirmen gözüyle baktığımda anlaşılmaz/anlamlandırılamaz imgeler görmüyorum aslında. Şiirde “anlam,” “açıklık” gibi kavramların göreceliliğini Haşim’den bu yana biliyor, öğretiyoruz. İki şeye vurgu yapar Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar’da okurun niteliğini tartışırken: Birincisi kişilerin şiir okumaya ve şiirden anlamaya doğuştan yatkın olmaları, ikincisi ise eğitim. Okur kendisini dilin imkânlarının şiirde kullanımı, anlam üretme mekanizmaları gibi konularda ne kadar eğitmiştir? Derslerde Orhan Veli’nin şiirlerini anlamayan gençlerle karşılaşıyorum. Anlamı geri plana iten hiçbir aracın kullanılmadığı şiirler bunlar. İki satır arasında çıkarım yaparak ulaşacağı bir tek anlam varken ulaşamıyor öğrenci. Gösteren-gösterilen ilişkilerinin yeniden tasarlandığı, metaforlar, alegoriler, buluşa dayalı düzenlemeler bulunan şiir dili imkansız bu gençler için. Şiirin sıkıştırılmış dilsel yapısı yabancı bir dil gibi bu düzeyden bakınca. Günümüzde kimse her tür okur anlayabilsin gibi bir amaçla yazmıyor. Zamana Dağılan Nar’da ilkgençlik döneminde yazılmış iki üç şiir var. Onların dışındakiler yine yatkınlık ve eğitim gerektiriyor, donanımlı bir okura ihtiyaç duyuyor. Şiirlerin tekinsiz olduğu saptaması benim için özellikle önemli çünkü şiirin bütününden yükselen bir enerji olarak ulaşmayı en çok arzuladığım imge tekinsizlik.

Kadınsal sesin giderek şeyleştiğini değil de güçlendiğini ve insanlaştığını düşünüyorum. Korkuluklara Giysi Yardımı’nın “Kalmak İsteyenler İçin Sütun Yazıları” başlıklı bölümünde son derece cinsiyetli bir dil var. Her şey bir kadının gözünden, algısından, tasarrufundan beliriyor ancak bu ses klasik kodların dışında, kararlı, cesur, kendi aklına hayran ve eleştirel. “Hare” başlıklı şiirden “kıskandığım şu ki leyla ve leylak / dünya ben olmasam da yaratılırdı” dizeleri tekrarlıyor zihnimde. “Sen olmasan alemleri yaratmazdım” denilen  peygambere karşılık tartışmaya açılan bir “değer” meselesi var burada. Kahramanlar hep erkek, peygamberler hep erkek. İnsan ve kadın oluşuna eşit bir değer talep ediyor bu ses. Yine kitabın ikinci bölümünde “Yola Taş Döşeyen Adamların Atladığı Şu Gerçek” başlıklı şiirde de siyasi ve feminist bir bilincin lirizmini görüyorum.

 “Güncellemelerin ve yeniden üretimlerin önemi bir yana ‘değer’ hâlâ inşa edilebilir bir şey. Eğitimde üstün bir nitelik yakalanır, dilde milliyetçi bir bakışla sadeleşmeye dayalı değil de dilin macerasını toplumun tüm sınıflarına armağan eden entelektüelleşmeye dayalı bir birlik oluşturulursa en zor imgeleri kullanan şairlerin dahi yaygın biçimde okunma imkanı var.”

Dil pratikte sürekli üretilen bir şeydir ve ne kolaydır onunla bir ideoloji yaymak! Platon’un şairlere saygısını ve onları neden devletinde istemediğini de çok iyi biliriz. Çağlar boyunca şaire ve şiire kafa yoran, onu el üstünde gezdiren otoritelerde 20. yüzyıl sonuna doğru belirgin bir değişim gözlediğimizi söyleyebiliriz. 21. yüzyılda sanat Baudrillard’a göre aşkın bir fenomen olarak ortadan kalkmıştır, o bu duruma “trans-estetik” adını verir.[1] “Yazan”ların bu kadar çoğalmış olmasıyla birlikte, edebiyatın/şiirin içi de boşaltıldı mı? Baudrillard’ın dediği gibi edebiyatın her türlü işlevi denenip tüketildi mi?

Baudrillard’ın Kötülüğün Şeffaflığı’nda saptadığı durumun şiir için ne demeye geldiğini, 2009’da Uluslararası Çukurova Sanat Günleri’nde Karayazı dergisinin düzenlediği bir panelde anlatmış, sonra bu konuşmayı “Şiirde ‘Değer’ ve ‘Yenilik’ Kavramları” başlığıyla Karayazı’da yayımlamıştım. Baudrillard, içinde bulunduğumuz durumu orji sonrası olarak isimlendiriyor, yani modernliğin ve özgürlüğün patladığı, her şeyin deneyimlendiği, her şeyin estetik, cinsel, eleştirel ve siyasi olduğu bir an. Bu yaşanıp bittiğine göre şimdi ne yapılacak? Soru budur? Değer, metastazlı (kanserli) bir şekilde çoğalmaktadır ve bundan başka bir şey yoktur. Baudrillard, “Sanat kendini aşkın bir ideallik içinde değil ama gündelik yaşamın genel estetikleştirilmesi içinde dağıttı” der. Benzer cümleleri başkalarından da okuduk. Mesela Donald Kuspit’in Sanatın Sonu’ndaki cümlesi de şudur: “Modern sanat gündelik yaşamın içinde erimiş ve bu duruma uyum sağlamıştır.”

