n-1 insan

Bugün sadece Türkiye’de değil bütün dünyada boğucu derecede baskın hale gelmiş mikro-faşizmden düşünceyi “oluş”a, dili tekilliğe, insanı n-1’e açmakla kurtulabilir miyiz?… Hayvanlarla karşılıklı hipnoz ilişkisi içinde olduğumuz uyurgezer bir dünya hayal ediyorum.

Düdük’ün anısına

İnsan hak talep edebilecek bir canlı mıdır?

Bu hakkın talep edebileceği bir kurum var mıdır, varsa, nerededir? Kurum olabilme hakkını nereden edinmiştir?

İnsan hakları talep edilebilecek bir şey midir? Hayvanlar hak talep edemedikleri için mi hayvandırlar? Hakkının ne ya da nerede olduğunu “biz” insanların bile bilemediği bir kurumdan hak talep edemeyenleri ezmek, aşağılamak, yok saymak, işkenceyle öldürmek, zehirlemek hak talep edebilmenin ön koşulu mudur?

İnsan kendini ne zaman ve nasıl insan etmiştir? Böyle bir tarih varsa, hak insan edilebilmiş midir? Yoksa, hak talep edebilmek için en başta hakkı mı insan etmek gerekmiştir? Ya da en başta haklı mı olmak gerekmektedir?

Hakkımdan vazgeçmeden ‘hak’kımdan vazgeçebilir miyim? Buna zamanım olur mu? Ölmeden önce ‘hak’tan vazgeçsem miydi? ‘Hak’kı “insan” denen şeyden kurtarabilir miyiz? “İnsan”ı “Hak”tan, hak sahibi olmaktan kurtarabilir miyiz? Hak’tan vazgeçebilirsek HAK’tan da vazgeçebilir miyiz? Hakkımdan vazgeçme hakkına sahip miyim?

Bu makalenin temelinde hayvanlar var ama özellikle insan olan hayvanlar, hayvan olan insanlar, hayvan olmak istemeyen insanlar, insan olmak istemeyen hayvanlar, insan olmak isteyen insanlar, hayvan olmak isteyen hayvanlar, insan olmak istemeyen insanlar, hayvan olmak istemeyen hayvanlar vb.

İnsan hakları talep edildiği sürece ve ancak ve ancak bir insan tarafından talep edildiği sürece var olabilecek bir şeyse, insan hep insana, hayvan da hep hayvana eşit kalacak demektir. Oysa bizim önermek, konuşmak istediğimiz durum şöyle bir durum:

n – 1 insan

Bu durumda bir bağı kopartacağımız kesin gibi görünüyor: insanı insan denilen şeyden kopartmak ve böyle bir bağın ne pahasına oluşturulduğundan, insana hak veren şeyin ne olduğundan bahsetmek.

Ama ya bu bağ insana bağlı değilse? Ne olursa olsun, insan kuşkusuz bu bağa bağlanmak istemiştir. Ama ya bağ? Bağ insana bağlanmak istemiş midir? Yoksa bu bağ insanı istemese de başka yerlere mi bağlamaktadır? Yani, ya insanın bağlanmak istediği yer ile ona bağlı olan şeyin niyeti birbirinden farklıysa? Aslında her şey insana bağlıdır ama ya hepsi insan olmayan insana duyulan o duygusal… Hayvanlardan ve bilhassa ödipalleştirdiğimiz ev hayvanlarından bahsettiğimizi sanıp hemen bir duygusallığa kapılmayın. Ya da daha iyisi kapılın çünkü konumuz “duygusal bir bağ.” Bu yazının Freud’un bile başa çıkamadığı bir bağla bir yere bağlandığını belki de en başta söylemeliydik. Gözleriniz sulandı hemen değil mi? Durun, durun, öyle bir bağ değil bu: duygusallığı hemen insan kalbinizde aramayın; bu bağ sizi insan olmaya iten, zorlayan, “insan olacaksın” diye emreden yerle alakalı. Kısacası, insanı insan olmaya bağlayan bağ.

