Necmiye Alpay Aydınlığı

Dili bir cehennem, bir hapishane oluştan kurtarma çabasıdır çalışmaları. Dille yaratılmış her şeye yaklaşma çabası, yakından okuma gayreti aslında özgürlüğü dil dolayımıyla keşfetme, onu ele geçirme çabasıdır.

Tutulduğu koğuşunu açık denizde yol alan bir gemiye benzeten, zamanın bilinmez bir açıklığa doğru akışını minik penceresinden seyrettiği bulutlarla duyan Necmiye Alpay henüz içerideyken, John Berger daha yeryüzündeki macerasından vazgeçmemişken… Elimde Hoşbeş… Bir iç yangısı, bir yürek kabarması, açıklanması zor bir sevinçli kederle okuyorum kitabı. Rosa’ya Armağan… Her satırını Necmiye Alpay’ı düşünerek çekiyorum içime. Her satırı düşüncemle özemek istiyorum. Rosa, Berger, Alpay birbirinin üzerine binen parşömen suretler. İç içe geçen çizgileri görüntülerin, bir sınırsızlığı söylüyor, düşünsel sürekliliğin ‘yetim yıldızları’nı.

“Rosa!” diyor Berger, “seni çocukluğundan beri tanıyorum.” Alpay ve Berger da diyorum birbirlerini çocukluklarından beri tanıyordur. Sık ağaçlıklı bir ormanda ikisini sükûnet içinde ama sonsuz bir merakla dünyaya dokunurken düşlüyorum.  ‘Garip, anlık bir yakınlık’la başlarının üstünden uçup giden bir serçe olayım istiyorum o düşte. Yakınlık yaralarımız, yoksunluklarımız kadar sevincimizde, neşemizde, düşümüzde, biraradalığımızda değil mi?

Rosa tutukluluk sürecinde yazdığı mektuplarından birinde arkadaşına şöyle seslenmiş: “Temel mesele insan olmak. bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak. […] İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve ‘kaderin büyük terazisine’ koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir.”

Bu satırlara tekrar döndüğümde Necmiye Alpay içeriden çıkmıştı. Dostlar, arkadaşlar, okurlar… uzundur böyle sevinip de yüzü gülmemişti kimsenin. Özgürlüğünün ilk anlarına dair bir video düşmüştü Twitter’da önüme. Rosa’nın kastettiği her şey vardı o yüzde ve sözlerde. Ben o gördüğüme Necmiye Alpay aydınlığı diyorum. Orada olsam gidip sarılamaz, iki basit cümle kuramazdım kendisine ama o aydınlığa sarılıp durdum uzun bir süre.

Selim Temo -yüzlerce akademisyenin başına geldiği gibi- görevden alınma haberini paylaşırken “Hiç kimseden daha değerli değilim,” demişti. Ne doğru ve erdemli bir ses verme… İğdiş edilmiş bir toplum inşası için yapılan kıyımda herkes ya kurban ya tanık kılınarak sessizlikte boğulmak istenir. Ve o karanlık sessizlikte kimse ayrıcalık taşımaz artık. Herkes için adalet gelmedikçe adınıza eklenen sıfat yalnızca etik bir yük olur. Bunu nasıl da içine çekmiş bir aydındır Necmiye Alpay.

