Necmiye Alpay’ın Deneme ve Eleştiri Dünyası

Necmiye Alpay: “Kültürleri ve siyasal dönemleri/oluşumları aşan bir özerklik/özgürlük alanı olarak sanat alanının savunusunu yapmaya çalışıyorum. Bu tür savunulara, eskiden sanıldığından daha sık ve daha çok gerek olacağı duygusuyla.”

Necmiye Alpay, benim için her zaman sevgi dolu bir dost; ışıl ışıl yüzü ve yüreğiyle çevresine bilginin, eleştirel düşüncenin, içtenliğin duru aydınlığını taşıyan bir güzel insan.

Alpay’ın Radikal Kitap’taki dil ve edebiyat yazılarını yıllardan beri ilgiyle izliyordum, ama onunla yüz yüze ilk görüşmemiz 2009’da Uluslararası Akyaka Edebiyat Günleri’nde gerçekleşti. Bir etkinlik sırasında onun derin dil kültürü ve dil bilinciyle konuk şairlerin şiirlerini kısa süre içinde başarıyla dilimize aktardığına tanık oldum. Fransızca ve İngilizce gibi Avrupa dillerine hâkim olmasının yanı sıra, Leylâ Erbil edebiyatına dair sunumunda oldukça önemli yazınsal tespitlerde bulunmasına da hayran kalmıştım. Akyaka’daki edebiyat etkinlikleri, hem Leylâ Erbil’in, hem Kemal Özer’in, hem de Necmiye Alpay’ın değerli dostluğunu kazandırmıştı bana. Ne yazık ki önce Kemal Özer’i; birkaç yıl sonra da Leylâ Erbil’i ebediyen kaybettik.

Necmiye Alpay’la daha sonra yine birkaç kez edebiyat etkinliklerinde karşılaştık; sohbetlerle, yazılarla, e-maillerle dostluğumuz devam etti. Derin ve gerçek bir edebiyat dostluğuydu benim açımdan. Yılda bir ya da iki kez de olsa, birbirimize birkaç satırla selam göndermemiz bile yetiyordu. Çünkü yazının, edebiyatın ve kültürün içinde yaşıyorduk bu dostluğu.

Merkezi İzmir’de olan Kadın Yazarlar Derneği’nin çıkardığı ve yayın kurulu üyesi olduğum F Dergi’ye yazılarıyla katkıda bulunan Necmiye Alpay’ın, eril dil-iktidar ilişkisini temellendiren ve dilde feminist yaklaşımları ön plana alan yazıları, bu alanın öncü ve önemli metinleri arasında yer alıyor.

Alpay, dilbilim, çeviri ve edebiyat eleştirisi alanına pek çok yazısı ve kitaplarıyla yıllar boyunca önemli katkılar sağladı; bu alanlarda öğrenim görenlere yepyeni ufuklar açmayı başardı. 1969 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi, doktorasını Paris Nanterre Üniversitesi’nde uluslararası iktisat alanında yaptı. 1978 sonrasında yurda dönerek Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev aldı. 12 Eylül darbesinde tutuklanarak görevinden uzaklaştırıldı ve Mamak Cezaevi’nde üç yıl kaldı. Zorunlu olarak dış dünyadan uzakta yaşadığı bu süre içinde, dil konusuna ağırlık verdi; dil alanında okuma ve araştırmalara yoğunlaştı. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra yaşamını çevirmenlik yaparak kazandı. Sanat, edebiyat alanındaki Kuram, Ludingirra, Sombahar gibi bazı dergilerin kuruculuğu, yöneticiliği ve editörlüğünü yaptı. Üniversitelerde yaratıcı yazarlık ve Türkçe dersleri verdi. Pek çok çeviri kitabı yayımlanmış olan Alpay’ın kendi yazmış olduğu “Türkçe Sorunları Kılavuzu” kaynak niteliğinde önemli bir başvuru ve başucu kitabıdır. “Dilimiz Dillerimiz” de onun dilbilimdeki çeşitli sorunlara, kuram ve uygulamalara değinen başka bir kitabı olarak kendi alanında önemli işlevler görmeye devam ediyor.  Radikal Kitap’ta “Dil Meseleleri” başlığı altında uzun yıllar boyunca dil ve edebiyat yazıları kaleme alan Necmiye Alpay, Milliyet Kitap’ta da edebiyat yazıları ve edebiyat eleştirileri yazdı. Bu yazıların her birinin yoğun emekle, uzun araştırmalarla, dikkatli akıl yürütmeler ve çözümlemelerle yazılmış olduğu görülür. Alpay’ın dil ve edebiyat yazıları sadece bilgi veren yazılar değildir; onun yazıları, bilginin yarattığı bilinçle, şiir, roman ve diğer türlere dair yorumlamalar, sorgulamalar ve irdelemelerle dolu, zihin açıcı metinlerdir.