***

Mikkel Borch-Jacobsen, Freud’un psikanaliz araştırmalarında hipnozdan çağrışım yöntemine geçişini ve bunun nedenlerini açıkladığı makalesinde, bu dönemden psikanalizin 19. yüzyıl psikoterapisinden ayrılarak kimliğini kurduğu süreç olarak bahseder. (1) İlk izleri psikanalizin Freud’dan da önceki babaları Charcot (2) ve Janet’de (3) sürülebilecek hipnoz yönteminde hastada travmaya yol açan sahneye gidilmekte ve bu sahnenin neden olduğu izler bir bir tespit edilerek oluşturulan travma öyküsünün neden olduğu semptomlar tek tek gözden geçirilerek hastanın iyileştirildiği söylenmektedir. Fakat, özellikle Janet’nin hastaları ve Freud’un ilk dönemlerinde tedavi ettiğini söylediği hastalar, hep doktora geri dönmekte çünkü hasta ile doktor arasında Freud’un da tam çözemediği, “duygusal bağ” (Gefühlsbindung) denilen bir bağ oluşmaktadır. Bir Diyonisos şenliğinde tanrı ile tapınan arasında sınırların yerle bir edildiği ritüellere benzeyen bu durumda, hasta kendi sınırlarını hipnoz sırasında doktora açmakta (ekstasis) ve kendi benliğinin doktor tarafından istila edilmesine (enthusiasmos) (4) izin vermektedir. Kısacası, hastalar Freud’a bu sınır aşımı sonucu aşık olmakta ve bu durum Freud’un canını oldukça sıkmaktadır. Teknik anlamda bir aktarım (“transference”) sorunu olan, hastanın kendi “ben”ini kurarken psikanalisti model olarak aldığı bu durumdan kurtulmak için Freud hipnozdan vazgeçer ve sonraki psikanaliz kuramında çağrışım yöntemini tercih ederek modeli “psikanalist”ten psikanaliz tarafından belirlenen, soyut bir “ödipal-insan” kimliğine aktarmaya çalışır. Buna rağmen aynı sorun devam eder ve sonuçta Freud aktarımın telkin yönteminde ancak göreceli olarak azaltılabildiğini söyler. Bu çözülemeyen ama Freud’un daha sonraki psikanaliz araştırmalarında varlığını ısrarla hissettiren bağ, Jacobsen’e göre bilinçaltı ve başkalarıyla kurulan belli bir ilişki biçimine, ya da dahası, insanın ötekiyle kurduğu ilişki sonucu ortaya çıkan bir bilinçaltı sorununa işaret etmektedir. Ve Freud’un ilerleyen tarihlerdeki araştırmalarına bakıldığında bu bağın sadece duygusal, hasta ile doktor arasında gelişerek, psikanalizin önşartı olan belli bir “ben” ve “kimlik” varsayımını sarsan bir bağ sorunu olmakla kalmayıp, psikanalizin kimlik sorunu, psikanalizin kendisiyle kurduğu bağ sorununa, ya da nihayetinde “bağ” sorununa dönüştüğü görülebilir. Yani kendi kimliğini hipnozdan çağrışıma geçerek kurabilmiş psikanalizin kendisine, kendi “öz”üm dediği şeye duyduğu bağın nasıl bir bağ olduğu ve bu bağın hangi koşullar altında ayakta kaldığı, sarsılabildiği ya da yok edilmesi veya korunması gerektiği sorusu Freud’dan sonra bugün bile tamamıyla çözülemeden kalmış temel bir sorun oluşturmaktadır.

Bu tartışmadan bahsetmemin temelde birkaç nedeni var. En başta “ben”in ya da “kimlik”in nasıl kurulduğu ve psikanaliz kuramının “ben”i kurarken belli bir insan kavramı ile nasıl bir bağ kurduğunu göstermek.. Psikanalizin ilk kurbanlarının histeria vakaları olduğu, gerek Janet ve Charcot, gerekse Freud’un ilk hastalarına bakıldığında aşikar bir durumdur. Bu hastaların çoğu, hemen hemen hepsi kadındır ve Deleuze’ün tabiriyle histeri krizi sırasında “gövde kendinden kaçmaktadır.” (5) Kriz anında gövde organize bir insan gövdesi olmaktan çıkarak hayvansı bir duruma yaklaşmakta ve Freudcu psikanaliz işte tam böyle bir anda devreye girip “kendi”nden hayvan olana doğru kaçan “ben”i ve bedeni ödipalleştirmeye çalışmaktadır. Yani, psikanaliz “ben” kavramını kurulabilmek için bir yandan Descartes’tan beri var olan, kendisiyle özdeş, düşünebildiği sürece var olabilen ve rasyonalite kuralları içinde düşünebildiği sürece özdeşliğini koruyabilen bir insan tanımına dayalı “insan” ile “hayvan” arasındaki farkı, öte yandansa neden ve kim tarafından insana verildiği asla bilinemeyecek “hak” kavramını sorgusuz sualsiz, a priori kabul edip hastayı buna zorlamalıdır ki “bağ”ın doğası hakkındaki kuşkular karabasan gibi tekrar tekrar geri dönmesin.

Anlaşılacağı üzere, sözünü ettiğimiz duygusal bağın insanın insan olma mücadelesinde kendisini hayvan olandan ayırıp, kendine icat ettiği hakları yaratırken olmayan bir insan “idea”sına duyduğu bağ olarak ortaya çıktığını ama hipnozdaki durumun bu bağın da gerisinde yatan ve duygusal bağın kurucusu bir başka (b)ağlar ağına ait olduğunu söyleyeceğiz. Bu bağlar ağına yakalanan kimdir, ağı kim kimin üstüne atmıştır? Bu bağı atan biri olmuş mudur? Bu ağ atılabilir mi? Ağa bağlanılabilir mi? Bağa ağlanabilir mi?

