Ne Oluyorsa En Başta Oluyor

Bilmediklerimizi öğrenmek için çabalıyor; bildiklerimizi hiç uğraşmadan unutuyoruz. Kötü besleniyor, çok sigara içiyoruz. Kaçtan geriye saydığımızı bilmeden geriye sayıyoruz. Hiçbir sebep bulamazsak aşırı acıklı Blues şarkılarının saksafon sololarına hüzünleniyoruz. Hiçbir sebep bulamazsak mı? Bulamıyor muyuz? Arıyor muyuz? Müzik hiç durmuyor –şimdi John Coltrane, I seeyourfacebefore me -. Ben müziğin hiç susmamasını sağlarken, Ahmet bir sigara daha yakıyor. Dudağının kenarına yerleştirip sigarayı -dudağının hangi kenarına yerleştiyse sigara o gözü kapalı- “müzik” diyor. ‘99 yılından kalma bilgisayarı,babam bana üniversite sınavını ilk kazanamadığım yıl almıştı, kazanacağımı sanmış olmalı. Bilgisayarın gelişinden sonra iki sene daha kazanamamıştım sınavı. Üç sene sonunda, artık ailem gerizekalı olduğumu düşünmeye başladığı yıl, Ankara’da Tarih kazanmıştım. Babam da bunun üstüne bir daha bilgisayar falan almamıştı bana. Tabi aradan geçen on seneden sonra, benim emektarın yerinibir şekilde aldığım diz üstü bilgisayar alırken bizim hantalın tek işlevi, köşedeki sehpanın üzerinde müzik çalmak oluyor. Ne televizyona ne bilgisayarlara dokunmadığımız şu günlerde ise yeniden kıymetlimiz oluyor tek ve biricik işleviyle. Listeyi yenile, yeniden başlat, play. Görevimi tamamlayıp Ahmet’e dönüyorum ağzındaki sigaranın yeri değişmemiş. Elimi uzatıp sigarayı dudaklarından alıyorum, dudaklarımı koyuyorum sigaranın yerine. Açık olan diğer gözünün de kapandığını fark ediyorum.

Ahmet’le tam dokuz gündür evden çıkmadık. O, aylardır belki yıl mı oldu bilmiyorum, ‘Zalimliğin Gizli Kalmış Başlangıç Tarihi’ni yazıyor. Alt başlık Erkeklik; “üst başlık ne?” diyorum kızacağını bilerek, “Komik olma Mustafa, altı da üstü de erkeklik bu işin,” diyor.

Ahmet her şeyi öğreniyor, öğrendiği her şeyi hiç uğraşmadan kolayca unutuyor. Benim gibi. Senin gibi de. “Unutmamak için yazacağım,” dedi bir gün. Unutmamak için yazmak bana hiç mantıklı gelmedi. İnsan en fazla hatırlamak için yazar diye düşündüm; unutmamak için yazmak bana biraz ağır geldi. Bunu Ahmet’e hiç söylemedim tabii.

Bir yerde bir şeyleri yanlış yaptılar biliyoruz. Her şeyi unutsak bunu unutmuyoruz. Ama bildiğimiz bir dolu tarih kitabından, belgeselden, filmden, resimden, romandan, şiirden ve müzikten ibaret. Hepsini biliyoruz, dışarıda çok aradık biraz da içeride arayalım diye evden çıkmıyoruz ama bulamıyoruz. Zalimliğin başlangıç tarihini bulmak için ne kadar geriye gitsek, kime baksak, bizi biraz daha geriye götürüyor, biraz daha, biraz daha, daha ve kayboluyoruz.

“Her şey apaçık ortada aslında!” diyor Ahmet.

