“Muhalefet Defteri”: Mizah Tarihinin Tabu Devirenleri

“Muhalefet Defteri,” yayın hayatına son veren mizah dergileri sebebiyle kötümser olduğumuz bir dönemde, bize çok geniş bir mizah tarih ve birikimimiz olduğunu hatırlatıyor.

Levent Cantek ve Levent Gönenç’in birlikte yazdıkları Muhalefet Defteri: Türkiye’de Mizah Dergileri ve Karikatür, Temmuz ayından beri raflarda. Yedi bölümden oluşan kitabın her bir bölümü bağımsız bir yazı gibi okunabilir, çünkü her bir yazının kendine ait bir konusu ve odağı var. Bütün olarak okunduğunda ise kitap, başlangıcından bu güne Türkiye’deki mizah dergileri tarihini ele almaktadır. Bu tarih, özellikle aidiyet ve muhalefet kavramları üzerinden anlatılıyor. Bu yönüyle kitap, I. Meşrutiyet’ten günümüze Türkiye siyasi tarihi okuması olarak da okunabilir. Cantek ve Gönenç’in çalışması, siyasi tarih art alanı içinde karikatür ve mizah dergilerini tartışırken iki yönden benzer kitaplardan ve çalışmalardan ayrılmaktadırlar. Cantek ve Gönenç, kitabın özellikle iki yazısında karikatürü sadece tarihsel bir gösterge ya da siyasi mesaj aracı olarak değil, kendi gelenekleri ve biçimsel özellikleri olan bir sanat dalı olarak irdeliyorlar. Dahası, mizah dergilerinin tarihini irdelerken kimi alışıldık, basmakalıp fikirleri yerinden ediyorlar, bazı karikatür mitlerini yıkıyorlar.

Kitap, Türkiye’de mizah dergilerinin tarihiyle başlıyor. Bu konuda yazılan her kitapta dendiği gibi Türkiye’de mizah dergiciliği tarihi Teodor Kasap’ın çıkarttığı Diyojen’le başlar. 1870 tarihli Diyojen’den sonraki ilk önemli gelişme, 1908’de gerçekleşir. II. Meşrutiyet’in ilanıyla ülkeye gelen geçici özgürlük havası beraberinde mizah dergisi bolluğunu getirir: 1908’de kırktan fazla mizah dergisi yayımlanmaya başlar. İttihat ve Terakki Partisi de baskıcı bir rejime dönüştüğünde mizah dergilerinden itirazlar yükselir ama partinin sansürü daha baskın çıkar; 1914 yılına gelindiğinde İstanbul’da sadece üç mizah dergisi çıkabilmektedir. Kurtuluş Savaşı sırasında, Sedat Simavi tarafından çıkarılan ve Ankara Hükümeti’ni destekleyen Güleryüz ve Refik Halit Karay’ın yayımladığı, İstanbul Hükümeti’ni destekleyen Aydede vardır. Cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmında yayımlanacak olan Akbaba, daha önceleri Aydede’de çalışmış olan Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon’un girişimiyle 1922’de yayın hayatına başlar. Akbaba, Cantek ve Gönenç’in deyişiyle “pragmatik tutumu,” yani daima siyasal erkin yanında durması ve devletten aldığı ilan geliri sayesinde, 1977 yılına kadar yayın hayatını sürdürür. Akbaba’da çizen Cemal Nadir Güler ve 1936 tarihli Mizah’da çizen Ramiz Gökçe, 1950 öncesinin yıldız çizerleri olarak gelecek kuşakları etkilerler. 1946 yılında Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’in yayımlamaya başladığı Markopaşa, Akbaba’nın yapmadığını yaparak hem CHP’nin tek parti iktidarını hem de ana muhalefet partisi Demokrat Parti’yi eleştirme cesaretini gösterir ve komünist olmakla ‘yaftalanır.’