Az önce değindiğimiz gibi, 19. yüzyıl psikoterapisi, özellikle Janet ve Charcot’nun histeri vakalarında ağlayan bu bağsa, Freud ile hipnozdan vazgeçen psikanaliz insan hakları kavramıyla birlikte “duygusal bağ” olarak tanımlanan bu ağlar bağını insan olana duyulan bir bağa dönüştürmek için kolları sıvar ama her çaba ağlar (b)ağını geri getirmektedir. Deleuze ve Guattari’inin Freud’un Kurt Adam vakası (6) için söyledikleri gibi hayvan olan sürekli geri dönmektedir: Sergei Pankejeff’in (7) derdi kurtların çağrısına cevap verememesidir ama Freud bunu anlamaz ve bu çağrının Kurt Adam’a ulaşmasını engellemek için elinden geleni yapar; amaç hayvanla bağın tamamıyla kesilmesidir. “İnsan” olanı kurmaya yönelik ve bu nedenle politik bir girişim olarak da düşünebileceğimiz psikanalizin amacı zaten hep politik olmuştur: bir devlet içinde yaşayacak, ötekilerin “hak”kına saygılı, nesneleri ve özneleri kavramsal anlamda kavrayabilecek bir varlık olarak tayin edilen “insan”ı ayakta tutabilecek protokollerin bir bir sıralanması ve bunların kanun olarak işlenmesi olan anayasalara uygun bir “ruh” yaratmak. İnsan hakları kavramı, bu bağlamda, insanı insan yapan şeylerin insanı hayvandan ayırarak işlendiği bir haklar tutanağıdır. Ama bu protokolleri ayakta tutan payanda hiçbir zaman hatırlanmamalı ve bir (b)ağ olarak geri dönmesine asla izin verilmemelidir.

Derrida ve Deleuze/Guattari felsefesi düşünsel anlamda Descrates’dan beri süregelen, hayvanı rasyonalite dışına koyarak ona her türlü eziyetin yapılmasını mubah kılan düşüncenin gidişatını “yapıbozum” ve “oluş” düşünceleriyle kısa devreye uğratır. Eleştirinin odağında Descartes düşüncesi ve onun en seçkin uzantıları Heidegger ve Levinas (8) vardır. Heidegger ve Levinas’ın hayvanlar konusunda yazıp söylemiş oldukları yukarıda sözünü ettiğimiz duygusal bağ ile (b)ağ arasındaki dinamiği oldukça iyi açıkladığı için burada kısaca özetlemekte fayda görüyorum.

Descartes’ın argümanı insan olanı hayvandan konuşabilme yeteneği sayesinde ayırıp insan-merkezci bir dünya görüşünü bütün “insanlığa” mal etmişse, Heidegger düşüncesi bu ayrım üstüne düşünmeye çalışmıştır ama bundan çok da ileri gidememiştir. Hayvanlar ve Yahudiler sizden ve bağınızdan nefret ediyorum! Heidegger’in hayaleti Dasein’dır ve onla bir “bağ” kurabilmek için her insan-merkezci düşüncede olduğu gibi hayvanın kurban edilmesi gerekmektedir.

“Yaşayan canlılardan konuşan canlıya olan sıçrama yaşamsız taştan yaşayan canlıya olan sıçramadan daha büyük olmasa da onun kadar büyüktür.” (9)

“Bütün varlıklar arasında düşünmesi en zor olan canlı yaratıklardır çünkü bir yandan belli bir açıdan bize en yakın olanlardır ama öte yandan ve aynı zamanda bizim ‘ek-sistence’ özümüzden bir uçurumla ayrılmışlardır.” (10)

Temelde hayvan ile insan arasında şöyle bir ayrım vardır: “ek-sistense” sadece ve sadece insan olanın özünü belirler; yani “olmak” sadece insan olana mahsustur; öteki canlılar da olurlar ama onların olma biçimi dünyayı dünya kılabilmekten uzak bir dünyadır. Bu ayrımın derinliklerinde, insan olmayan bir canlının, konuşamadığı için, dünyasını ve çevresini “dünya” ve “çevre” kılabilecek, ontolojik bir ayrım yapabilmesini sağlayan, “als solche” düşüncesinden mahrum olması yatar. “Als solche” düşüncesini, kavramsal bir anlayışı yaratamadığı için hayvanın “dünya”sı ve “çevre”si yoktur. Bu noktada fenomonolojinin kısır döngüsüne işaret eden şöyle bir soru sorabiliriz. Hayvanın özü ya da onun “ek-sistence”in dışında kaldığı gibi iddialarda bulunmamız için, en başta hayvan olma kategorisine neyin girip neyin girmeyeceği konusunda peşin bir karar vermemiş miyizdir? Yani, Heidegger düşüncesiyle bulmak için yola çıktığımız “öz”ün ne olduğunu daha başta bilmekteyizdir ve yolculuk daha başlamadan sona ermiştir.