“O zaman kitabın adını değiştir,” diyorum. Kabul etmiyor. O bulduğunda gizli diye bir şey kalmayacakmış. Belki de bir yere kadar zalim değilmişiz biz. “Bir şey olmuş da sonradan böyle olmuşuz,” diye sesli düşünüyor odayı sakince adımlayarak. Ama sonra çocuklar geliyor olacak ki aklına, kuyruğuna teneke kutu bağlanmış kediler, kopacağı bilerek kuyruğuna basılan kertenkeleler, yuvaları yakılan karıncalar, eteği kaldırılan sınıf arkadaşı kızlar, oyun sırasında eli kardeşinin orasına giden ergenler, köşeye sıkıştırılan Arap Hamitler, top İsmetler, sidikli Emineler. Zalimliği devam ettirmese de, geriye dönüp baktığında o “zalim çocuk” kendine uzak bir hatıra gibi gelse de zalimliğin başlangıcına en çok katkıda bulunanlar onlar mı oluyor yoksa?“Sonradan olan bir şey yok Mustafa, ne oluyorsa en başta oluyor” diye kendini yalanlıyor.İlk kimin içinde bir yer vurularak yere düştüyse, o da başkasını kırmış. Parçalara ayırdıkça tümlenecek sanmış belki de. Kırmış, o da başkasını, o da seni, sen de beni, sonra karanfil elden ele.

“Mustafa, ilk kim öldürdü onu bulmamız gerek. Ama olmuyor işte birinin içini öldürenin de bir yerde içi öldürülmüştü. Öyle demedik mi! Dedik değil mi o da değilse kim peki. Neden bulamıyorum zalimliğin başladığı o anı?” diyor Ahmet, başını göğsüme bastırıp gözlerinden acısını damıtıyorbana. İşte kimi zaman böyle ağlaya bağıra, bazen bütün gün tek kelime etmeden, bazen kucağımda çocuk gibi sallana sallana, kötü beslenerek, çok sigara içerek, alkole el sürmeyerek -bir keresinde de işte bundan haftalarca mı aylarca mı önce olduğunu bilmediğim bir zaman bütün gün içerek denedi kitabı yazmayı. On yedi gün evden çıkmadık, kötü beslendik, çok sigara çok alkol içtik. Zeynep, bize taşıdı durdu. Hiç sesi de çıkmadı, iki günde bir kapı çalındı görmedik bile Zeynep’i, bıraktı içkileri üç beş parça yiyeceği, gitti. “Yeter ki, Ahmet bulsun,” dedi. Biri de Zeynep’in içini öldürmüştü, kitap için bunca uğraşması hem Ahmet’e olan karşılık bulması imkânsız aşkından hem de ilk katili bulma isteğindendi. Baktık aradan on yedi gün geçti; Ahmet ne düşünebiliyor ne yazabiliyor. Hep zihninde tekrar ettiğini söylediği o görüntüler, bir sürü yüzü olmayan zalim, ağlayanı, pişman olanı, büyümüş de devleşmişi, üstüne üniformalar, silahlar, devletler bile geçirmişi. Böyle bir kriz halinde içini akıttı durdu on yedi gün neyse zehrini akıttı ama bu kez içmek yok dedik.- geçen dokuz gün.

Onuncu gün, sabaha karşı uyanıyorum. Yanımda Ahmet’in olmadığını görüyorum. Dediği gibi bir şey bir kere var olmuşsa, varlığı gibi yokluğu da görülebiliyor, ne garip. Ahmet odanın kapısında durmuş bana bakıyor. Bir şey olmuş. Kıvırcığa yakın dalgalı saçları nemli, üzerinde kendisine iki beden büyük lacivert kazağı altında siyah pijaması, otuz üç yaşına yakın bile olmayan gözlerindeki canlı parıltıyla gülümsüyor. Hem ağlıyor hem gülümsüyor ve bunu dünyanın en esmer en güzel yüzüyle yapıyor.

“Ne oldu?” diyorum.

“Baba” diyor, Ahmet.

“Ne babası? Babana bir şey mi olmuş?”

“Nereden başladığını buldum. En başta ve her zaman bir baba vardı; yokluğunda dahi varlığı hissedilen.”