1950’li yıllarda Akbaba iktidardaki Demokrat Parti’nin gönlünü hoş tutmaya çalışırken, 41 Buçuk, Tef, Dolmuş, Taş ve Taş-Karikatür dergileri hem iktidar partisine yaptıkları muhalefetle hem de karikatüre getirdikleri yeni üslupla tarihe geçerler. Saul Steinberg, Chaval, Bosc ve André François gibi çizerlerin geliştirdiği yazısız karikatür anlayışını dergilerde yaygınlaştıran Turhan Selçuk, Bedri Koraman, Yalçın Çetin, Semih Balcıoğlu ve Sadi Dinççağ gibi çizerler daha sonraları 50 kuşağı diye anılacaktır. Kariyerine 50 kuşağının bir üyesi olarak başlayan Oğuz Aral Gırgır’ı yayımlamaya başladığında sadece mizah dergiciliğinde değil, popüler kültür tarihinde yeni bir sayfa açılır. 1972 yılından 1989’a kadar çıkan dergi, başlangıcında eğlenceye öncelik veren apolitik ve erotik bir yayındır; ancak, zamanla politik bir hale bürünür. Kapağında ve ilk iki sayfasında gündeme dair eleştirilerini dile getirirken ortanın solunda bir politik konum belirler kendine. Sokağın dilini ve ülkede yeni yaygınlaşan televizyonun güdümündeki popüler kültürü odağına alarak, genç okurlar ve daha önemlisi genç çizerler oluşturur kendine. Bu gün artık bir yayımcılık miti haline gelen derginin etkisini hem, kimi söylentilere göre bir milyonu aşan tirajında, hem dergide yetişen ve hala çizen büyük bir çizer kuşağı yetiştirmesinde, hem de içinden çıkardığı, bazıları hala yayında olan, mizah dergilerinde görebiliriz. Bu dergilerin başlıcaları 1978 yılında yayımlanmaya başlayan ve sadece 68 sayı yayımlanan Mikrop, 1986 tarihli, daha sonra LeMan adını alacak olan Limon, 1989 tarihli Hıbır ve 1990 tarihli Pişmiş Kelle’dır. 2000li yıllarda dergi bölünmeleri sayıca artarak ve içerik açısından çeşitlenerek devam eder. Uykusuz ve Penguen, Gırgır geleneğini kısmen sürdürerek devam ederken, daha apolitik bir içerik sergilerler. LeMan yayımlanmayı halen sürdüren ana akım dergileri içinde en solda duran, en muhalif  mizah dergisidir.

Kitabın ilk yazısında adı geçen bazı dergilere başka yazılarda yeniden değinilmektedir. Devletle kurduğu garip ilişki ve en uzun süre yayımlanan mizah dergilerinden biri olma sebebiyle Akbaba’ya sık sık değinilmekte. Bir başka uzun soluklu dergi, Gırgır da kendine ait bir yazıyla değerlendirilirken,  Marko Paşa ve Mikrop dergilerine “Mizah Dergileri ve Sol” yazısında bolca yer verilmiş. Bu yazı kendini mizahla sınırlamayıp solun Türkiye’deki tarihini de içerdiği için ve kitabın son yazısı olan “Türkiye’de İslami Mizah”la hoş bir koşutluk yarattığı için özellikle okunmalıdır. Aidiyetlik fikrinin daha çok ön plana çıktığı bu yazılardan şöyle bir ilginç sonuç çıkıyor. Sol düşünce akımları, Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetlerden gelen yardım sebebiyle ülke topraklarında hoş görülüyor ama sonrasında hep bir tehlike olarak sunuluyor ve görülüyor. Özellikle soğuk savaş döneminde devlet, ülkede ciddi bir komünizm ‘tehlikesi’ varmış sanrısından besleniyor. Varlığını daima iktidara sırtını dayayarak sürdüren konformist mizah dergileri de aynı ‘propagandayı’ sürdürüyor.