Eleştiride daha çok ilerlemeden Heidegger’in dünya ya da çevre kavramlarından yoksun bıraktığı hayvanlara nasıl bir yer ayırdığına bir göz atalım. Düşünüre göre, hayvanlar “dünyada zavallı olanlardır.” (11) Zavallı olma durumu doğrudan dünya hakkında kavramsal bir bilgi üretememelerine ve içinde bulundukları doğaya “esir olma” durumlarına bağlıdır. Örneğin, insan ve maymunun birbirine çok benzer elleri olsa da, her ikisi de kavrama işini eşit oranda gerçekleştirebiliyor olsa da, hayvanın eli olduğunu söyleyemeyiz çünkü o eli olduğunu bilmez ve bu yüzden bütün hayatını organizmasının ihtiyaçlarını gidermek üstüne kurar: elinin kavradığını aklı kavrayamaz.(12) Kısacası, Heidegger, Descartesçı argümanın konuşabilme özelliği üzerinden belirlediği insan kavramını hiç sarsmadan Dasein sorununa taşır ve hayvanları kavramsal bilgi üretemedikleri için bir kez daha uçurumsal bir farklılığa hapseder. Bentham’ın (13) savunusunun aksine, örneğin, hayvanların içgüdüsel mi yoksa ontolojik bir bilişe mi sahip olduklarını anlamak için bir arıyla yapılan deneyi anlatırken Heidegger’in kalbi hiç sızlamaz. Bir arı bal emdiği bir çiçeği karnı doyduğu için mi, yoksa çiçekteki bal bittiği için mi terk eder? (14) Deneyde bir arının önüne bir kap dolusu bal konulmakta, balı emerken arının karnı kesilmekte ve karnının kesildiğini ve balın sürekli kesikten akıp gittiğini ancak ölünce anlayacak olan arı sayesinde arının kavramsal bir bilgi üretemeyeceği kanıtlanmaktadır. Ama zavallı arının ölme hakkı bile elinden alınır çünkü, bilindiği gibi, Heidegger’e göre insan ve hayvan arasındaki en temel fark insanın öleceğini bilmesi, ötekininse bundan haberdar olamamasıdır.(15) Bu tür bir düşünce, bu yüzden, o arının karnını kesme hakkını kendisine kimin verdiğini sorgulamaz bile. Karınla birlikte karın bağı da kesildi sanılır ama Dasein kendini hayvan olandan ne kadar temizlerse temizlesin, duygusal bağ ve (b)ağ Kurt Adam’ın rüyalarında ya da Levinas örneğinde göreceğimiz gibi hep geri dönecek ve her geri dönüşte yeni bir Üstinsan özlemini de beraberinde getirecektir.

İnsan hep bir sıfır öndedir ya da her zaman n+1’dir.

Hayvanlar hakkında olmasa da hayvanları içeren, “Köpeğin Adı” (“Nom d’un chien”) adlı yazısında Levinas, Nazi toplama kampında Bobby adını verdikleri bir köpekle olan karşılaşmadan bahseder.(16) Yazısında ilk bakışta insan olmayan bir hayvana insan, insanlara ise hayvan statüsü vererek görünürde geleneksel, insan-merkezci hayvan/insan ayrımını sarsmaktadır. Görünürde dememin nedenlerini az sonra açıklayacağım ama önce kısaca anekdotu aktaralım. Uzun süren bir esir kampı deneyiminin tam ortasında Levinas ve arkadaşlarının hayatına Bobby adını verdikleri bir sokak köpeği girer. Sabah içtimasına çıkarlarken ve akşama doğru gardiyan gözetiminde kampa dönerlerken Bobby hoplaya zıplaya onları karşılamakta, insan olduklarının unutturulduğu bu Nazi kampında onlara insan olduklarını hatırlatan tek varlık olmaktadır. Kampta maruz kaldıkları insanlık dışı, tutsakları insan ile hayvan arasındaki sınırı ihlale zorlayarak hayvanlığa iten tutum karşısında Levinas ve arkadaşlarının insan olduğundan kuşku duymayan tek canlıdır Bobby. Kampta tutsaklar dışında var olan görevliler, ki özgür insan oldukları söylenen kişilerdir bunlar, onları “insan derilerinden” mahsur bırakmışlardır…

“İnsan-altı yaratıklardık, maymunlar sürüsüydük. Tutuklu insanların sefaleti ve gücü sayılabilecek içimizden yükselen mırıltılar özü düşünen yaratıklar olduğumuzu bize hatırlatıyor olmasına rağmen biz artık dünya’nın bir parçası değildik. … Kendi türü içinde tuzağa düşürülmüş varlıklardık; tüm sözcük dağarcığına rağmen dilsiz varlıklardık.”(17)

Baştan söyleyelim ki burada Levinas’ın Alman Faşizmi ve anti-Semitizm tanımına (18) hiçbir itirazımız yok, amacımız sadece buradaki eleştiri mantığını içten içe, farkında bile olmadan, ele geçiren –daha sonra tanımlayacağımız– bir “mikro-faşizm”i görünür hale getirmek. Levinas’ın tanımına göre Naziler tutsakları insanlıktan çıkarıp hayvan durumuna indirgemişlerdir ve Bobby bir hayvan olmasına rağmen hayvanlığa indirgenmiş yaratıkların insan olduğunu anlayabilen tek canlıdır kampta. Söylemin mantığına göre bir yanda Bobby’ye hayvanlığa indirgenen insanların insan olduğunu anlayacak bir insan olma özelliği verilmekte ama aynı zamanda hayvan olmanın düşkün bir durum olduğu, insanı olması gerekenden bir adım geriye iten bir var olma biçimi olduğu söylenmektedir. Levinas’ın söyleminde açıktır ki insanın hayvana indirgeniyor olması baştan sorgulanmadan kabul edilmiş bir insan/hayvan hiyerarşisi içermektedir. Yani niçin bir yandan hayvan-insan ile hayvan ilişkisi övülürken, öte yandan içine düşülen hayvan olma durumundan utanç duyulmaktadır? (Burada bir daha tekrar edelim ki Nazilerin tutsakları bu indirgemeye zorladıklarını kesinlikle gözardı etmiyoruz.) Yani bu insan olmaya duyulan inanç ve istek nereden kaynaklanmaktadır ve hayvan burada bir tekillik (“singularité”) kazanmış ve Bobby adı verilmiş bir köpek olarak karşımıza çıksa da– niçin hep ancak aşağılık bir “hayvan” olarak, bir karşılaştırma aracı olabildiği sürece karşımıza çıkmaktadır?