“Yazma faaliyeti benim için hayati bir faaliyet oldu hep; bir şeyleri anlamlandırmamı ve devam etmemi sağlıyor.” Berger için hayati olan bu durum Alpay için de öyle. Cezaevinde tutulduğu süre içinde defalarca altını çizerek vurguladığı şeydi yarım kalan işler, yazılmayı bekleyen ve okunacak kitaplar. Evrenini dille kurmuş, evreni dille gören, duyan, hisseden biri Alpay. Onu tanıyanlar dil hassasiyetini yalnızca yazıda değil gündeliğin içinde, sözlü kültürde de taşıdığını bilirler. Ses tonundan, konuşma ritminden, sözcükler ve cümleler arasına bıraktığı dikiş payından anlaşılır en doğru, firesiz, açık anlamı bulmak için düşünme boşlukları aradığı. O nedenle ondaki dil hassasiyeti ve bilinci anadil polisliğinin ırkçı reflekslerinin çok uzağındadır. Dilin düşünmeyle ve ifade etmeyle arasındaki kuvvetli bağın bir anlam evreni, bir dünya fikri yaratmak açısından ne denli önemli olduğunu bilen birinin hassasiyetidir onunki. Dili bir cehennem, bir hapishane oluştan kurtarma çabasıdır çalışmaları.  Dille yaratılmış her şeye yaklaşma çabası, yakından okuma gayreti aslında özgürlüğü dil dolayımıyla keşfetme, onu ele geçirme çabasıdır biraz da. Düşünce özgürlüğü siyasal, toplumsal özneler olmamızdan ileri gelen tartışma dahi götürmez bir hak değildir yalnızca. Aynı zamanda varoluşumuzu deneyimleme, kurma yolumuzdur da.

Varoluş deneyimimizin aktarım kanalı dildir. Necmiye Alpay’ı bir eleştirmen olarak diğerlerinden farklı kılan aynı zamanda bir dil uzmanı oluşudur. Dil ve düşünce arasındaki bağla ilişkilenme biçimi ve buradaki açık görüşlülüğü dili bir deney alanı olarak görmesini de olanaklı kılmış, dilsel hileleri ve yapay denemeleri kolaylıkla ayırt eden bir göz yapmıştır onu.

Küresel akıştaki paradigma değişikliğini kavrayışında ve bunu metinlere yansıtışında dil-düşünme ve kurma ilişkisine dair birikiminin, varlık ve varoluşa bakışındaki açıklığın etkisi önemlidir. Deneyen ve denemeye açık olan bir öznelik halidir bu. Kendisiyle yapılan söyleşilerin bize gösterdiği de budur. İçeride başka bir gerçeklik hali hâkimse o hale uygun yaşamanın dinamiklerini bulma ve zemine kendini uyarlama… Bir tutunma ve varoluş inadı… Yeni olanı deneyimlemeye açıklık onu çok genç kılmaktadır.

Bütün karaütopya/bilim kurgu roman ve filmlerinde kusursuzluğu yakalamış gibi görünen düzenlerde çeşitlilik, farklılık, çokluğun sesi hep mas edilmiştir. Vasatın düz bir çizgide ilerlemesi, kontrol, tutarlılık ve değişmezlik böyle sistemlerin en temel özelliğidir. Her şey vardır ama özgürlük yoktur, düş yoktur, arzu yoktur. İnsanlar yaşamlarını fabrikalardaki üretim bantlarının üzerinde ilerleyen nesneler gibi sürdürür. Bellek, hatırlama, hissetme, düş kurma, aşk, tutku… bunlar en büyük düzen düşmanlarıdır. Alpay, içerideki voltalarda kendini o çok sevdiği İstanbul sokaklarında yürürken düşlediğinden söz ediyor. Koğuş arkadaşlarını İstanbul sokaklarına yerleştire yerleştire yürüdüğünden… İçeriden bir dışarı düşü bu. Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul romanını hatırlattı bana ister istemez. Bir direnme biçimi olarak düş kurma, unutma ve hatırlama… özgürlüğünüzün gasp edilmesi özgürlük arzunuzu yok edemiyor. Nasıl bir tutsaklık olursa olsun olduğunuz yeri, zihninizi, bedeninizi bir bellek ve direnme alanına dönüştürüyorsunuz. Alpay da bu şekilde içeriyi dışarısı yapmasını bilmiş.