Konformist olmayan sol eğilimli dergiler de yayımlanıyor ve ilginç bir şekilde, ister Nuh’un Gemisi ve Marko Paşa gibi yoğun sol eğilimli dergiler, ister Taş, Karikatür ve Gırgır gibi ortanın solunda yer alan dergiler olsun, solcu dergiler sol fikir ve kuramları savunurken, partizanlıktan uzak duruyorlar. Sol dergilerde aidiyetten çok muhalefet işlevi öne çıkarken, sözü geçen dergilerden çok daha sonra çıkan, Ustura, CafCaf ve Cıngar gibi postmodern ve çağdaş zamanların İslami dergilerinde, tam tersi bir durum gözleniyor: aidiyet, muhalefetin önüne geçiyor. İktidar partisini eleştiremiyorlar. Hükümeti değil muhalif partileri, Kemalizmi, sol düşünceyi ve yayımlanmakta olan diğer mizah dergilerini eleştiriyorlar ve kendi mahallelerini eleştirmeyeceklerini açıkça ifade ediyorlar. Sağ ve sol düşünce arasındaki temel farklılıklar mizah dergilerine de yansıyor.

Kitabın bu ana kadar ele alınan kısmı karikatürü daha çok bir siyasi ileti, politik muhalefet aracı ve tarihsel/toplumsal olaylardan etkilenen bir kurum olarak ele alıyor. Ülkemizde karikatür üzerine yazılan çoğu kitap, karikatürle bu düzeyde ilgileniyor. Ancak Cantek ve Gönenç karikatürü görsel bir sanat olarak da ele alıyorlar. Her iki yazar da çizgiyle ve biçimle ilgilenen kişiler. Cantek’in çizgiyle bağlantısı, daha çocukken, çizgi roman senaryosu yazmakla başlamış. İletişim alanında doktora derecesine sahip olan yazar, çizgi romanla bağlantısını hiç koparmamış, önemli çizgi romanlara imza atmıştır. Gönenç de, hukuk alanındaki akademisyenliğine ek olarak, çocuk yaşta başladığı karikatür sanatçılığını hala sürdüren bir çizer. Dolayısıyla, Cantek ve Gönenç, karikatürle akademik olarak ilgilenen pek çok kişinin yapmadığı ya da yapamadığı bir şeyi yapıp, karikatürün içsel dinamiklerine ve görselliğine de yer veriyorlar çalışmada. Örneğin, kitabın ikinci yazısı olan  “İthal Simge ve Metaforlar: Benzerlikler-Tekrarlar,” iletişim eylemini anlatarak başlıyor. Gönderici’den Alıcıya başarıyla gönderilen İleti modeline dayanan iletişim eylemi, görsel okuryazarlıkla bağdaştırılıyor. Alıcı, iletiyi doğru algılamak için belli bir görsel okuryazarlık seviyesinde olmalıdır. Öte yandan gönderici, yani karikatürcü de iletisini, okuyucunun görsel okuryazarlık gramerinde ve dağarcığında var olan ya da olduğu umut edilen üslup, simge ve metaforlar kullanarak oluşturur. Karikatürcü bu işlemde hem var olan metaforları kullanarak metaforun yaşamını sürdürmesini sağlamakta, hem de yenilerini üretmektedir; diğer bir deyişle, hem karikatür sanatının gelenekleri kullanmakta, hem de geleneğe katkı yapmaktadır.

Cantek ve Gönenç’in de belirttiği gibi karikatür soyutlamaya dayalı bir sanattır ve görsel dili simge ve metaforlara dayanmaktadır. Bu simge ve metaforların önemli bir kısmı yabancı kaynaklıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki çizerler, henüz ülkede karikatür birikimi olmadığı için, doğal olarak yabancı kaynaklı, çoklukla Frankofon bir görsel dil kullanmışlardır. Sonraki kuşaklardan Cem ve Ramiz gibi çizerler ise, siyasi bir tercih yaparak Batılı simge ve metaforlar kullanmışlardır. Bu dönemde dergi kapaklarında sıkça kullanılan erotik kadın çizimleri, örneğin, çoklu bir okuma gerektirmektedir: bu çizimler erotik sömürü aracı oldukları kadar devletin, ülkeyi Batılı bir toplum olarak tanımlama çabalarının da tezahürüdür. Görsel dağarcığımıza simge ve metafor katmada en başarılı kuşak 50 kuşağıdır ve diğerleri gibi, yine Batı etkisindedir. Evrensel “sanat” karikatürünün peşinde olan kuşak hala kullanılan ıssız ada, nükleer bomba, Özgürlük Heykeli, darağacı, Don Kişot gibi evrensel tanınmışlığı olan simgelerin yanı sıra ülke topraklarına son derece yabancı kaçan kovboy, korsan ve elektrikli sandalye gibi simgeler de kullanmıştır. Cantek ve Gönenç özellikle rahip karikatürlerinin yapaylığına vurgu yapıyorlar.