Bu noktada daha önce bahsettiğimiz Heidegger’i hatırlayacak olursak insan ile hayvan arasındaki temel ayrım, Descartesçı insan-merkezci düşüncede olduğu gibi insanın konuşabilen ve kavramsal düşünce üretebilen tek canlı olmasının karşısına yerleştirilen hayvanın dil eksikliği yüzünden dünyayı kavramsal olarak anlayamamasında yatıyordu. Yukarıda gördüğümüz gibi Levinas’ın kamptaki durumu tanımlama biçimiyle Heidegger düşüncesi en azından dil düzeyinde birbiriyle örtüşmektedir: kamptaki tutsak aynı Heidegger’in hayvanı gibi, dili olmadığı için, “dünya”dan mahrum bırakılan bir canlıya, hayvana dönüşmektedir. Bir başka deyişle, bastırılması gereken “(b)ağ” Nazi zorbalığı ve kıyımcılığı sayesinde hortlamış; görünür hale gelmesi milyonlarca Yahudinin hayatına mal olmuştur ama Nazi vahşetinin temelinde yatan Descartesçı keskin insan/hayvan ayrımı devam etmektedir. Levinas insanın etik bir canlı olduğu konusunda, ve bu etiği keskin bir insan/hayvan ayrımı üstüne kurulması gerektiğinde ısrar ederken Bobby’ye duyulan sevgi, ona verilen insan karakteri aniden geri tepmiş, duygusal bağı (b)ağdan kurtarmanın aracına dönüşerek şu gerçeği gözler önüne serer olmuştur: dünyada zavallı olan hayvan değil insan-merkezci rasyonalist düşünce ve “insan” kavramı etrafında kurulmuş insanın ta kendisidir.

İnsan olmaktan kurtulamamak yalnız insana mı hastır? Levinas’ın aynı yazıda sarf ettiği “Köpek [Bobby] Nazi Almanyasının son Kantçısıydı” (19) cümlesine bakarak bu soruyu onaylamamız çok zor olmasa da, Nazizmin Kant’ın önerdiği aklın evrenselleştirmesi projesini daha da ileri götürüp “aşkın”ı bireysel mikro-kategorilere taşımakta nasıl da başarılı olduğunu iddia edebiliriz. Bir başka deyişle, Deleuze ve Guattari’nin tanımlama biçimiyle “mikro-faşizm”den bahsetmeye hazırlanıyoruz burada. Sergei Pankejeff’in karabasanlarındaki kurtların ulumasına cevap vermenin yollarını açmaya…

***

Duygusal bağ, insanın kendisini hayvan olandan ayırarak kendiyle kurmaya çalıştığı, mimetik, yani kurgulanmış (olmayan) bir insan modeline göre kendisini biçimlendirdiği, bunu becermek için kendi kendine sürekli haklar atfettiği bir sistemse, “mikro-faşizm,” Nazi Almanyasının yıkılmasıyla ortadan kaybolmak yerine “insan”ların içine işleyerek, hayvanın geri dönüşüne ancak ödipalleştirilmiş bir ev hayvanı çerçevesinde izin veren, Nietzsche’nin söz ettiği “ressentiment” (20) üstüne kurulu, “insan hakları” ve psikanaliz tarafından belirlenen ve bu yüzden ağır anlamda politik, Adornocu anlamda otoriter kimliklere (21) dönüşmüş faşizmin yeni yüzüdür. İnsan olacaksın, başka yol yok! Deleuze ve Guattari Anti-Oedipus’ta (22) ürettikleri kapitalizm ve psikanaliz eleştirisini Bin Yayla’da (23) devam ettirerek bu durum karşısında “hayvan-oluş”a giden yolların açılması ve “insan-olmayan”a giden kaçış çizgilerinin oluşturulmasının aciliyetinden söz ederler. Burada anahtar sözcük “oluş”tur. Heidegger’in sözünü ettiği ve hayvanın “dünyada zavallı olması”nın altını çizen şey, “als solche” ya da kavramsal düşünme biçimi sonuçta fenomonolojinin kurtulamadığı, önermelerle düşünme sistemine bağlı kaldığı gibi “öz”e giden yolda insana ait saymadığı her şeyi yok sayar (tıpkı Nazilerin hayvanlarla birlikte “hayvanlığa” indirgedikleri Yahudileri yok sayabildikleri gibi). Fenomonoloji bir “olma” felsefesidir ya da kısaca insanın aşkın bir sistem içinde örnek aldığı modeli, figürü tekrar üretip yokluktan varlığa net bir geçişle “insan” olunmasında diretir. Oysa düşünce kavram yaratabilen ve kavram yaratamayan arasında sıkıştığı sürece bir yanda insan hakları öte yanda hayvan hakları hep olacak; insan hep hayvana borçlu kalacağı gibi bu borcunu asla ödeyemeyecek, ağırlığı altında inlediği “ressentiment”ı daha da derinleştirip hayvanlara daha çok eziyet edecek ve daha çok “insan” olmayı hedefleyecektir.

