‘Montano Hastalığı’ veya Hayatım Alıntıdır

Eğer sizin için hazırladığım soruya “evet” cevabı veriyorsanız, tebrikler! Gül gibi Montano hastalığınız var.

Bir kitap hakkında yazı yazarken, onu okumayanları ve okuyanları düşünürüm ve birkaç alıntıyla o kitaptan bahsetmenin hiçbiri faydası olmadığını düşünürüm. Bu yüzden her zaman yaptığım gibi kitabın kahramanı ve kitap beni nereye götürdüyse, bana neyi düşündürdüyse en çok ondan bahsedeceğim.

Merhaba, ben Rosario,*

İlk gençlik yıllarımda sokakta ne halt yersem yiyeyim gece eve döndüğümde mutlaka birkaç sayfa kitap okur öyle uyurdum. Bu, benim kendimden uzaklaşmamı, bir hikaye içine dönmemi sağlar, yaşadığım kötü andan uzaklaşmama, hatta çoğu zaman daha iyi bir dünyada, mahallede, şehirde ve insanlar içinde yaşamama yardımcı olurdu. Kitaplardaki kadınlardan sevgililerim, romanlardaki adamlardan arkadaşlarım olur, hatta bazı serseriliklerimde de bunlardan esinlenir, cesaret alırdım. Kitap okumak beni, her türlü serseriliğime rağmen boş gezenin boş kalfası hissinden kurtarır, piyano tuşları üzerinde gezinen bir gençlik sunardı. Sulara, dağlara, ovalara bakınca bir başka görmeyi, duymayı bildiğimi sanırdım. Büyük bir yanılgıyla, düşüp kalbimi, ruhumu veya da dizlerimi yaraladığımda macera romanlarına, aşk romanlarına, yalnızlık kitaplarına sarılırdım.

Daha 13-14 yaşımdan itibaren bir kitabın arkasına bakarak değil, hemen rastgele bir sayfasını açarak ve içinden birkaç cümle okuyarak  doğru kitabı bulacağımı sanırdım. Daha doğrusu, kitabı kişinin kendisi bulamaz da büyük bir tesadüfle kitabın kişinin eline geçeceğine inanırdım. Hala da öyle olduğuna inanıyorum. Bir doğru kitap bulunca, bir başka doğru kitabı daha buluyor insan. Bundan yola çıkarak, bir insanın arkadaşı bana o insan hakkında nasıl fikir veriyorsa, okuduğu kitaplar da bir fikir vermeye başladı. Çünkü benim Montano hastalığıma göre, insanın okuduğu kitaplar onun kim olduğunu gösterir.

Kitap okumak işinin insana zamanla karakteristik bir özellik kattığı kadar bir uzva dönüştüğüne inanıyorum. Yani kitapların, insanın burnu, kulağı, eli, ayağı, gözü, kalbi olana dek insanda büyüdüğünü, insana yerleştiğini düşünüyorum. Doyasıya kitap okuyanlardan hangisi bu dediğime karşı çıkabilir? Böyle olanlardan hangimiz bir bavul yaparken içine bir kitap atmaktan geri dururuz? En yakın arkadaşlarımızı her zaman kitaplarda bulduğumuza göre gideceğimiz yerlerde de okuyacağımız kitaplardan kendimize arkadaşlar buluruz. Tabii Kafka’nın “İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız, okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar,” dediği gibi kitaplardan bahsediyoruz.

Uzun zaman önce yazarların gerçekten ulaşılamaz, hatta dünyanın çeşitli kutsal yerlerinde saklandıklarını düşünürdüm. Gerçek insanlar gibi gelmezlerdi. Benim senin gibi yaşadıkları, yediklerini içtiklerini bilmezdim. Dokuz yaşında olmalıydım o zamanlar, kitapların arkasında resimleri olurdu, hayalet gibi gelirlerdi. Kahramanlarının içine dalardım. Hiç kimselere de bahsetmezdim. Çünkü bir keresinde, okuduğum bir kitabın içinden kendime dost edindiğim bir arkadaşımdan bahsettiğimde herkes alay etmiş, “Kitap be o,” diyerek gülmüşlerdi.

Bugün etrafımda böyle bir tepki almayacağım insanlar var elbette, gerçi olsa bile bu duruma içerlemem, fakat o zamanlar beni etkilemişti bu. Aynı zamanda bu durum beni çok geçmeden daha büyük bir hayal dünyasına itmişti. Kendim okuyup kendim yaşıyordum.

Bunlar bizi Montano hastası yapar mı, yapıyor mu ilgilenmiyorum fakat kitaplarla, yazmakla haşır neşir insanlar olarak aklımızın bir tarafını sözcüklerle, hayallerle, hikayelerle, söylenmiş cümlelerle yediğimizi itiraf etmek bana kendimi çok iyi hissettirdi. Mesela bir tatil için yurt dışı ya da yurt içi bir yerlere gitmeyi tercih ederken, orada yaşamış yazarın veya şairin müzesini ziyaret etmek ya da çok sevdiğimiz bir yazarın veya şairin gittiği mekanları tercih etmek ne kadar normal bir davranış ki? İşte bu kitapla beraber bunun hem normal olmadığını hem de bundan kime ne olduğunu düşündüm. “Demek Joyce bu sokaklarda gezinmiş, demek Pessoa, Lizbon’un altını üstüne getirene kadar dolanıyormuş, demek Kafka, Prag sokaklarında işte böyle kendinden geçiyormuş,” diye dolanmanın hiçbir zararı yok elbette. Sadece bu gülünç çocukluğumuz ve deliliğimizi bir kere daha sevdim. Biz buyuz işte, bu kadar zararsız, bu kadar çocuksu ve tutkulu kalabiliyoruz.

Bu kitabı okuduktan sonra kendinizin de bir Montano hastası olup olmadığınızı merak edeceksiniz. Eğer, aşağıda sizin için hazırladığım soruya “evet” cevabı veriyorsanız, tebrikler! Gül gibi Montano hastalığınız var.

Bir insana her şeyinizi bir kitap vererek anlatabileceğinize inandınız mı?

Bence, sahiden kafayı yemişiz ama kafamızı da okuya okuya çok güzel hale getirdiğimiz için sanırım bizler çok tatlı delileriz.

Edebiyat affetsin.

Tanrı umarım şiirden anlıyordur.

Umarım Vila-Matas iyidir.

* Kitabın anlatıcı-yazarı