Yazanlar, film çekenler, müzik yapanlar, hastane açanlar, şirket kuranlar her şey inanılmaz bir hızla çoğaldı evet. Dört bir yandan eleştiriyor olsak da okullaşma, büyük kentlere göç, teknoloji bize bunu sağladı. Bütün bunlar olmasa ben de köyde doğmuş ve yaşadığının farkına dahi varmadan yaşayıp ölmüş biri olacaktım belki. İnsanların kendilerini gerçekleştirme biçimlerini hafife alamayız. Okula giden, kitap okuyan, belli başlı şairleri inceleyen biri içindeki yazma enerjisinin harekete geçtiğini duyumsuyorsa yazacak. Özgürleşme ve serbestleşmenin, demokratik ve eşit bir ortamın doğal sonuçları bunlar. Bu arada çok niteliksiz ürünlerle karşılaşılacak ama her dönemde vardı bunlar, hatta bir kısmı kanonun bir parçası olmayı bile başardı çünkü başlangıçta her şey azdı ve ilk olmaktan gelen otoritelere sahip olunabiliyordu. Bu biraz da şuna benziyor. İlk modern filozofların biyografilerini okurken “Fizik, astronomi, felsefe, matematik ve tıp eğitimi aldı” gibi cümleler görüyoruz. Bugün her biri lisans, yüksek lisans, doktora yapsan dahi ancak bir iki başlığı üzerine uzmanlaşabileceğin alanlar. Yani insanlığın her alanda birikimi müthiş boyutlara ulaştı. Daha da çoğalacak. Bu çokluğun içinde kalıcı olanları belirleyen mekanizmalar da vahşileşecek. Değer ve yenilik üreten yapıtlar belki iktidarlar tarafından yok edilecek, eğitimin bir parçası olacağı yerde sansür kurbanı olacak. Bir yandan iklim krizi raporlarına bakarsak 50 yıl sonra bildiğimiz dünyanın sonu gelecek. Dostoyevski’yi bile hatırlayan olmayacak. Geleceği öngörmek hem zor, hem mümkün. Distopya yaklaşıyor. Kendi adıma her şeyin denendiğini ve bittiğini düşünmüyorum. Güncellemelerin ve yeniden üretimlerin önemi bir yana “değer” hâlâ inşa edilebilir bir şey. Bir programınız olursa, büyük bir dilsel yapı üretimini önemserseniz, ilişkileriniz sayesinde değil yazdığınızla ciddiye alınırsanız, şiirin kodlarını, dilini, sözcük seçimini, doğum yoluyla gelen aidiyet hiyerarşilerine dayalı bir dünya düzenini parçalayacak şekilde planlarsanız bu mümkün. Eğitimde üstün bir nitelik yakalanır, dilde milliyetçi bir bakışla sadeleşmeye dayalı değil de dilin macerasını toplumun tüm sınıflarına armağan eden entelektüelleşmeye dayalı bir birlik oluşturulursa en zor imgeleri kullanan şairlerin dahi yaygın biçimde okunma imkanı var. Ancak bu durum daha da çok insanın yazmasını sağlayacaktır. Sonuçta edebiyatın ölümsüzlük bahşettiği gerçeği, her nesil giderek artan şair/yazar sayısı bağlamında yalan olacak. Daha şimdiden bazı büyük isimleri okutmak ve hatırlatmak evlatların, yakın arkadaşların, yayınevlerinin boynunun borcu olmuş durumda.

Bakhtin için insan ilişkilerinin, günlük yaşamın, manaların ve şeylerin yeniden üretilmesi kronotop kavramını oluşturur. Tarih ve coğrafyanın yapıtın içine yedirilmesi onun sosyal ve politik bağlamları içinde yeniden üretilmesi ve değerlendirilmesi demektir.[2] Bu bağlamda, çocukluğunuzdan beri Çengelköy’de oturduğunuzu ve şiirinize bu semti ince ince işlediğini biliyoruz. İleride Çengelköy’ün başlı başına kronotop olarak karşımıza çıkacağı bir eser okuyabilecek miyiz sizden?

Hemen dördüncü kitapta olacak bu. Çengelköy’ün; tarihi, doğası, sosyolojisi, eski konakları, Rumlardan kalma taş evleri, dipleri bir yeraltı nehrine karışan kuyuları, kilise, tekke ve camileri ile insan hikâyelerine ince ince işlendiği bir dosya çalışıyorum. Altı karakter dramatik monolog, bilinç akışı gibi tekniklerle kendi hikâyelerini anlatıyor. Bu, aynı zamanda Çengelköy’ün hikâyesi. Dosyanın ilk şiiri  “Marikula’nın köklerine dokunduğu ağaçlar,” Çevrimdışı Istanbul’da yayımlandı. İkinci parça yakında yine aynı dergide olacak.

