Mladen’e Veda

Sanatın iyiden iyiye profesyonel bir projeciliğe dönüştüğü, eski bohemlerin yerini yeni ‘sanat profesyonelleri’nin aldığı bu dönemde, Stilinovic’in o dağınık ve tembel halini yeniden hatırlamak gerekiyor. Gittiği yer her neresiyse, orada tembel ve rahat uyusun. Elveda Mladen.

Bu yaz aramızdan ayrılan Hırvat avangard sanatçı Mladen Stilinovic için bu veda yazısını yazarken, bütün sanat pratiğini özetleyebilecek çalışması herhalde “Artist at Work” (Sanatçı İş Başında) adlı otoportre dizisidir diye düşündüm. Bilen bilir ama yine de hatırlayalım: bu fotoğraf dizisinde Stilinovic sanatçının, yani kendisinin yatakta tembellik yaparkenki hallerini çeker. Ama bu miskin değil, yoğun bir tembelliktir; sanatçı kendi halesine gömülmüş, derin düşüncelere dalmış, dünyadan uzaklaşmış gibidir. Bu hareketsizlik ve tembellik halini ‘sanatçının çalışma hali’ olarak sunarak, aslında sanatına hakim olan fikirsel ve felsefi çerçeveyi özetliyor Mladen Stilinovic: en temel insan hakkı olarak tembellik hakkı.

Mladen’in tam da bu mevzuyu açıklayan, “Tembelliğe Övgü” adlı bir metni var. Bu metinde Doğu’daki (Demir Perde, sosyalist ülkeler) ve Batı’daki (kapitalist ülkeler) sanatçılar arasında temel bir fark olduğunu söylüyor: “Batı’daki sanatçılar tembel değildir, dolayısıyla sanat yapmazlar, aslında bir şeylerin üreticisidirler. Üretim, promosyon, galeri sistemi, müze sistemi, rekabet sistemi… gibi önemsiz mevzulara dahil olmaları onları tembellikten, sanattan uzaklaştırır. Doğu’daki sanatçılar ise bütün bu önemsiz faktörler sistemi mevcut olmadığı için tembel ve fakirdiler. Tembelliğe ve sanata odaklanacak vakitleri vardı.”

Bir eski-komünist coğrafyada doğan ve yaşayan Mladen böylece bütün bir kapitalist sistemin sanata nasıl sızdığını ve sanatçıyı ‘çalışkan’ (hakaretamiz bir ifade) bir sanat profesyoneline çevirdiğini gösteriyor ve sanatçılara, aslında bütün insanlara bir ‘tembellik çağrısı’nda bulunuyordu.

Bu tembellik meselesi aslında sanat için değil, dünyanın tamamı için çok önemli. Ve tembelliği hayati bir unsur olarak gören Mladen bu konuda yalnız değil. Marx’ın damadı olarak da tanınan Paul Lafargue 1880’de, sanayi devrimi doruklarına ulaşmış ve kapitalizm sivri dişlerini göstermişken Tembellik Hakkı diye bir kitapçık yayınlamış ve bütün devrimlerin amacının insana ihtiyaç duyduğu tembelliği sağlamak olduğunu söylemişti. Anarko-Komünist bir düşünür olan Lafargue’ye göre İnsanları birer iş makinesine dönüştüren kapitalistlerin yaptığı ölümcül hatayı sosyalistler de yapmış ve çalışma etiğini yüceltmişlerdi. Kapitalistlerin en büyük kötülüğü ‘tembellik hakkı’nı sadece bir ekomonik elite tanımaları, dünyanın geri kalanını da acımasız bir üretim tezgahına dönüştürmeleriydi. Sosyalistler ise, tam da bu çalışma köleliğine karşı çıkacakken, işçilere çalışmayı ve üretmeyi yücelten bir model sunmuşlardı. Yani kapitalizmin o kötü ilerlemeci sanayisini, sosyalistler de dışlamamamış ve nihayetinde işçi sınıfı için aynı fabrika hapishanesini kurmuşlar, işçi sınıfı denilen şeyi ortadan kaldırmak yerine eşitsizliği herkesi ‘işçiye’ çevirerek çözmeye girişmişlerdi. Lafaurge’un işçi sınıfına çağrısı şuydu: “İşçi sınıfı… İnsan Hakları’ndan binlerce kez daha kutsal ve soylu olan Tembellik Hakkı’nı ilan etsin; günde üç saatten çok çalışmamaya kendini zorlayarak günün ve gecenin geri kalanında tembellik etsin ve kendine ziyafet çeksin.” Bu tembel düzende işçi denilen insanın yabancılaşması da ortadan kalkacak ve belki de herkes kendi hayatının sanatçısı olabilecekti. Aslında Lafaurge “Çalışmak hastalıktır” diyen Marx’ın çizgisinden gidiyordu ama diğer Marksistler bunu anlamamıştı. Çalışmaya karşı benzer bir itirazı Sovyetler’de ‘dışlanan sanatçı’ Maleviç de dile getirmişti: “Tembellik insanlığın gerçek hakikatidir.” Ve insanlar bu hakikatten kaçmak için her şeyi yaparlar ve tembelleri öcüleştirirler.

