Necmiye Alpay ile Çeviriye Yolculuk

Barışı, eşitler arası ilişki kurma olasılığını, umudu ve yaşama tutunmayı, aynı yaşamdan anlamlı bir ömür yaratma sorumluluğunu akla getiriyor Necmiye Alpay. Diğer pek çok değerli katkısının yanı sıra iyi ki çeviri de yapmış, demek lazım o halde.

Çoğumuz Necmiye Alpay’ı dil ve edebiyat üzerine kaleme aldığı metinler aracılığıyla tanıdık. Geçmişte Türkçe ve Türkiye edebiyatı üzerine düşünen çoğu kalemden onu ayıran en önemli niteliklerden biri Alpay’ın dilin faşizan doğasını görmezden gelmemesi; okuru bu bağlamda düşünmeye, dilin her türlü hiyerarşi ve tahakkümü yeniden-üretmeye müsait yapısına rağmen aynı dilden ‘eşitler arası bir ilişkiyi’ var etme olasılığı üzerine kafa yormaya davet etmesidir. Necmiye Alpay dil ile ilgili düşünürken ne milliyetçi söylemlerin ‘lafı kalabalık,’ ‘sözü insanı sersem eden’ retoriğine yaslanır ne de dili toptancı bir ret ile yıkma girişiminde bulunur. İnsanın dil ile kurduğu ilişki ya da iki insanın dili de kullanarak kurdukları ilişkinin bir tür ‘deneyimleme’ eylemi olması ya da ‘kendiliğindenlik’ olasılığı barındırmasına dikkat çekerek, aynı zamanda bir ‘dönüşüm’ imkanına da işaret eder.

Alpay’ın bakış açısında dil, her şeyden evvel, karşılıklı kabul, barış ve bir arada yaşama pratiğinin içselleştirilmesinde olmazsa olmaz nitelik olarak ortaya çıkar. Bu anlamda Necmiye Alpay’ın dil-benlik siyaseti-kitlesel politik pratik üçgenine yaptığı sayısız katkı üzerine pek çok değerli yazı kaleme alındı. Ben ise bu kısa metinde onun bir diğer niteliğine değinmek istiyorum.

Bilindiği üzere Necmiye Alpay Türkçe’ye Edward Said’in Kültür ve Emperyalizm’inden Immanuel Wallerstein’ın Tarihsel Kapitalizm’ine kadar pek çok eser kazandırmış değerli bir çevirmen aynı zamanda. Bu bağlamda ‘çeviri yapmanın’ ya da iki dil ve kültürün varoluşsal niteliklerini belirleyen birbirinden farklı epistemolojik inşaların arasında ‘gidip gelmenin’ sancısına, bu sancının muhattabı olan çevirmene dikkat çekmek elzem. Bir diğer deyişle Necmiye Alpay’ın Türkiye okuruna hediye ettiği birçok çeviri eserin bugün elimizde olabilmesinin çevirmen için nasıl bir bedeli olduğuna kısaca değinmek niyetindeyim. Böylelikle hem Necmiye Alpay gibi akıllara çoktandır borçlu olduğumuz teşekkürü etmek hem de bu akılların bizler için ne derece değerli olduğu üzerine bir kez daha düşünme, bunu anımsama fırsatını değerlendirmek istiyorum.

İki dil arasında yolculuk etmek, bir dilin ontolojik soykütüğünden her seferinde farklı bir biçime bürünerek cisim bulan her bir eserin içsel hakikatini, kurduğu (ve belki de yıktığı) evreni, bu evrenin oluşumunda iş başında olan epistemolojik mirası başka bir dilde yeniden kurmak, çevirmenin hem sancısı hem de mucizesidir. Bir dilin, o dile bütünüyle yabancı olana açılması için yola koyulan göçebe bir akıldır çevirmen. Bu yolculuğun kendi doğasına içkin sancısını kavramaya çalıştığımızda önümüzde beliren nedir?

Öncelikle bir başka kültürün dünya algısını, o algıyı içselleştirmiş olanlar ile sorgulamaya tabi tutanların konum alışlarını, bu konumlardaki olası eksen kaymalarını, çokseslilikleri, çok sesliliklerin bastırılması sonucu ortaya çıkan tekseslilik ve suskunlukları kavramayı (dahası duyumsamayı) gerektirir çeviri ‘işi’. Bir anlamda benlikte bir yarılma, ikiye, üçe, dörde bölünme, farklı epistemolojik kurgular arasında gidip gelme, buna rağmen öze ‘olabildiğince’ sadık kalma işidir. Çeviri, her şeyden önce özveridir. Bir aklın, dünyanın ‘logos’una olduğu kadar o dünyada ikamet eden insan topluluklarının tarih bilincine, bilgi üretimine, benlik politikalarına, kendini defalarca birçok parçaya bölmek pahasına yolculuk etme işi olmasıyla gerçekleşir bu özveri. Çevirmen aynı zamanda yabancısı olduğumuz bir dünyanın kapılarını aralamak yolunda kendini helak eden kişidir.

