Murat Gülsoy Okurları İçin Özel Bir Hizmet

Murat Gülsoy ve son romanı üzerine.

Önsöz

Murat Gülsoy geçtiğimiz ay Can Yayınları’ndan yayınlanan yeni romanı Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmette bir yanıyla üslup ve anlatım teknikleri olarak önceki romanlarının izinde daha güçlü bir şekilde yürümeye devam ederken, öte yanıyla ise bir önceki romanı Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’de ya da ondan da önceki romanı Nisyan’da olduğu gibi okuyucusunu şaşırtan bir metne imza atıyor.

Yalnızlık, delilik (ya da doğru ifadeyle delirium) ve ölümle yazarlık arasında kurduğu alegori ile okurları bir kurmaca yazarın zihninde dolaştıran satırlar ile üst-kurmaca ve metinlerarası anlatım teknikleri ve bilhassa önceki romanlarına yaptığı göndermelerle tanıdık bir metinde yol alıyor okur. Öte yandan bilimkurgu ya da distopya diyebileceğimiz türlere ait unsurlardan faydalanırken, güncele daha önce olmadığı kadar yaklaşırken, daha önce kimi öykülerinde gördüğümüz bir tür deneysellikle farklı bir yönünü de göstermekten geri durmuyor Gülsoy.

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet yakın bir gelecekte ya da uzak bir geçmişte geçebilecek ama aslında tam da bugünün anlatıldığı, şimdiki zamanda geçen bir roman. Erken emeklilikle varoluşsal sıkıntıları ve yalnızlığı iyice su yüzüne çıkan üniversite hocası Mirat Alsan’ın zihninin içine önce bir, sonra da iki insan almasıyla yavaş yavaş bir hezeyanın eşiğine gelmesini anlatıyor özetle. Ancak Gülsoy’un daha önceki kitaplarında da sık sık gördüğümüz üst-kurmaca tekniği ile Mirat’ın hikâyesi aslında, ‘Önsöz’, ‘Sonsöz’ ve ‘Ekler’ ile parantez içine alınıyor. Bu tekniği ‘parçalı roman yapıları’ şeklinde tanımlıyor yazar. Bu sayede, bir açıdan Mirat’ın hikâyesini yazan bir yazarı hikâye eden bir Murat Gülsoy romanına evriliyor kitap. Mirat Alsan, Murat Gülsoy’un alt benliği mi? Tartışılır. Zira önceki kitaplarından da bildiğimiz gibi Murat Gülsoy ‘oyunlu’ metinleri seven, okurla oyunlar oynamaya meyilli bir yazar. Dolayısıyla Mirat Alsan ‘sadece’ bir karakter, dahası Mirat’ın hikâyesini yazan kurmaca yazarla da Gülsoy arasında benzeşlik kurmak için elimizde çokça gerekçe var. Öte yandan kurmaca yazarın, Murat Gülsoy’un Nisyan romanından tanıdığımız karaktere olan benzerliği de dikkatimizden kaçmıyor. ‘İdeal okur’lar olarak oyuna gelmeyip, yazarın bize nanik yaptığını bilmek, içimizi rahatlatmıyor yine de. Çünkü Murat Gülsoy kitaplarında gerçek ile kurmaca sürekli boğuşuyor, bir süre sonra ikisi bir oluyor, birbirinden ayrılamıyor, aradaki fark belirsizleşip önemsizleşiyor.

Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet; Gülsoy’un daha önceki metinlerine, özellikle de Nisyan ve Baba, Oğul ve Kutsal Roman romanlarına olduğu kadar; Borges, Shakespeare, Oğuz Atay, Tanpınar ve Nerval gibi yazarların hayatları ve eserlerine yapılan göndermelerle de ‘metinlerarası bir yolculuk romanı’ aynı zamanda. Borges ile başlayıp, Shakespeare ile biten romanın, aslında tüm edebiyat ya da ‘kurmaca’ geleneğinin içinden yazıldığının altını çizmek istiyor bir anlamda Murat Gülsoy. Kurmaca yazarın Borges’e yazdığı bir metinle başlıyor roman. Sonra Borges ve Tanpınar karşı karşıya getiriliyor. Üçüncü çoğul şahıs zamiri olan ‘biz’, Tanpınar’ın satırlarında olduğu gibi rahatlıkla kullanılamıyor bu metinde. Zaten bir ‘biz’den bahsedilebilse ‘yalnızlık’ olmayacak belki de. Bununla ilgili romanda geçen şu satırlar bize rehberlik etmeli:

“Bazen öyle olmaz mı? Orada yaşayan insanlar vardır, gülen, eğlenen, âşık olan, sevişen, hata yapan, hüzünlenen, acı çeken, kavga eden, çabalayan, bir amacı olan… ve siz onlardan biri olmadığınızı fark edersiniz. … ko ca man bir boş luk … Çevrenizi saran kocaman bir boşluk vardır. Sizinle birlikte hareket eden, sizi diğerlerinden ayıran bir fanusun içinde yaşadığınızı hissedersiniz.”

Yalnızlığıysa boşluk ve boşlukta olma hali olarak sunuyor metin. Murat Gülsoy, ‘şimdinin içinde’, ‘kalbi kabukla kaplı bir adam’ın umutsuzca yalnızlıktan kurtulma çabasını duyurmaya çalışıyor ‘sevgili okur’una.

“Çünkü yalnızlık insanın çevresiyle ilgili bir şey değildi. Yalnızlık insanın içindeki boşluğun büyüyüp onu yutmasıydı.”