Wittgenstein’a göre dil edinimi sürecinde çocuklara nesneleri göstererek tanıtmak, sözlü anlatım yapmaktan daha sağlam bir yoldur. Şiir yazarken de kullanılan sözcükler ve imgeler okurun belleğinde nesneleşir ve bir imaja tekabül eder, böylece okur kendi anlamını oluşturur.[3] Buradan yola çıkarsak -sizin de üç çocuk kitabınız olduğunu biliyoruz- çocuklara şiirle bir şeyler öğretmenin daha kolay olduğunu söyleyebilir miyiz?

Şiiri bir eğitim aracı olarak kullanmaktan çok şiir eğitimi konusunda neler yapılabileceği sorusunu önemsiyorum. Çocuklar şiir dilinin araçlarına çok yakın bir dilsel dünya içinde görünüyor bana. Andırmaları yakalıyorlar. Bir çocuğun eline tarak geçtiğinde gidip bir salkım söğüdün yapraklarını taramaya başlıyor. Oysa çocuk şiiri diye okuduklarımız ya hayvan alegorileriyle dolu, doğru davranışları kazandırmaya yönelik, ya da özel günler-haftalar temalı didaktik şeyler. Çocuğun dille kuracağı, haz üretmeye dayalı bir bağın yakalanması gerekiyor. 10 şiirlik bir dosya çalışıyorum. Altı şiir tamamlandı. Her şiir için dört sayfa resim ve etkinlik var. Çocuklara imgeleri göstermek önemli. Cevat Özer Güler, zihnimdeki resimleri neredeyse aynen kâğıda döktü. Umarım çok geçmeden bu dosyayı çocuklarla buluştururuz. Şiiri sevdiklerinde genel olarak öğrenme isteği zaten artacak.

Devlet kültür ve sanat üzerinde belirgin bir kontrole sahip, en basitinden ISBN numaraları kitapların, dergilerin kimlikleri gibi. Kontrol mekanizmalarının yıkıldığı yegane alan ise fanzinler. Seri numaraların olmadığı, özgür söylem üretilebilen alanlar bunlar ve hatta bu yüzdendir ki bazı kitabevlerine polis denetimiyle fanzin bulundurulmaması yönünde bir yaptırım uygulamaya kalkıştığını biliyoruz. Diğer taraftan fanzinler dağıtım ağını da yıkan bir yapıya sahip. Sizin fanzinlere bakışınız nasıldır, takip ettiğiniz fanzinler var mı?

Fanzinler de orji sonrasının ürünleri. Bir yandan değer salgınının, değerin o metastazlı çoğalmasının kaynağı durumundalar, diğer yandan özgürleşmenin ve yazınsal otoritelerin dışında varolmanın serbestliğine sahipler. Fanzinleri önemsiyorum. Güncel dili, gençlerin algısını ve vicdanlarını fanzinlerden takip edebilir, dilin ne kadar hızlı eskidiğine tanık olabilirsiniz. Karayazı’yı ve Gard’ı takip ettim. Pek çoğunun bir iki sayısını aldım. Fanzinler hakkında gerçekten çok uzun konuşmak gerek.

Gittikçe kuraklaşan, doğaya dönüp onu çoğaltacağı yerde onu tüketen dünyada, her yeni günü başka bir kan tadıyla damağımıza yerleştiren günlerde, bir kadın olarak kendinizi nasıl canlı tutuyorsunuz?

Büyük bocalamalar, vazgeçiş ve geri dönüşlerle geçiyor günler. Gündelik hayat sert bir mücadele alanı artık. Ütopyalar gerçekleştiği gibi distopya da gerçekleşti. Akılla, bilgiyle dalga geçilen, cahilliğe ve kana teslim edilmiş bir ülkedeyiz. Hiçbirimiz tam olarak canlı değiliz sanırım. Müthiş bir değersizleştirme sürecinden geçiyoruz. Dostlarıma daha çok emek vermeye, başkalarının yararına olacak gönüllü çalışmalar üretmeye, bilgiyi ve deneyimi paylaşmaya gayret ediyorum. İyi ki aşık olmuşum, iyi ki o aşktan bir çocuk doğurmuşum diyorum çünkü emeğin en fazla görünür olduğu yer sevgi ve insan kendi emeğine tutunuyor. Dilin onarıcı gücü hepimizi sarıp koruyor. Bütün depresyonları okuyarak atlattım ama insanların, hayvanların, doğanın uğradığı, sıfat bulmakta zorlandığım bu şiddet ve yıkım karşısında ne desem, ne söylesem çaresiz hissediyorum. Yas da yasa da işlemeyince yaklaşan şeyin ne olduğunu tahmin edebiliyoruz. “Ayıptır, günahtır, cinayettir.”

Notlar:

[1] Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, Ayrıntı Yayınları

[2]Mihail Bakhtin, Karnavaldan Romana, Ayrıntı Yayınları

[3] Ludwig Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar, Metis Yayınları