Alpay’ın Virgül dergisindeki yazılarını da ilgiyle takip edenlerdendim. Mayıs 2005 tarihinde “Yaklaşma Çabası” adlı kitabının yayımlandığını gördüm. Bu kitap, yazarın, edebi metinlere dair çözümleme ve eleştiri/deneme yazılarından oluşan bir seçkiydi; Virgül dergisini çıkaran Kanat Kitap tarafından yayımlanmıştı.

O tarihten günümüze yine başucu kitaplarımdan biri olan “Yaklaşma Çabası”nda, edebiyat metinlerine estetik ölçütlerle yaklaşan ve onları derin bir incelemeye tabi tutan Necmiye Alpay’ı buluyoruz. Bir “yaklaşma çabası”ndan fazlası olarak, edebi metni odağa alan ve o metnin içinde tam anlamıyla bir kazı gerçekleştiren yazar kılavuz niteliğinde pek çok ayrıntıyı sergiliyor. O ayrıntılar ise metnin içyapısını keşfetmede ışık tutuyor bizlere.

Necmiye Alpay’ın bu kitaptaki yazıları, düşünen, araştıran, sorgulayan, nesnel kalabildiği kadar öznelliğe de yer veren; “ben” demekten çekinmeyen, tartışmacı ve cesur bir dille yazılmış metinler. İlgiyle ve keyifle çevriliyor sayfalar.  Necmiye Alpay yazılarında yer yer kendi yaşantılarına, çocukluk anılarına da yer veriyor; bunlar, metnini anlam ve yorum açısından güçlendiriyor. Anıların, izlenimlerin anlatımı, deneme veya eleştiri metninin içtenliğini de öne çıkarıyor. Bu kitaptaki yazılar, keskin bir zekâdan kaynaklanan incelikle; nazik, samimi ama sözünü esirgemeyen bir dilin içinden süzülerek kaleme alınmış; dolayısıyla bu yazılar tam anlamıyla bir ‘Necmiye Alpay duruşunu’ temsil ediyor diyebiliriz. Kitaptaki yazıların birkaçı, yazıldığı zamana özgü güncellikleri belgeliyor; yazıların pek çoğu ise bugünde geçerliliğini aynen koruyan sağlam birer eleştiri niteliğinde.

Necmiye Alpay, sorular soran, yanıtlar arayan, tartışmacı bir yaklaşımla yazdığı bu yazılarında çarpıcı yargılarıyla bizi okur olarak sarsıyor, uyandırıyor. Bilgiden bilince ve farkındalığa giden yolun yapı taşlarını keşfe çıkartıyor. Başta belirttiğim entelektüel ve felsefi derinlik, sorgulamalardan geçen akıl yürütmeler, analiz ve sentezin düşünsel ve nitelikli örnekleri, sonuca varma ve sorun çözmedeki ustalıklı bakış açısı, bu kitabın ve genelde Necmiye Alpay’ın yazı çizgisinin temel bileşenlerini oluşturuyor.

Necmiye Alpay her şeyden önce sosyalist kültürle yoğrulmuş ve Marksizm içinde kendini geliştirmiş bir entelektüel olarak, edebiyat yazılarında Marksizm’in temel kavramlarından, teorik yaklaşımlarından, sınıfsal çelişkilerin ifade biçiminden de referans alıyor. Ancak onun yazılarının asıl örüntüsünü oluşturanın “estetik” olduğunu; bunun, Marksist çerçevede kalmayan, daha geniş açımlamalarla edebiyatı çözümlemeye ve anlamlandırmaya çalışan bir estetik algısı üzerinde yükseldiğini de belirtmeliyim.