Deleuze ve Guattari’nin Batı felsefesinin yaslandığı “aşkın” düşünce sistemi karşısında önerdikleri “içkin” (“immanent”) düzlem ise böyle bir tartışmaya yol açan ikilikleri eritip düşünceyi sonsuza açarken, mimetik olan, yani insanın bir model üstüne kendini kopya olarak kurduğu sistemi de reddeder. İçkin düzlemi belirleyen “mimesis” değil “simulacra”dır; “olmak” değil “oluş”tur. “Simulacra” Baudrillard’ın savunduğunun aksine, modelin ortadan kaybolup her şeyin kopyanın kopyası olduğu bir sistem değil, model ile kopya arasındaki ilişkinin bozulduğu, çözündürüldüğü, benzerliğin kalmadığı bir ilişkidir.(24) İçkin bir düzlem içinde düşünülen Deleuzecü simulacra kavramında bu yüzden taklit yoktur, sonsuz bir oluş, insanın insan olamadığı, hayvan olanla ilişkisini bir hayvan-oluş içinde kurması gereken içkin bir sistem vardır ve Deleuze’ün deyişiyle içkinlik, yaratılması gereken şeydir.(25) Batı’nın Plato’dan beri yaslandığı tek/çok ilişkisi böylece “çoğulsallık” (“multiplicité”) düşüncesine açılır. Bir başka deyişle, insan insan olma hakkını kendisini hayvandan ayırıp, insan adını verdiği aşkın bir idea ile özdeşleşme üstüne kuruyorsa, içkin düzlemde “tekilliğe” sahip olan her zaman çoğulsaldır ve asla bir özdeşlik durumuna indirgenemez. Bu yüzden Kurt Adam’ın rüyalarında tekrarlanan sahne, ağaç dallarına tünemiş kurtlar sürüsü, çoğulsallığın, hayvan-oluşun bir çağrısıdır. Hayvan-oluş önermelere dayalı kavramsal düşünceyi reddetse de kavramı reddetmez çünkü onun kendine has bir kavram kavramı vardır. Kavramlar olmuş bitmiş, aşkın ya da ideal bir felsefeye dayalı birimler olmayıp, çoğulsallığa dayalı ve sürekli yaratılması gereken şeylerdir. İçkinlik düzlemi her “oluş”un kendi tekilliğini yeniden ve hep yeniden yarattığı bir düzlem ve böylelikle insanın asla “insan” olamayacağı, onu insan yapan hakların herhangi reel politik bir varsayım oluşturmadan hep “n-1”de kalacağı bir düzlemdir.

Deleuze ve Guattari ev hayvanlarından alaycı bir şekilde bahsederler (26) çünkü ev hayvanları tam da eleştirisini yaptığımız duygusal bağı kuvvetlendirme, insanın insan olma projesinde faşizmin yön değiştirerek “insan”ın içine yerleştiği mikro-faşizmi kurma araçlarından biri haline gelir: anne-baba-çocuk üçgeninin içine çekilen hayvandan “oğlum,” “kızım” diye bahsedilir ve bu insan/hayvan karşıtlığının bir ödipalleştirme sürecinden geçirilerek duygusal bağın bu kez insanlaştırılmış-hayvan düzleminde tekrar kurulması anlamına gelir. Böylece iyicil, insancıl insan tekrar bütün ödülleri kazanır ve insan ile hayvan arasındaki karşıtlık ödipal bir aşk hikayesine dönüştürülerek insan-merkezci düşünce sağlamlaştırılır. “Düşünüyorum, öyleyse varım”dır; “seviyorum, öyleyse varım”dır. İnsan senden nefret ediyorum!