Ana dilin kendisinin, benlik inşasında ve bu inşanın insan deneyimini bir ‘tekrar,’ performatif bir içselleştirme ve yeniden-üretme pratiği olarak kurmasında oynadığı rolü de hesaba kattığımızda, çevirmenin iki ayrı dilin politik, ideolojik, söylemsel oyunları da dahil olmak üzere karşı karşıya kaldığı dil dünyalarının zorlayıcı yönleri daha da açık bir biçimde ortaya çıkar. Bu kadarla da kalmaz. Çevirmen aynı zamanda iki ayrı söz diziminin, bu sözdizimlerinin doğaları gereği birbirinden farklı anlam evrenlerine denk gelebilecek vurgu, sessizlik, yarılma, ima, altanlam, eğretileme, suskunluk ve haykırışlarının arasında gidip gelir.

Çevirmen im ile imlenen arasındaki rastlantısal ilişki, anlam üretmenin ağır sorumluluğu, üretilen anlamın her vakit hakikat ve kendiliğindenliğin bir adım gerisine düşen temsili doğası ile de yüzleşmek zorundadır. Deneyimlenen ile kaleme alınan arasındaki o boşluk da bu sancının bir parçasıdır.

Ana dil, o dilin içine doğanlara ‘doğal’ gelir. Peki bu ‘doğallığın’ muhtevası nedir? Ya da esasen rastlantısal bir im-imlenen ağı üzerinde kurulmuş bu örüntü aracılığıyla biçimlenmiş dili nasıl olup da ‘doğal’ bir şeymiş gibi deneyimleriz?

Dil, dünya gerçekliğine şekil verdiği ölçüde onu yeniden üretir. Günlük dilin tekinsizliğine bu çerçevede baktığımızda, kendini bir an için ifşa edip geri çekilen hakikat, kendiliğindenlik, duyumsama anlarının varoluşa bahşettiği sınırsızlık ile dilin kurduğu (ve çoğu zaman da dayattığı) benlik, dünya ve varoluş algısı arasında kapanması imkansız bir yarık olduğunu fark ederiz. Günlük dil, kurulu düzenin gereksinimlerini büyük ölçüde karşılasa da varoluşsal bir kriz, benliğin karanlık koridorlarıyla bir yüzleşme, saf vahşet-etik yarılma/kırılma-hayvan deneyiminde karşılığını bulamadığımız planlı kötülük türünden yaşamsal virajlarda günlük dilin araçları kösnül ve güdük kalır. Yine de aynı dil, oyalanmamıza yardımcı olacak kimi araçlar sağlamıştır: ‘gibi’ deriz, ‘sanki’ deriz. Anlatmak isteriz çünkü insan yaşamı, insanın yaşam algısı en az iki kişinin olduğu yerde başlar. İnsan, bozkırda kendince, kendinde duran bodur bir çalı değildir ne de olsa; bir tür kendilik bilgisi ile donatılmıştır ve o bilginin yokluğu ya da bu yokluğun başka türlü bir zenginlik barındırıp barındırmadığının bilgisine asla sahip olamayacaktır.

İşte çevirmen böyle bir alanda sürdürür yolculuğunu. Mesele teknik bir yeterlilikle sınırlı değildir. Etik sorumluluk, anlam üretimine yapılan etkin katkı, bu katkının okura ulaşacak ve onda bir iz bırakacak olması gibi birçok unsur da çevirmenin yükleri arasındadır. Necmiye Alpay diğer pek çok değerli katkısının yanı sıra iyi ki çeviri de yapmış, demek lazım o halde. Barışı, eşitler arası ilişki kurma olasılığını, umudu ve yaşama tutunmayı, aynı yaşamdan anlamlı bir ömür yaratma sorumluluğunu akla getiriyor Necmiye Alpay. Böyle bir kalemin çevirilerini insan eline güvenle alıyor. Düzgün, hakkıyla tamamlanmış işlerin son derece azaldığı bir dünyada bu zenginlik üzerine kısaca düşünelim istedim.

Fotoğraf: Senem Sinem