“Yaklaşma Çabası”nın kapağında kitabın türü “deneme” olarak belirtilmiş; ancak bu yazıların hemen hepsi, eleştirel nitelik taşıyan; bir yazarı, bir kitabı, bir edebiyat anlayışını veya bir edebiyat kuramını odağa alan yazılar olduğu için, onları en azından “eleştirel denemeler” olarak nitelendirmek daha uygun. Kitabın iç düzenini incelediğimizde Necmiye Alpay’ın sistematik yaklaşımını yakından görüyoruz. Önce yazarın “Sunuş”u sonra “Edebiyata Bakış” başlığı altında edebiyatın genel meselelerinin, eleştiri ve çeviri sorunları ve bunların çözüm yollarının gösterildiği bölüm geliyor. Ardından, “Şiir Yazıları” başlığıyla şairlerimiz ve şiirlerine dair tespit ve incelemeler yer alırken, bir sonraki bölümde “Türlerarası” başlığıyla hiçbir türe girmeyen, “melez” olarak nitelendirilebilecek bazı eserlere dair yazıları toplu halde bulunuyor. Bu bölümden sonra “Roman Yazıları” ve son olarak da “Denemeler” başlıklı kısım yer alıyor.

Necmiye Alpay, bütün bu yazılarında yazınsal estetiği öne alan, nesnel olmakla birlikte öznelliği de dışlamayan, her ikisinin de hakkını veren bir yaklaşımı ön plana alıyor. Sadece izlenimsel kalmıyor, kuramlardan hareket ediyor. Ayrıca yazıların önemli bir kısmında resim, müzik, sinema, tiyatro gibi başka sanat dallarıyla alışveriş yapılması, içeriği zenginleştiriyor.

Alpay, her türden toplumsal iktidar ilişkisini reddederken şiir-iktidar ilişkisini ve şiirdeki iktidarı irdelemeyi ihmal etmiyor. Eleştirinin İşlevleri ve Edebiyatın Sıfatları başlıklı yazısında sanatın araçsallaştırılması olgusunu eleştiri odağına alıyor:

“Sanatın araçsallaştırılması önemli bir kavram. Sanatsal olandan dolaysız bir yarar beklediğinizde sanatı araçsallaştırmış oluyorsunuz. Söz konusu yararın yüce, iyilikçi, eşitlikçi, vb olmasının uzun erimde bir önemi kalmıyor. Aynı anda bazı önkoşullara da tâbi kılınmış oluyor çünkü; o yararı sağlayıp sağlamadığı ölçülmeye başlanıyor ve ardından da, nasıl yaparsa o yararı artıracağına ilişkin reçeteler sökün ediyor; reçetelere uyulmadığı ölçüde de suçlamalar ve rafa kaldırmalar… Ne başlıca özgürlük alanı olması kalıyor sanatın, ne de böyle olmakla kazandığı birleştirici yönü.(…)Bunları demekle saltık bir estetizmin savunuculuğunu mu yapmış oluyorum? Hayır, saltık değil. Kültürleri ve siyasal dönemleri/oluşumları aşan bir özerklik/özgürlük alanı olarak sanat alanının savunusunu yapmaya çalışıyorum. Bu tür savunulara, eskiden sanıldığından daha sık ve daha çok gerek olacağı duygusuyla.” (s.23)

Bu ifadeler, Alpay’ın sanatı öncelikle kültürel yapıyı ve siyasal dönemleri/oluşumları aşan bir özerklik ve özgürlük alanı olarak gördüğünü kanıtlıyor. Edebiyat eleştirisinin de ağırlıklı olarak metnin edebi yönüyle uğraşması gerektiğini belirten Necmiye Alpay, şu cümlelerle dillendiriyor düşüncelerini:

“Edebiyatı konu alan eleştirinin, tümüyle değilse bile ağırlıklı olarak/öncelikle edebi yönle uğraşması beklenir. Günümüzde dendiği gibi her şeyi boydan boya kesen bileşenlerden de olsa, sonuçta diğer ve dolaylı bileşenlerden biri en geniş anlamıyla politik boyut olmak üzere. Tersi durumda, konumuz edebiyat değil, politika olur. Böyle yazılmaz demek istemiyorum. Ama, politika yazdığınızı kabul etmeniz gerekir o zaman.” (s.25)

İlk bölümdeki yazılarında,“şiir eleştirisinde edebiyat yapılmamasından” yana olduğunu dile getiren yazar, klişelerin ve üslupçuluğun eleştirel düşüncenin gelişmesini engellediğini belirtiyor. Ezberlenmiş ve kalıplaşmış fikirlerin daimi tekrarının, analitik ve eleştirel bakışı körelttiğini ifade ediyor. Şiir eleştirisi hakkındaki düşüncelerini de şöyle dile getiriyor:

