Necmiye Alpay ile Barış, Dil ve Umut Üzerine

“Ne kadar çaban varsa umut hakkın da o kadardır. Çaba derken elbette vasıflı bir emekten söz ediyorum. Ötesi, umudun değil, başka kavramların alanına giriyor.”

Özgür Gündem gazetesi Yayın Danışma Kurulu’nda yer almanız, “bölücü terör örgütü” üyesi olduğunuz iddiasıyla tutuklanıp dört ay cezaevine hapsedilmenize yol açtı. Bu kurulda yer alma nedeniniz neydi?

Özgür Gündem’in gazete olma özgürlüğünü desteklemek amacıyla hareket etmiştim. Bir “Danışma Kurulu” oluşturulması da böyle açıklanmıştı bana. Zaten o kurul hep öylece sembolik kaldı. Fazlasıyla baskı altında tutulan bir yayının ihtiyaç duyduğu minimum destekti o.

Sizce yargılanmanızın, tutuksuz yargılanabilecekken dört ay cezaevinde kalmanızın gerçek sebepleri neler?

Belli ki Kürt özgürlük hareketinin tüm kesimlerine karşı topyekûn bir sindirme harekâtı için karar çıkmıştı devletten. Basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğü kavramları bir kalemde silinecekti ve silindi. Künyede adı bulunan herkesin tutuklanması bu anlama geliyordu. Devlet, baktığı yerde bir gazete değil, bir silahlı örgüt görür hale gelmişti. Genel olarak gazetecilere yönelik tutuklama furyasına bakınca insan belki de durum bundan daha vahimdir diye düşünüyor, en beklenmedik insanların damgalanması belki de korku toplumu yaratmanın etkili bir yöntemi olarak seçilmiştir. Bu yöndeki tezler hayli inandırıcı görünüyor.

Barış çabalarının suç sayıldığı ve barış çağrısı yapan birçok insanın sizin gibi hapsedildiği veya üniversitelerden ihraç edildiği, kovuşturulduğu bir dönemdeyiz. Sizce bu olan biteni nasıl yorumlamalı? Devlet aklı ülkeyi akıldışına mı sürüklüyor?

“Terör” kavramı gibi “barış” kavramının tanımı konusunda da toplumsal kesimler arasında anlayış ortaklığından uzağız. Ülkeyi akıldışına sürükleyen yalnızca devlet aklı değil ama en büyük güç devletin elinde, dolayısıyla onun akıldışına çıkması halinde etkileri daha yıkıcı oluyor.

Cezaevinden Uluslararası PEN Yazarlar Birliği’ne gönderdiğiniz bir mektupta, “Şu da ilginçtir ki, bugün hapishanelerde her zamankinden daha fazla kadın yazar ve barış aktivisti bulunmaktadır,” diye not düşmüştünüz. Sizce bunun sebebi kadınların “ateşe yaklaşmaya” daha fazla cesaret etmesi mi yoksa daha fazla hedef alınmaları mı?

Kadınlar her alanda son yılların yükselen cinsiyeti. Kürt özgürlük hareketinde yer alan kadınlar “eşbaşkanlık” gibi kontenjanlar sayesinde hem sayı olarak hem de etkinlik derecesi açısından ön planda. Barış aktivistlerinin içinde de öyle. Bu yükseliş egemen ataerkil ideolojilerle zıtlaşıyor. Böyle olunca da cezaevlerindeki siyasi kadın mahpusların sayısı yüksek oluyor. Barış aktivistlerinin içinde de cezaevinden geçen kadınlar dikkati çekecek ölçüde fazla. Eskisine oranla daha fazla hedef alındıkları bir gerçek. Kadın cinayetleriyle paralel bir olgu bence bu: Kadınların özgürleşmesi ve siyasallaşması, kadın düşmanlığını artırıyor.

Güvenlik politikalarının tekrar tüm şiddetiyle uygulamaya konulduğu, siyasal ve ekonomik kriz içindeki bir Türkiye’de barış açısını, kalıcı barışı savunmak ve tesis etmek nasıl mümkün olabilir? Ve kalıcı barış olmazsa neler olabilir?