Karikatürde çok kullanılan bir başka kavram, sterotipler ayrı bir yazıya konu edilmiş. Yazarlarımız sterotipleştirmeyi olumlu ve olumsuz işlevleriyle ele alsalar da sterotipleştirme “şiddeti davet etme ve şiddeti haklılaştırma potansiyeline sahiptir” (88) diyerek bir uyarıda bulunuyorlar.  Örnek olarak da Türkiye karikatüründeki Yahudi düşmanlığına işaret ediyorlar. “Salomon ismiyle tipleştirilen Yahudi tüccar şeytansı, güdük, dişleri dökük, karga burunlu ve seyrek sakallı bir biçimde karikatürize edilir. Para düşkünlükleri, egoizmleri ve vurdumduymazlıkları [dergilerde] bir hakikat gibi tekrarlanmaktadır” (88-89). Açıkça ayrımcı ve aşağılayıcı bir tavırla resmedilen Yahudilere yapılan en büyük hakaret sanırım onları fare olarak yansıtmaktır.

Söz konusu fareli karikatür 1939 tarihlidir. 1939 yılında Cumhuriyet gazetesinde “Bazı Yahudi tüccarlar zeytinyağına makine yağı katıyor” haberi yayınlanır. Konuyla ilgilenen Cemal Nadir İstanbul valisini bir yağ fıçısının içinden bir fare çıkartırken çizer ve valiye “Hay açıkgöz hay… Buraya da mı girdin?” dedirtir. Bilmeyenler için söyleyeyim, Cemal Nadir Türkiye karikatür sanatının en önde gelenlerindendir. Nadir’in sahip olduğu bu önemden hep bahsedilir ama Nadir ile ilgili yapılan yayınlarda, kendisiyle yapılan söyleşilerde ve anma yazılarında Cemal Nadir’in bu ayrımcı ve hasmane yönünden hiç söz edilmez. Cemal Nadir’in sözü edilmeyen ama kitapta değinilen bir başka yönü de intihale varan kopya karikatürleridir. Örneklerle de ortaya konduğu gibi, Cemal Nadir çizdiği dönemde yayımlanan yabancı dergilerden elini sakınmadan yararlanmıştır, kimi zaman yabancı karikatürleri bire bir kopyalama derecesinde. Adil olmak gerekirse yabancı düşmanlığı, anti-semitizm, komünizm düşmanlığı ve intihal Cemal Nadir’le sınırlı değildir. Kitapta, örneğin, günümüzün sıradan bir insanının dile getirmeye utanacağı bir Yahudi karikatürü Ramiz tarafından çizilmiştir. Türkiyeli ya da yabancı çizerlerden yapılan kopyalama ya da intihal ise Ramiz Gökçe, Ratip Tahir Burak, Şevki Çetinkaya, Suat Yalaz, Eflatun Nuri ve Oğuz Aral gibi isimlerle örneklendirilmiştir.