“Ama eleştirel etkinlikte kişinin başkaları aracılığıyla ulaşamayacağı başlıca ve en temel olanak, verili bir şiirle karşılaşmış insanteki olarak kendisine, kendi heyecanlarına ve zihnine bakma olanağı. Şiir eleştirisinde bu bakışın ön planda olması, diğer tüm malzeme ve araç gerecin ancak onun çağırdığı ölçüde ve onun gözetiminde devreye girip iş görmesi gerekir. Belirli bir şiirin şiir olmaklığı ancak böyle sezilebilir ve bilinebilecekse de buradan güç alınarak açılacak yoldan giderek bilinebilir.” (s.40)

“Bir şiiri çözümlerken belirleyici olan analiz öğeleri nelerdir?” sorusunu soran Necmiye Alpay, bunun yanıtını “belirleyici olan metnin kendisidir,”  cümlesiyle veriyor.

“Belirleyici olan; şair değil, şiire dışarıdan yüklenmiş beklentiler değil, şiirsöz konusunda oluşmuş ve olabilecek başka tavırlar, üretilmiş başka eleştiriler de değil. Değillediklerim elbette eleştirel etkinliğin belirli aşamalarında dikkate alınabilir, eleştirinin amacı açısından aydınlatıcı da olabilirler. Ancak, metin, onların tümünden özerk olması nedeniyle öncelikli ve belirleyici sayılmalıdır.” (s.41)

Metne dışarıdan katılan her şeyin ikinci planda olduğunu; ön planda dikkate alınması gerekenin, metnin özerkliği doğrultusunda metne kendini teslim eden okurun alımlamaları, sezgi ve heyecanları olduğunu belirtiyor. “Şiir Yazıları” bölümündeki yazıları da bu anlayış doğrultusunda kaleme alan Necmiye Alpay, Ece Ayhan’dan Tarık Günersel’e; Nâzım Hikmet’ten Gülseli İnal’a kadar pek çok şairin şiir dünyasına bu fikir doğrultusunda yaklaşıyor. Şiirleri incelerken metnin bağımsız yapısını dikkate alan çözümlemeler gerçekleştiriyor. Necmiye Alpay’ın kitabın ilk bölümündeki Piyasa Roman Kadın başlıklı yazısında Leylâ Erbil’in “Cüce” romanı hakkındaki çözümleyici eleştirisinin de dikkate değer tespitler içerdiğini belirtmek isterim.

Kitabın “Şiir Yazıları” Nâzım Hikmet ile başlıyor. Onun şiirindeki coşkuya ve epik özelliklere dikkat çeken yazıda, şairin şiirleri derin bir analize tabi tutuluyor.  Nâzım’ın Siyasal Etkileri ayrı bir yazı olarak işleniyor.

Ece Ayhan şiiri “Yort Savul” üzerinden çözümlenirken, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Ülkü Tamer, İsmet Özel şiirinin içerik ve biçim analizleri gerçekleştiriliyor. Metin Altıok şiirinin harfler ve harf düzeni üzerinden incelenmesi okurda zihin açıcı etkiler yaratırken bir yandan Tarık Günersel şiirinin başlıca nitelikleri ve görsel şiir olarak oluşumu da anlatılıyor. Tarık Günersel şiirinde zaman algısının değişkenliği ve aklın ötesine geçen söylemlerin varlığı, Necmiye Alpay’ın derin felsefi çözümlemesiyle dile getiriliyor:

“Dilin kendisinin başka türlü, çokzamanlı/çokmekânlı olarak biçimlenmesi ancak şiirde başarılabilir. Bir de kuşkusuz öteki sanat dillerinde, Tarkovski’nin sinema dilinde yaptığı gibi. Denebilir ki her varlığın ayrı bir zamanı olduğuna ilişkin bilinç şimdiye değin belirti vermemiş değildir. Örneğin Melih Cevdet Anday, ‘Tanrılardır taşın zamanı’ demiştir. Ece Ayhan bir insandan söz ediyorsa, yıl ‘insanyılı’dır. Günersel’in dil yaratmalarını bu çerçevede görmek gerekiyor.” (s.178)

Aynı bölümde Gülseli İnal şiirini analiz eden Alpay, onun şiirinin mistik boyutlarını, mitolojik yönlerini ve büyülü gerçeklikle ilgisini örnekler üzerinde gösteriyor. İnal şiirlerinin eklektik olmayıp kendine özgü olduğunu belirten Necmiye Alpay; “Kendine özgülük, Gülseli İnal’ın kendi şiirsözünde oluşturduğu ‘kozmoloji’ temelinde, varlığın topyekûn yücelişini yine şiirsözden bina etmesiyle belirleniyor,” (s.187) sözleriyle düşüncesini derinleştiriyor.