Neler olabileceğini görmek için doğu illerimize, ayrıca güney komşularımıza, Irak’a ve Suriye’ye bakmak yeter! Biz bir Arap ülkesi olmayabiliriz ama, o komşularımızı aratmayacak kadar çok fay hattımız ve çözülmemiş sorunumuz var. Gerçekte hem dar hem de geniş anlamlarıyla barış, bizim toplumlarımızın en temel meselesi. Savaşlardan özel bir çıkarı bulunmayan herkes (onlara çağrıda bulunmak beyhude bir iş olur), olup bitenlere barış açısından bakma terbiyesini edinmeye çalışmalı: Filanca karar, falanca anayasa hükmü, falanca davranış, toplumdaki gerginlikleri artırır mı, azaltır mı? Ölçümüz bu olmalı. Siyasi partilerden bağımsız olarak bunu tartmalı terazimiz. Üyesi olduğum Barış Vakfı’nın temelinde de bu anlayış yatıyor.

12 Eylül döneminde üç yıl Mamak cezaevinde kaldınız. Cezaevine girmeden önce uluslararası iktisat alanında çalışan bir akademisyendiniz. Serbest bırakıldıktan sonra çevirmenliğe ve dilbilimi çalışmalarına başladınız. Bu değişimin nedeni neydi? İkinci cezaevi deneyiminizden sonra sizin için dil meselesinden farklı meselelerin ön plana çıkma ihtimali var mı?

İktisat ilgim biraz da dünyayı anlayabilme ihtiyacıyla ilgiliydi. Dil ve edebiyat ise değişmeyen ilgi alanlarım oldu hep. Cezaevi bu açıdan bir değişiklik yaratmadı. Tersine, Kürtçeyle de bir miktar yüz yüze gelmemi sağladı. Dilciliğe devam.

Dilimiz, Dillerimiz’de, “Türkçede olup bitene bakarken hangi değişikliğin Türkçenin temel özelliklerine, eğilimlerine, gereksinimlerine uygun, başka bir deyişle anlatım olanaklarını geliştirici nitelikte olduğu, hangisinin tam tersine Türkçeyi yoksullaştırdığı, bozduğu ayırt edilmeli,” demiştiniz. Dile dair yaptığınız bu uyarının bir benzerini bugün Türkiye’nin toplumsal yaşamıyla ilgili yapmak da mümkün mü?

Esinleyici noktalar bulunsa da, böyle bir paralellik kurmak zor. “Türkçe” terimi ile “toplumsal yaşam” terimi, farklı kategorilerdeki iki ayrı kavramı gösteriyor. Aralarında elbette ilişki var, çokboyutlu ilişkiler var, ancak bire bir denklik yok. Sorunuzu yanıtlamak için, makale boyutunu da da aşan bir çalışma sunmam gerekir! Alıntıladığınız sözümü bir tarafa bırakarak şu kadarını söyleyeyim: Bizim toplumsal yaşamımız alabildiğine derin ayrım ve ayrımcılık temelleri üzerine kurulmuş. Bu temeller mutsuzluk yaratıyor ve çoktandır tehlikeli ölçülerde sarsılıyor. Eski rejimin sahibi CHP yine aynı rejimi temel alarak düzelmeyi savunuyor! AKP ise modern öncesi değerlerin gücünü temel alarak yeni bir toplum kurabileceğini sanıyor ve bir baba figürünün inşasına çalışıyor. Oysa toplumun temel ve güncel gerçekliklerini kabul etmeden, adını koymadan ve genel kabul görecek kalıcı, ayrımcılık karşıtı çözümler üzerinde anlaşmaya varmadan bir adım bile atacak halimiz kalmadı. Demagoji ve hamaset artık tutunulamayacak kadar zayıf kalmış ipler. Bizi artık ancak içgörü kurtarabilir.

7 Haziran 2015 gecesi Türkiye’nin daha demokratik ve özgür bir toplum olabileceğine dair umutlarımız vardı. Bugün yakın geleceğimize dair umutlu olmak için nedenlerimiz var mı?

Ne kadar çaban varsa umut hakkın da o kadardır. Çaba derken elbette vasıflı bir emekten söz ediyorum. Ötesi, umudun değil, başka kavramların alanına giriyor.

Fotoğraf: Senem Sinem