Tarihin bir cilvesi midir bilinmez ama Stilinovic bir fikir akrabalığı içinde olduğu Lafargue’la aynı yaşta, 69 yaşında öldü. Lafargue’unki bilinçli bir seçimdi. Eşi, Karl Marx’ın kızı Laura Marx’la el ele verip intihar etmiş ve ardında bıraktığı notta asla yetmiş yaşını geçmek istemediğini ve dünyanın ona artık bir yük gibi geldiğini söylemişti. Tembellik hakkını tanımayan o vahşi dünyayı terk etmek Lafargue için bir onurdu. Bir yandan da dünyadan az şey istememenin, yüz yaşına kadar falan yaşamak istememenin, bir tür seküler dervişliğin de ifadesiydi o intihar ve mektup. Stilinovic de bir nevi derviş gibi yaşamış, tembelliği ve hayatın ağır akışını ölene kadar savunmuştu. Tembelliğin ne kadar önemli olduğunu ve halen de tesis edilmediğini göstermek için “Sanatçı İş Başında” serisini 2011’de tekrar etmişti. Bu sefer sanatçı galeride duvardaki işlerinin karşısındaki bir oturakta uyuyordu. Galeri sistemine açık bir eleştiriydi bu. Belki de artık kapitalizme geçmiş Hırvatistan’ın ‘sanat dünyası’na bir ağıt.

Mladen Stilinovic kültürel ve politik kodlarla oynamayı seviyordu. Bir tür ‘müdahale sanatı’ icra ediyordu. Sokaklara, müze duvarlarına ya da reklam panolarına yazdığı kelime-sloganlar gündelik hayatın ideolojik yapısını ciddi bir şaka gibi alt üst ediyordu. Bu müdahalelerin ilk örneklerini kurucularından olduğu Group of Six Artists kolektifiyle gerçekleştirmişti. Kaldırımların üzerine ‘Kaldırımda Yürümek Yasaktır’ gibi tuhaf sloganlar yazıyor, sergi salonunda yerde sürükledikleri, zemindeki tozları toplayan film şeridiyle galerinin ‘tozlarını alıyorlar’ ve üzerlerine adlarını yazdıkları taşları denize fırlatarak basit ama olağandışı ‘eylem-sergiler’ düzenliyorlardı. Bütün bu sanat eylemleri, aslında Mladen’i ve ekibini sitüasyonistlerin sanat pratiğine yaklaştırıyordu. Gündelik hayata, gidişata yarı şaka yarı ciddi ama sarsıcı müdahalelerde bulunmak. Bunu yaparken sanat denilen şeyin mantığını da sorgulayıp, sanatı kapalı bir alan ve mitoloji olmaktan çıkarıp, bir eylem biçimine dönüştürmek.
Mladen bu oyuncul tavrı sürdürmesine rağmen, dünyada acı çekmenin ne demek olduğu üzerine de ciddi ciddi düşünmüş bir sanatçıydı, hatta acı üzerine yazdığı metinlere bakarsak, bir anlamda Emil Cioran gibi varoluşçu bir ‘yazar’ ve düşünürdü. “Acı” adlı işinde dünyadaki çeşitli iktidar biçimlerinin yol açtığı acıyı, sonsuz acıyı ele almış ve bir sözlük projesi yaparak, sözlükteki her kelimenin yanına “acı” kelimesini iliştirmişti. İnsan varlığına ve dolayısıyla da dile işleyen “acı” biçimlerini –politik acı, varoluş acısı, gündelik acı, savaş acısı, ekonomik acı, fiziksel acı vesaire- böylece görünür kılmış, birilerine acı çektiren birilerinin her daim olduğu bir dünyada insanları her şeyi bir daha ve bir daha düşünmeye davet etmişti.