Birhan Keskin, Orhan Alkaya, Yücel Kayıran’ın şiirlerine de odaklanan yazar, ayrıca Necmi Zekâ şiirini, sorgulama fikri, soyutlamalar gibi açılardan inceliyor. Bu yazısında siyasal baskı ortamları ve şiirin durumuna dair önemli tespitlere de yer veriyor:

“Her faşizan dönem başka şeylerin yanında şiiri de kapatıyor. 12 Eylül sonrasının en iyi şairleri, sözün sonuna gelinmiş olması beklenebilecek bir zamanda konuşmanın ağırlığıyla yazdılar. Bireyi bütün bütüne hiçleyen bir siyasal ortamda, onlar da “hiç”in çevresinde dolandılar. Buna apolitikleşme diyenler oldu, tıpkı İkinci Yeni’nin en iyi şairleri için dendiği gibi. (…) Siyasal baskı ortamlarının, bu arada 12 Eylül’ün depolitizasyon işlevi gördüğü ne kadar açık bir gerçeklikse, en iyi şairleri apolitik olmakla suçlamanın sanatı araçsallaştıran bir tavır olduğu da o ölçüde açık. İyi şiir, dar anlamıyla politik olabiliyor, ama geniş anlamıyla apolitik olamıyor. Öyle görünse, öyle istese, öyle kastetse bile olamıyor.” (s.238)

Bu bölümde Alpay’ın Fransız kadın şairlerin şiirlerine ve genelde Fransız şiirine dair iki yazısında, şiirleri Fransızca’dan bizzat kendisinin çevirerek kendi eleştirel metninde değerlendirmiş olması, takdire şayan bir çaba.

“Türlerarası” adlı bölümde herhangi bir yazın türüne dâhil edilemeyen metinleri (Murathan Mungan’ın Çador’unu, Ece Temelkuran’ın anlatılarını, Cezmi Ersöz yazılarını) inceleme odağına alan yazar, günümüz olgusu olarak edebiyatta melezleşmeyi de konu ediniyor.

“Roman Yazıları” bölümünde Perihan Mağden romanlarındaki dil ve üslup özelliklerini, yazarın romanlarında toplumsal cinsiyetçiliğe karşı duruşunu işleyen Alpay, Nedim Gürsel’in “Boğazkesen”ine; Tahir Abacı’nın “Aynada Bir Yüz”üne; Memet Fuat’ın öykülerine ve yazdığı romana da etraflıca değiniyor. Bir yazısında da Oya Baydar’ın “Hiçbiryere Dönüş” ve “Sıcak Külleri Kaldı” romanlarının iç’ten değil, dış’tan yazılmış birer roman olduğunu vurguluyor. Selim İleri’nin “Yaşarken ve Ölürken” romanının, kurgu açısından Orhan Pamuk’un “Kar” romanına esin kaynağı oluşunu, nedenleriyle birlikte ortaya koyuyor. Sulhi Dölek’in “Küçük Günahlar Sokağı”nı inceleyen yazısında Alpay, romandaki anlatıcı kişinin yarı tanrısal konumda olduğunu ve yazarın onu kendine özgü biri kılarak bir tür görünmez adam yarattığını belirterek, onu, tam “adam” gibi de değil, bir tür “hınzır ruh” olarak kurguladığını ifade ediyor. Bu sıra dışı anlatıcının varlığının, “romandaki kurcalayıcılığı belirginleştiren bir yöntem” olduğunu ve “Küçük Günahlar Sokağı”nı Orhan Kemal’in düz bir devamcısı olmaktan kurtardığını dile getiriyor. “Tam biz romantik bir sürüklenişe kapılacakken, o muzip, hınzır, yerine göre de ‘çapkın’ ruh araya girerek bizi uyandırıp, anlatıcı, dolayısıyla da yazar nedir ne değildir sorularından yeniden dolaşmamızı sağlıyor. Metinden kopmadan hem de,” (s.368) diyen Necmiye Alpay, Sulhi Dölek’in, “her usta yazar gibi, bizlere kendimizi gösteren keskin gözlemler, kararlı saptamalar sunduğunu” da sayfalardaki örnekler üzerinde gösteriyor. Mehmet Uzun’un “tuhaf yabancılığını” da odağa alan yazar, onun romanlarının özelliklerinden ayrıntılarıyla söz ediyor.