“Şiir Hala Mümkün mü? İnsana, Hayata ve Şaire Rağmen Şiir” konulu panelde en son geçen yıl İstanbul Tüyap’ta buluşmuştuk Necmiye Alpay’la. Orhan Kahyaoğlu ve Yalçın Armağan diğer konuşmacılardı.  Emirhan Oğuz yönlendirmişti toplantıyı. Orada da her karşılaşmamızda yaşadığımız tekrarlanmıştı. İlk birkaç cümlelik bir bocalama, sonra siz’den sen’e geçiş… Bendeki siz ısrarı hayranlığın da egemen olduğu büyük saygıdan. Uzaklık, yabancılık, mesafe koyma ihtiyacı bu siz’den çok uzak. Alpay’ınkiyse sanırım karşısındakiyle eşit ilişki kurma, mesafeyi eşit bir yerden tutturma arzusu ile, dil ve iletişim uyumuyla ilgiliydi. Birbirimize orada bir kez daha söz vermiştik. Artık siz yok. Sen’de karar kılmıştık. Bir dahaki yolculuğumda onu arayacaktım, bir kahve içecektik. O yolculuk gerçekleştiğinde ise sevgili Necmiye Alpay hem çok yakın hem ulaşamayacağım kadar uzaktı.

Panel sonrasındaki küçük sohbetimizde bir cümle takılmış zihnine, onu sormuştu zarafetle, “seni yanlış ya da eksik anlamış olabilirim,” diyerek. Bütünüyle anlamak, kavramak, yaklaşmak arzusuyla… Bu, sanırım en tipik Alpay tavrı. Anlamak, öğrenmek, kavramak merakıyla dünyaya bakmak, onu dinlemek… Onun için Necmiye Alpay aydınlığı diye bir şey var. Gördüğü, işittiği, temas ettiği her ne ise orada bulduklarını, cömert bir sevgiyle ortaya koyan ne kadar az insan var onun yetkinliği ve doluluğunda. Sanırım adil oluşu bilgiyle değil bilmeyle, anlamayla ve düşünmeyle kurduğu dürüst, açık, net ilişkisinden kaynaklı. O nedenle iyiyi de söylerken kötüyü de, güveniyor insan ona. İtiraz etme, düzeltme ve açıklama şansını hep bir açık kapı olarak bırakıyor karşısındakine. Hakikati gösterme ve söylemede, o, dilin kimileyin ne denli aciz, yetersiz ve kaypak olabileceğini en iyi bilenlerden. O nedenle belki konuşmak kadar güzel bir dinleyişe sahip. İkisini de aşan bir düşünme güzelliğine.

Necmiye Alpay tutuklanmadan önce de tutukluluk süresince de şimdi dışarıda da aynı ton ve serinlikle kurdu, kurmakta hep cümlelerini. Barışa dair inancı ve ısrarı hiç değişmeden, netliğini hiç kaybetmeden. Artık bildiğimiz bir hayatta değiliz. Bize neler olduğunu tam olarak bilemediğimiz gibi ne şekilde ve neye evrileceğimizi de bilmiyoruz. Bunlar çaresizlik cümleleri değil. Akıyoruz zaman içinde bu olan bitenle. En iyi bildiğimiz şeyleri yapmaya devam ederek elbette.

“Böylece, geçmişten gelen mirasımız ve tanık olduklarımız sayesinde, direnecek cesareti bulacak ve şimdi hayal edemeyeceğimiz koşullar altında direnmeyi sürdüreceğiz. Dayanışma içinde beklemeyi öğreneceğiz.

Tıpkı bildiğimiz her dilde övmeyi, sövmeyi ve küfür etmeyi ilelebet sürdüreceğimiz gibi.” (Berger, 2017: 104)

Necmiye Alpay aydınlığı… Hiçbir şey öğrenmediyse insanlar bu süreçten bir tek bunu gördü ve öğrendi. Vazgeçmemek, devam etmek için yeterli.

Fotoğraf: Senem Sinem