Miller’ın Lanet Çağdaşları

Moderniteden nefret atakları geçiren Miller, akıl hastanelerinin, siperlerin, yeni hastalıkların, tıp tarikatının, savaş bürosunun felaketleri gizlediğini ve ilerleme yanılsamasına hizmet ettiğini söyleyerek, nefretle barıştan bahsedenlerin, barışı getirmek için savaşmak isteyenlerin saçmalığını vurguluyor.

Yıllar önce Henry Miller’ın siyah bantlarla sansürlenmiş Oğlak Dönencesi‘ni meraktan alıp okumaya başlamış derken kendimi Yengeç Dönencesi, Sexus, Pleksus ve Neksus’u okurken bulmuştum. Diyebilirim ki o yılları, hayran olduğum iki savaş arası dönemin avangardı, yeraltı dünyası, kuir batakhaneler, barlar, dans salonları, içki, afyon, aylaklık, dada, seks ve yeraltı olan her şeyi Paris’te ve New York’ta Miller’la beraber yaşamışımdır.

Tutkun olduğum bu dönemi, mekanların, mimarinin, yaşantıların, fikirlerin, isimlerin, benzerliklerin ve o yılların İstanbul boheminin izini Fikret Adil, Peyami Safa ve Sait Faik üzerinden de sürmeye çalıştım. Miller’ dan ve İstanbul bohemlerinden yıllar sonra ise Proust girdi nihayet hayatıma. Proust’un fotoğrafik anlatımı 1800’lerin ikinci yarısında Paris sokaklarında gezinmemi ve dönemin estetiğini anlamamı sağladı. Dönemin Paris’ini anlamaksa beni tekrar felaketlerle bölünen eklektik Pera yaşantısına götürdü. Mirasçısı olduğum şeyi tanımlamaya ve dönemi fotoğrafik olarak tekrar yapılandırmaya çalışırken, bir taraftan 1. Dünya savaşı sonrası ara dönemde yaşanan çılgınlığın ruhuna da Miller’la esrime hallerinde arka sokaklar ve batakhanelerde aşina oldum.

Marousi’nin Devi’yle beraber tekrar Miller defterlerini açınca-ki evlendiği sayısız kadın, nihilizmden mistisizme oradan narsisizme kayan çizgisi, tekrarlayan cinsel performans anlatıları, kadınları tek yönlü yansıtma biçimi ve Clichy’ de Sessiz Günler gibi grotesk metinleri derken erkekler dünyasına lanet ederek kapattığım bir defter- Miller’ın da zaten beş parasız bir Proust olmak istediğini, Proustyen dünyanın 20’ler New York ve Paris underground versiyonunu yazmak istemiş olduğunu öğrendim ve resim tamamlandı.

MD_Siren-208x300

Miller’ın hayatıma tekrar girişinin bir etkisi de Gardenbar Geceleri, Avare Gençlik ve Asmalımescit 74’ün yazarı Fikret Adil’i yeniden düşünmek oldu. Fikret Adil de Miller gibi yaşantılarını ya da Miller’dan farklı olarak daha çok maceralarını yazmıştır.

Adil’in bir edebiyat duayeni olduğunu söyleyemesek de bizi İstanbul’un 1920’li bohem yıllarına ancak fotoğraflarda, o da nadiren rastladığımız, sokaklara, evlere ve alemlere götürmesiyle sürekli yıkıma uğrayan belleğimizde yine de önemli bir yer tutuyor.

Asmalimescit-74-Fikret-Adil-1933__38862549_0

Maroussi’nin Devi ise 1939 yılına ait empresyonist bir seyahat anlatısı. Miller Paris’ten Atina’ya gelir, Korfu’da Lawrence Durell’in yanında bir süre kaldıktan sonra Yunanistan’ı dolaşmaya başlar ve savaş başlayana kadar bir seneye yakın Yunanistan’da kalır.

Miller, Durell, şair ve hikaye anlatıcısı Katsimbalis, ressam Ghika ve Seferiades’in** (Delikanlı şiirinde Zürefa Sokak anılarını ve Deniz’e yakın ev şiirinde İzmir’deki evini anlatan Symrna doğumlu şair Yorgo Seferis) tüm içki alemlerine, tüm Diyonizyen coşkularına rağmen savaşın gölgesi anlatıya siner. Yunanistan diktatörlükle yönetiliyordur ve sokaklarda ve kahvelerde Miller’la tek tük İngilizce konuşabilen Yunanlılardan anladığımıza göre Mussolini, Herr Hitler ve Türkler –zaten- kötüdür, Sam Amca iyidir ve Mussolini’nin saldırısı yoldadır. Miller karşısına çıkan Amerika’da göçmen olma sevdasına tutulmuş tüm Yunanlıları bu fikirden caydırmaya çalışır ve Amerika’nın dünyanın umudu olduğu gibi yanlış bir fikrin gelişmesini önlemek için de elinden geleni yapar. Ülke savaşa hazırlanırken, Miller İkinci Dünya Savaşı’nın getireceği kargaşanın ve her şeyin yitip gideceğinin gayet iyi farkındadır.