“Denemeler” bölümünde edebiyat üzerine yazdığı denemelerini bir araya getiriyor Necmiye Alpay. Bu denemelerden ilkinde “bire bir okuma” denen yanlış okumayı temellendiriyor:

“Sanat yapıtı bir oyundur. Yapılmış bir şey, bir yapıntı. ‘Persona’ yalnızca tiyatroda olmuyor. Bu okumayı bilmeme huyudur ki çeşitli politikacıları heykellere tükürmeye, çeşitli grupları bir şiirden alınmaya kadar götürebiliyor: Bire bir okuma! Çok tehlikeli bir yere götürebilir.”(s.388)

Sanatçının, kişisel düşüncelerini duyurmak istediğinde herkesin kullandığı -sanat dışı- yolları kullanabileceğini; sanatsal biçimlerden birine başvurduğu noktada, ortaya çıkan üründeki tüm kişilerin sanatçıdan özerkleşmiş olduğunu belirten yazar, artık o (kurmaca) kişilere ait düşünce, duygu, davranış vb.nin yazara giydirilemeyeceğinin, ona mal edilemeyeceğinin altını çiziyor.(s.388)

Necmiye Alpay, ‘çağının tanığı’ bir entelektüel, eleştirmen ve yazar olarak günümüz insanına dair önemli tespitlerde bulunuyor:

“Günümüzde yaşayan insan, boşluklarla dolu. O artık ruhunu ne mitolojiye emanet edebilir, ne tek tanrılı dinlere, ne batıni inançlara, ne de yalnızca bilime. Emanet etmiş göründüğü oranda iş folklora dönüşüyor. Ruhunu bulma güçlüğü var kişinin, her şeyden önce. UrsulaLeGuin’inroman kişileri örneğin, gidip arıyorlar. Hem de ne aradıklarını tam olarak bilmeden. (bkz. özellikle Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları, Tehanu ve Karanlığın Sol Eli romanları) Çünkü günümüzün insanından farksızlar: Ruhlarının neye benzediğini, ne olduğunu bile unutmuşlar. Has sanat, LeGuin örneğindeki gibi, kolektifinde atlanmış olan nedir, onu saptama, ona erişme, onu yaratma çabasında. Ne kendine egzotik ruhlar sipariş ediyor, ne de folklorla oyalanmak niyetinde.” (s.406)

“Yaklaşma Çabası”, Alpay’ın eleştiri dünyasını net olarak gösteren önemli bir yapıt.  Gazete ve dergi sayfalarında kalan pek çok Necmiye Alpay yazısının da bir gün kitaplaşacağı umudunu taşımaktayım.

Geçtiğimiz yıl Sami Baydar’la ilgili bir yazı yazmak üzere araştırma yapmaya başladığımda Sami Baydar şiiriyle ilgili birkaç önemli yazı bulmuştum dergilerde. Bunlardan biri Lâle Müldür’e, diğeri Haydar Ergülen’e aitti; bir diğeri ise Necmiye Alpay’ın eleştirmen bakışıyla yazılmıştı. Şairlerimizin Sami Baydar’a dair değerli yazılardan yararlandığım gibi, Necmiye Alpay’ın Sami Baydar şiiri analizinden de çokça ışık aldığımı anımsıyorum. Şiir eleştirmenliği başta olmak üzere eleştiri gibi oldukça meşakkatli bir alanda kaleminin gücünü kabul ettiren Necmiye Alpay, kimi şairlerin yer yer aklın dışına çıkan şiir sözlerine, yazılarında dilbilimsel ve yorumbilimsel açıklamalar getirerek, verili ve uzlaşımsal dilin kalıplarını kıran bu şairlerin yaratımlarını anlamlandırma olanaklarımızı genişletti. Alpay, sıra dışı pek çok yazar ve şairin bilinçaltı derinliklerinden gelenleri, kendi eleştirel dili içinde yorumlayıp yeni bir metin oluşturarak okurlara düşünce ufukları açtı ve bu ufuk açma çabasına halen başarıyla devam ediyor.

Ursula Le Guin,“Farklı güneşlerin ışıkları farklıdır, ama tek bir karanlık vardır!” der “Mülksüzler”de. Necmiye Alpay’ın, daha uzun ve özgür yıllar boyunca, verimli ve değerli yazılarıyla aramızda olmasını ve “farklı bir güneş gibi” yazınsal yolumuzu aydınlatmasını diliyorum.

Fotoğraf: Senem Sinem