İnsan olanın insan kavramını kurarken (b)ağın üstüne attığı, doladığı duygusal ağın hem kendine hem başkalarına hem de hayvanlara uyguladığı mikro-faşizmin dil düzeyinde nasıl çalıştığını anlamak için Derrida’ya bakmayı öneriyorum. Derrida hayvanlar ve otobiyografi üstüne düzenlenmiş bir konferansın açılış konuşmasında (27) şöyle bir durumdan bahseder: Her sabah banyoya doğru yol aldığında evin kedisi Derrida’nın yolunu kesmekte ve düşünür çıplak haldeyken gözlerini dikip ona bakmaktadır. Bu her sabah tekrarlanan karşılaşma anı, Derrida için bir davete dönüşür: bu bakışsız bakışa nasıl cevap verilebilir? Bu noktada nasıl bir bağdan söz edilebilir? Kuşkusuz, kediye “gel psi psi” diyebilir ve sonsuza kadar gelmesini bekleyebiliriz. Ama asıl mesele işte kedinin “psi psi” diyen anlamsız bir sese, “psi psi” diyen kişinin gözlerine, ürettiği bu anlamsız sesi sorgularcasına, gözlerini dikerek baktığı ve aslında gelmeden geldiği bu andadır. O (b)ağ belki bu bakışta, yani insan olmayı borçlu olduğumuz hayvanlara seslenme biçimimizde ve buna karşın onların yanımıza gelerek bize kendimizi “insan” yaparken kendimizi onlardan kesinkes ayırma çabamızda ve bize “sen en iyisi git başı ortası sonu belli olan cümlelerle kendini ifade etmeye devam et” demeye çalışan bu bakışta saklıdır. Bu karşılaşma anında eleştirilmesi gereken şey hayvanın tekilliğini “psi psi” sesine indirgemeyi kendine hak gören bakış açısıdır. Derrida bu noktada şunu önerir: Fransızca’da “hayvan” anlamına gelen “animaux” sözcüğü bütün hayvanları tek bir sözcüğün boyunduruğuna indirgemekte ve onların tekilliğini silme, yok sayma aracına dönüşmektedir. Derrida’nın “animaux”dan yola çıkarak kurduğu “animot” sözcüğü, aynı “différance” tartışmasında olduğu gibi, okunuşu ses itibarıyla aynı olan ama “animot” durumunda saptanamayan, sürekli kaçış içinde olan bir sözcük yap-bozuna, bir tür olanaksızlığa dönüşür. Yani “animot” bir yanda, “canlı” olan, öte yanda, “sözcük” olan ama gönderide bulunduğu net bir anlam alanı olmadığı için sürekli “anlam” dışı kalan, çoğul, tüketilemeyen, ve daha önce savunduğumuz gibi hep n-1’de kalan bir durumu açığa çıkarır. Bir bakıma, Levinas’ta tekilliği “Bobby” adıyla kurulan ama verildiği anda, hayvan konuşamadığı için geri alınan, ve genel bir ad, “hayvan”a dönüşen şey karşısında “animot” hayvanların dilde soy-tür aracılığıyla belirlenen konumunu bir kararverilemezlik konumuna açar.

Dilde gerçekleşebilecek bu açılım, dilin geçerli olduğu her alanda, kanımızca, şu tür soruları da beraberinde getirecektir: Sözcüğü canlandırmak, hayvan sözcüğünü “canlı” hale getirmek insanı insan olana bağlayan duygusal bağı (b)ağa açabilir mi? Bugün sadece Türkiye’de değil bütün dünyada boğucu derecede baskın hale gelmiş mikro-faşizmden düşünceyi “oluş”a, dili tekilliğe, insanı n-1’e açmakla kurtulabilir miyiz? İnsan haklarını bir bir sayıp maddeler halinde kitaplara, anlaşmalara koymak yerine (b)ağa yayılan bir duygusal bağ ile insan, aile, devlet, yurttaşlık, din, tanrı, gelenek, hak vb gibi “kavram”lardan kendimizi kurtarabilir miyiz? Bu (b)ağa bağlanmadan, (b)ağlamadan, duygusal bağın kurulurken yıkılan bir bağ olduğunu düşünüp bunu bir haz üretme aracına dönüştürerek, bu kurma/yıkma ya da yap/boz oyunundan zevk alarak, “insan” denen o korkunç varlığı “n-1”e zorlayabilir miyiz?

Hayvanlarla karşılıklı hipnoz ilişkisi içinde olduğumuz uyurgezer bir dünya hayal ediyorum. (28)

Notlar:

1. Mikkel Borch-Jacobsen, “ Hypnosis in Pscychoanalysis,” Emotional Tie, Stanford UP, Stanford: 1993, ss. 39-61.

2. Jean-Martin Charcot (1825-1893): Modern nörolojinin kurucusu olarak bilinen Fransız nörolog ve anatomik patoloji profesörü. 19. yy Fransasının en önde gelen nöroloğu olduğundan kendisine “nevrozların Napolyonu” adı verilen Charcot’nun en oylumlu çalışmaları hipnotizma ve histeri üstünedir.

3. Pierre Janet (1859-1947): Hastanın geçmişte yaşadığı olaylarla bugün yaşadığı travma arasındaki ilişkiye dikkat çekmiş ilk araştırmacılardan olup, “bölünme” (şizofreni anlamında) ve “bilinçaltı” terimlerini ilk kullanan Fransız psikiyatrist ve filozofudur. Birçok bilimadamına göre psikoterapi ve psikanalizin Freud’dan bile önce gelen babasıdır. Jean-Martin Charcot altında çalışmış, araştırmalarının sonucunu, felsefe tezi olan L’état mental des hystériques (1892) adlı kitapta toplamıştır.

4. “Ekstatis” ve “enthusiasmos” hakkında geniş bilgi için bkz: Guthrie, W.K.C. The Greeks and their Gods. Beacon Press, Londra:1955, p. 78.