Maroussi’nin Devi’nin başlarından itibaren Türkler de işin içinde. Miller’ın, Amerikan ruhunun en kötü yanlarının dışavurumu olarak özetlediği bir Türk tiplemesi bile var. Yıl 39 olmasa kısaca demokrat parti zihniyeti deyip geçebileceğimiz, gelişme, verim, sermaye, konfora takmış bir zihniyet, bunların boşluğundan ve yararsızlığından kaçan Miller’ı deli eder. Bu arada kiliselerin sonradan cami yapıldığı bilinir ya, Miller’dan -o da tesadüfen- caminin birinin sinema salonuna dönüştürüldüğünü öğreniyoruz. 1922 Symrna felaketinin bahsi de anlatı boyunca defalarca geçiyor, denize dökülen on binlerce kadın, erkek, çocuk ve kayıtsız kalan, göz yuman büyük güçler. Öyle görünüyor ki değil 2. Dünya savaşı, 1. Dünya savaşı bile henüz bitmiş değil, benzer savaşlar tekrar tekrar yaşanmakta.

Henry Miller’ın Yunanistan gezisinden on yedi sene sonra Fikret Adil de Mavi Deniz Beyaz Yollar seyahat anlatısını yazacaktır. Fikret Adil, Cevat Şakir ve Sabahattin Eyüboğlu Bodrum’a gitmek üzere yola çıkarlar, yollar toz içinde bembeyaz ve deniz mavidir. Bu anlatıda da içki alemleri, balık, muhabbet ve erkek yazarlar kardeşliği kurulmuştur. Seyahat aslında Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir’in sürgüne gittiği Bodrum’a uzun yıllar sonra geri dönüşünün hikayesidir. Anlatı boyunca İslam eleştirisi yapılır, yanlış anlaşılmış modernizmden dem vurulur, Ellen dostlarımız denir, birkaç şehir için Rumca isim düzeltmesi yapılır ve Kara Ada’daki yıkıntılar için de vaktiyle Rumlar varken kaplıcaya gelenler için barınakmış diye bilgi verilir. Bu bir varmış, bir yokmuş masalında 1956 yılında 6-7 Eylül’ün üzerinden yalnızca bir yıl geçmiştir, Menderes hükümeti baştadır ve Marousi’nin Devi’nde insanlar bir mübadele daha olacağından ve geleceğin getireceklerinden habersizdir ama sanırım geleceği bilseler de olacaklar kimseyi şaşırtmayacaktır. Ama bohem yıllarında restoranlarından barlarından, pansiyonlarından yeri geldiğinde randevu evlerinden çıkmadıkları Rumların bahsi demek Fikret Adil için de kendiliğinden kapanmıştır. Tüm apolitikliğine rağmen Miller’ın da bir duruşu olduğunu kabul etmek lazım, hele de Fikret Adil’le kıyaslanınca..

Marousi’nin Devi de başlarda biraz ağır aksak biraz fazla ayrıntılı tasvirlerle sürüp giderken Miller yavaş yavaş ritmi yükseltmeye, tüm tutkusunu, tüm coşkusunu, nefretini kusmaya başlıyor ve okuyucuyu Yunanistan’da sürüklüyor. Savaş atmosferinin de gitgide ağırlaşmasının etkisiyle olsa gerek Miller Amerika’dan sonra moderniteye de sövmeye başlıyor ki o dönem -ve her dönem- için bunu anlaşılır ve insani bir tepki olarak nitelendirebiliriz.

Moderniteden nefret atakları geçiren Miller, akıl hastanelerinin, siperlerin, yeni hastalıkların, tıp tarikatının, savaş bürosunun felaketleri gizlediğini ve ilerleme yanılsamasına hizmet ettiğini söyleyerek, nefretle barıştan bahsedenlerin, barışı getirmek için savaşmak isteyenlerin saçmalığını vurguluyor. Tüm bunların çözümünü ise devrimde buluyor. Eğer Miller’ı biraz tanıyorsak devrim derken 68 devrimini öncülüyor olmalıdır. Çeliğin, sanayinin, bankaların ve savaşın griliğinin sardığı bir ortamda bu antik dünyada gezinmekte ve tüm içgüdüleriyle, ıssızlık, toz, açlık, keçiler, deniz ve yıkıntılar arasında yeniden insan olarak doğmaktadır.

Hikaye Miller’ın Maroussi’nin Devi’ni adadığı, hikaye anlatıcısı ve esrik şair Katsimbalis’in (Maourissi Katsimbalis’in yaşadığı Atina’da bir semtin adıdır) bir gece uçurumun kenarına giderek ‘Lanet
Çağdaşlar, Attika’nın horozlarını duymak istiyor musunuz’ diye bağırıp, öterek gecenin bir yarısı bütün horozları ayağa kaldırmasıyla biter. İki savaş arası dönemin çılgınlığı başlayan savaşla sona ermek üzeredir ve Miller’in Lanet Çağdaşları, iki savaş arası dönemin lanetlileri ve Proust’un yıkılan dünyasından doğanlar da soyunu devam ettiremeyecektir.