Mirat’ın ne kadar ‘yalnızlar içinde yalnız’ olduğunu, zihninin içine kabul ettiği Esra ile konuşmasından daha iyi ne anlatabilir?

“Ama beni içine aldın. Hiç tanımadığın birini yaşatmak için kendi içinde yer açtın.

Çok yalnızdım.”

Daha Mirat’ı tanıtırken onu ‘Aylak Adam olmak isteyen’ bir karakter olarak tanıtıyor yazar. Biz de Aylak Adam’a dönerek bu boşluğu anlamlandırmaya çalışalım öyleyse. Şöyle diyor C. romanın bir yerinde: “Bu mavi boşlukta etimiz bile sonuna dek sevişemiyor. Çünkü bu ses geçmez, ışık sızmaz odada bile başkaları bizimle birlik.” Yani insan yalnız bile olsa başkaları olmadan kendini bulamıyor, kendini tanıyıp anlamlandıramıyor. Bazen Aylak Adam’da olduğu gibi ‘caddeden taşan kalabalıkların içinde bir yerlerde’ arıyor yalnızlığını giderecek çözümü; bazen de bu romanda olduğu gibi ‘zihninde’. Zihnine başkalarını alarak çoğalmaya çalışıyor Mirat. Kız kardeşi Sema, “Kim girdi aklına bilmiyorum ki…“, derken gerçeği bilmeden ediyor bu lafları. Yine de ‘artık yaşamayan kişileri zihninde yaşatmak’ meselesi yazarlığa fena halde benziyor. Mirat’ın Esra ve Tuncay’ı zihninin içine almasından sonra yaşadığı şu deneyim, pekâlâ yazarlığın bir tarifi olarak da okunabilir:

“Yaz gecesinin içinde yol alan motor canlandı. Şimdi Mirat çok tuhaf bir deneyim yaşıyordu. Hem motoru süren ellerin sahibiydi, Tuncay olarak o ânı yaşıyordu hem Esra olarak başını Tuncay’ın sırtına yaslamış hızı hissediyordu hem de onların yanı başında Mirat olarak tüm bunları bir film gibi izliyordu…”

Yine de insan varoluşunun en önemli noktalarından birisinin yalnızlık olduğu hesaba katıldığında, zihnine bir sürü yaşamı ve karakteri dolduran bir yazarın yarattığı kurmaca bir metinde bile, biz diğer fanilerin başına gelen yazgıdan kaçamıyor yazar da, her kim olursa olsun…

“İnsan neye elini atsa kendi hayatından bir yansımayla karşılaşıyor. Çünkü insan bir aynadan başka bir şey değil. Kendisi kadar yansıtabiliyor dünyayı.”

Sonsöz

Roman her ne kadar ‘yakın bir gelecekte’ geçiyormuş izlenimi verse de, aslında tam da bugünde geçiyor. Hâliyle (hem kurmaca hem de gerçek) yazar dış gerçeklikten ve kendi sınırlarından azad olamıyor. Murat Gülsoy’un daha önceki romanlarında pek sık rastlamadığımız bir özellik giriyor devreye bu romanda. Arka planda da yer alsa ‘güncelin içinden’ geçen bir kurmaca metin Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet. İçindeki kara sayfa sadece Tristram Shandy‘ye gönderme olsun diye konulmuş değil. Aynı zamanda ‘abluka’ların, ‘sokağa çıkma yasaklarının’, ‘buzdolabında bekletilen ceset’lerin, düzenlenen eylemlerin ve gençliğin; mücadele eden, direnen, hiç olmamaya çalışan bir neslin de bir hayli ‘bireysel’ görünen bu anlatıya eklemlenme yeri o kara sayfa. Bitirirken Shakespeare’in Hamlet‘ine yapılan gönderme de, bir edebi referans olmanın ötesinde, edebiyatın ve yaşadığımız ya da veda ettiğimiz hayatların ebediliğine konulan bir im aynı zamanda.

“Ne yazık ki bu kitap o kitap değil. İçinde neşe yok. Sadece ölülerin yarım yüzleri var. Siyah maddeyle nakşedilmiş…”

 

Ekler

Murat Gülsoy Cumhuriyet kitap ekinden Eray Ak’a verdiği röportajda Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet romanı ile ilgili, bu yazıda bahsettiğim bazı noktalara açıklık getiren, kimi yorumlara ise destek olarak görülebilecek bazı saptamalarda bulunuyor.

“Metinlerarası ve türler arası geçişlerin günümüz ruh durumunu araştırmak için verimli bir yol olduğuna inanıyorum. Daha önce yazdıklarımda da var olan bu eğilim, Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet kitabımda bir adım daha ileri gidiyor. Aslında çok daha ötesine geçmeyi de arzu ediyorum. Çünkü yaratıcılığın bu tür sınır ihlallerinde kendini ortaya koyduğuna inanıyorum.”

“İnsan bedeni zıtlıkların savaş alanıdır. Mirat da buna açılıyor. Bir tür sanatsal deneyim aslında yaşadığı. Hatta bir yazarın her zaman yaşadığı şey: Başkalarını, üstelik var olmayan kişileri zihninin içinde yaşatan bir insandır yazar. Ya da yaşatmaya çalışan demeliyim.”

“Sürekli olarak insanların öldürüldüğü ve bu ölen insanların zihinlerde yaşatılmaya çalışıldığı bir ülkede yaşarken kendi bireysel yalnızlığına çare olarak ölüleri zihninin içine almakla bir çıkış arayan Mirat’ı yazmaya uğraşmanın kendisinde ironik hatta acınası bir yan var tabii.”