mladen-red

Mladen’in komünistlerin rengi olan ‘kızıl’a da özel bir ilgisi vardı. (Aslında ‘red’ yani kırmızı ama bizdeki yerleşik anlam gereği, kızıl diyoruz, Kızıl Ordu gibi.) Bu renge yüklenen politik anlamları söküp, kızılı (kırmızıyı) tekrar bir renge dönüştürmek istiyordu. Bunun için kızıl/kırmızının geçtiği birçok çalışma yapmış ve büyük bir simgeyi, büyük bir kültürel kodu ‘olağanlaştırmıştı.’ Bu ironik çalışmalarından birinde Stilinovic’i şortunun altında sırıtan kırmızı (kızıl) çorabıyla görüyoruz, işin adı da ‘Bayrak’ yani muhtemelen ‘kızıl bayrak.’ Yüce değerlerin karşısında tembel tembel oturan bir haylaz çocuk gibiydi o fotoğrafta. Bu kızıl / kırmızı serisinde bir de otoportre dizisi var: bazen tırnaklarını, bazen dişlerini, bazen sigarasını ve bazen de kulaklarını kırmızıya / kızıla boyayarak yaptığı polaroid çekimler. Benzer bir kod-bozma, simgeleri ters yüz etme işlemini “Exploitation of the Dead” (Ölülerin Sömürülmesi) serisiyle de yapmıştı. Artık ‘ölü’ olduğunu düşündüğü simgeleri ve imgeleri ilk, yüce anlamları dışında bir bağlama yerleştirmiş, böylece nostaljik bir geçmiş saplantısını sorgulamış, simge ve imgelerin donuk ve baskıcı değil, akışkan ve özgürleştirici olması gerektiğini hatırlatmıştı. Orak çekicin ya da kızıl yıldızın anlamını bozarak, bir anlamda, o simgeler etrafında oluşan otoriteyi de kırmaya çalışmıştı.

Mladen’in üzerine düşünmeyi sevdiği bir diğer renk de beyazdı. “White Absence” (Beyaz Yokluk) adı altında toplanan çalışmalarında tuvali ve hemen her şeyi beyaza boyamıştı. “Beyaz sessizliğin rengidir,” diyordu. 1990’ların başında Hırvatistan Sovyetler-sonrası savaş halindeyken, yine dünyanın acısına bakıyordu ve her şeyi beyaza boyayarak ölüm, travma, varoluş gibi mevzulara odaklanıyordu. Karmaşık ve şiddetli bir gürültünün hakim olduğu bir coğrafyada beyazın sessizliğine başvuruyordu. Beyaz aynı zamanda ölüm-sonrasını çağrıştırdığı için ölüm üzerine de böylece bir meditasyona girişmişti. Beyaza boyadığı çalar saatler de zamanı durdurma, dünyaya nefes aldırma isteğine işaret ediyor olabilirdi. Bütün bu ağır meselelerin arasında sandalyenin fotoğrafının yanına bir parça şeker koyarak (tabii ki Joseph Kosuth’a gönderme) kavramsal sanatın soğukkanlı sığınağını da inşa etmeyi ihmal etmemişti.

Stilinovic’in en önemli özelliklerinden biri de şuydu: resim, fotoğraf, film ve duvar yazılarının yanı sıra bizzat kendisini de bir ‘sanat eseri’ malzemesi olarak kullanıyordu. Bu bakımdan ‘hayatını sanata çevirmiş’ hınzır bir performans sanatçısıydı. Sanat pratiği boyunca herhalde en çok ‘sanat ve sanatçı nedir’ sorusunu incelemiş olan Stilinovic, hakiki sanatçının nasıl bir şey olacağını 69 yıllık hayatında aşama aşama gösterdi aslında: iflah olmaz bir entelektüel, iflah olmaz bir tembel, iflah olmaz bir alaycı, iflah olmaz bir müdahil, iflah olmaz bir avangard ve iflah olmaz bir filozof-düşünür.

Blaise Pascal’ın şöyle çok manidar bir sözü vardır: “İnsanın bütün sorunları bir odada tek başına sessizce oturamamasından kaynaklanır.” Aynı şeyi, Stilinovic için şöyle uyarlayabiliriz: “İnsanın bütün sorunları bir yerde tembel tembel oturamamasından kaynaklanır.” Sanatın iyiden iyiye profesyonel bir projeciliğe dönüştüğü, eski bohemlerin yerini yeni ‘sanat profesyonelleri’nin aldığı bu dönemde, Stilinovic’in o dağınık ve tembel halini yeniden hatırlamak gerekiyor. Gittiği yer her neresiyse, orada tembel ve rahat uyusun. Elveda Mladen.

artist-at-work-03

Not: Bu yazı ilk olarak Art Unlimited’ta yayınlanmıştır.