Cemal Nadir mizah tarihimizin tabusuysa, mizahın ve karikatürün genel algılanışı da bir klişe, bir basmakalıplık örneğidir. Özellikle karikatürün İtalyanca’daki saldırı kelimesinden kaynaklandığını iddia eden 1950 kuşağı çizerlerinin etkisiyle, mizah ve karikatür hep bir muhalefet aracı olarak sunulmuştur. Haklılık payı olan bu tanım zaman içinde tek bir tanıma indirgenmiştir. Cantek ve Gönenç’in kitaptaki farklı yazılarda tekrar tekrar söylediği üzere, mizah dergileri dönemlerinin en çok satan dergileri olmuşlardır. Tek işlevleri hiçbir zaman sadece muhalefet olmamıştır. Hepsinin eğlendirmek ve popüler olmak kaygıları vardır ve en önemlisi de popülerliklerini toplumun genel geçer ideolojik ve ahlaki değerlerine yaslanarak sağlamışlardır. Dolayısıyla, ticari bir girişim olan mizah dergiciliği hayatını merkezde kalarak sürdürülebilmektedir. Merkezden uzaklaşan dergilerin kısa ömürlü olmaları da bu gerçeği berraklaştırmaktadır. Cantek ve Gönenç, 1980lerin fenomen dergisi Gırgır’ın satılmasını da aynı kavramlar içinde ele almaktalar. Gırgır, çoğu insanın inanmak istediğinin aksine,  sahiplerince iktidarı hoş tutmak için, iktidarın onayladığı bir iş adamına satılmamıştır. Gırgır, derginin muhalefetinin susturulması için değil, birileri için karlı bir alışveriş olduğu için satılmıştır. Zaten karikatür dergileri toplumda yaşanan siyasal hareketlerden, teknolojik gelişmelerden ve değişen okur profillerinden etkilenen popüler ama kırılgan bir kurumdur. Kısaca söylemek gerekirse, yazarlarımız karikatüre biçmeye teşne olduğumuz işlevleri, karikatüre gönüllü olarak bahşettiğimiz ulvi değeri bütüncül bir bakış açısıyla rasyonelleştirmektedirler.

Levent Cantek ve Levent Gönenç’in gerçekçi bakış açısı ve akademik özeniyle kotarılmış olan Muhalefet Defteri, mizah dergilerinin bir bir kapandığı bir zamanda önemli bir meselenin altını çizen önemli bir kitap. Karikatür, akademik ve bilimsel çalışmaların çok da rastlanmadığı bir alan. Var olan çalışmalar elbette değerli çabalardır ve önemsenmelidir. Muhalefet Defteri karikatür literatürünü layıkıyla değerlendiriyor ve bu literatüre çok önemli bir katkıda bulunuyor. Yayın hayatına son veren mizah dergileri sebebiyle kötümser olduğumuz bir dönemde, bize çok geniş bir mizah tarih ve birikimimiz olduğunu hatırlatıyor kitap. Ve şimdiden ikinci baskısını yaptığına göre, mizah dergiciliğini hala önemseyen insanlar var bu topraklarda. Yani kötümser olmaya çok da gerek yok.

Notlar

  1. Belli ki Cantek ve Gönenç, belli bir kavramsal çerçeve içinde, dönemlerinin en etkili dergilerine odaklanmışlar. Ben yine de yıllardır yayınlanmakta olan Bayan Yanı ve 90ların en marjinal dergisi Deli ile ilgili yorumlarını okumak isterdim.
  2. Kitabın birinci yazısında Merkez-Çevre ayrışması ve merkezin çevreyi denetlemek, baskı altında tutmak için yaptıkları çok iyi ele alınmış. Kitabın pek çok bölümünde tartışmalar ya da analizler mizah dergilerinin çok daha ötesinde, mizah dergilerinden daha büyük kavramlarla başlıyor. “Karikatürün Sosyal ve Siyasi Olayları Etkileme Gücü Hakkında bir Yorum” böyle bir yazı. Görünüşte karikatürle ilgili ama aslında sanat ve sanatçı politik olmalı mı sorusuna çıkıyor yazı. Bu yüzden de geniş bir okur yelpazesine hitap edebilecek, çok şey öğretebilecek bir çalışma Muhalefet Defteri.
  3. Kitapta değiniliyor; mizah dergileri her hafta ya da her ay, kimi zaman aceleyle ama her zaman iş yetiştirme telaşıyla yayımlanır. Bunu akılda tutmakta fayda var. Neticede, bir arkadaşımın deyişiyle, “insaf iyi bir şeydir.”
  4. Cantek ve Gönenç on parmağında on marifet insanlar. Google’layın, görürsünüz.