5. Gilles Deleuze, Francis Bacon: The Logic of Sensation, Continuum, Londra: 2005, ss. 35-36.

6. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, “One or Several Wolves,?” A Thousand Plateaus. çev. Brian Massumi. Minneapolis: University of Minnesota Press, 1987, s.28.

7. Sergei Pankejeff (1886-1979): Odessa’lı Rus aristokrat ve Freud’un “Kurt Adam” olarak bilinen vakasının başröl oyuncusu. Bkz: Sigmund Freud, “From the History of an Infantile Neurosis” The Freud Reader, Vintage: Londra, 1995.

8. Aşağıda okuyacağınız Martin Heidegger ve Emmanuel Levinas ile ilgili bölümler için Animal Philosophy (ed: M. Calarco ve P. Atterton, Continuum, Londra: 2005) adlı kitaptan yararlandım.

9. Martin Heidegger, Hölderlins “Germanien” und “Der Rhein,” ed. S. Ziegler, Klostermann, Frankfurt am Main: 1980, s. 75. (Bu ve daha sonra makalede geçen bütün çeviriler Z. Aracagök’e aittir.)

10. Martin Heidegger, “Letter on Humanism,” Pathmarks, ed. William McNeill, Cambridge UP, Cambridge: 1998, s.248.

11. Martin Heidegger, The Fundamental Concepts of Metaphysics: World, Finitude, Solitude, çev. W. McNeill ve N. Walker, Indiana UP, Bloomington: 1995, s. 177.

12. Martin Heidegger, What is Called Thinking? Çev. J.G.Gray, Harper and Row, New York: 1968, s.16.

13. Jeremy Bentham (1748-1832): Hayvan hakları konusunda yazılmış ilk makalenin yazarı. Hayvan/insan ayrımının konuşma yeteneğinden çok hayvanlar acı çeker mi sorusuna kaydırılması gerektiğini savunmuş; ancak böyle, insanları hayvanlardan ayıran şeyin bir uçurum olmadığının anlaşılabileceğinden bahsetmişti. Bkz: Jeremy.Bentham, An Introduction to the Principles of Morals and Legislation (Londra, 1789).

14. The Fundamental Concepts of Metaphysics s. 242.

15. Martin Heidegger, “The Nature of Language,” On the Way to Language, çev. P.D. Hertz, Harper, San Francisco: 1971, s. 107.

16. Emmanuel Levinas, Difficult Freedom, çev. S. Hand, Johns Hopkins UP, Baltimore: 1990, ss. 151-3.

17. Difficult Freedom, s. 153.

18. “Irkçılık biyolojik bir kavram değildir; anti-Semitizm toplama kamplarının orijinal modelidir. Sosyal saldırganlık’ın (aggression) kendisi de sadece bu modeli taklit eder. İnsanları bir sınıfa hapsedip onları ifade gücünden mahrum bırakarak, “gösterileni olmayan gösterenler” olmaya ve oradan da vahşete ve kavgaya hapseder.” Difficult Freedom, s. 153.

19. Difficult Freedom, s. 153.

20. “Ressentiment” için bkz, Friedrich Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü, Gün Yayıncılık, İstanbul 2005. Ayrıca bkz: Zafer Aracagök – Mahmut Mutman, “Gel Psi Psi Psi: Diyelim ki Geldi,” Siyahi, Sayı 8, Güz 2006, Istanbul.

21. Bkz, Theodor W. Adorno, Authoritarian Personality, Harper, New York: 1950.

22. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Anti-Oedipus: Capitalism and Shizophrenia, çev. R. Hurley, M. Seem, ve Helen R. Lane, Viking, New York: 1977.

23. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, A Thousand Plateaus: Capitalism and Schizophrenia, çev. B. Massumi, Athlone Press, Londra: 1988.

24. Gilles Deleuze, The Logic of Sense, çev. M. Lester ve C. Stivale, Continuum, Londra: 2001, ss. 253-279.

25. Deleuze’e göre aşkın olan her zaman içkin olanın yolaçtığı bir sonuçtur ve bütün dinlerde içkinliği yaratan tarırıysa, Deleuze’ün önerisi içkinliğin içkini aşmayan bir aşkını da içine alarak tekrar yaratılmasıdır. Bkz. G. Deleuze, Pure Immanance: Essays on a Life, çev. A. Boyman, Zone Books, New York: 2004, ss. 25-33.

26. A Thousand Plateaus, s. 240.

27. Jacques Derrida, “The Animal that therefore I am,” Critical Inquiry, 28 (Winter 2002), Univ of Chicago Press. Ayrıca Derrida’nın konferanstaki bütün seminerleri için bkz: The Animal That Therefore I Am, çev. D. Wills, Fordham UP, New York: 2008.

28. Uyurgezer Situasyonistler manifestosumuz için bkz: http://www.myspace.com/somnambulistsituationists

* Bu yazı ilk olarak Tesmarelsekdiz’in 4. sayısında (2009) yayınlanmıştır.

** Yazı görseli: Three Studies for a Crucifixion (detay), Francis Bacon, 1962.