Miguel de Cervantes: Dünyanın Delisi

Ölümünün 400. yılında Cervantes için bir ‘anma’ yazısı.

Dünya durdukça yaşayacak olan Miguel De Cervantes’e.

Miguel De Cervantes. Dünyanın delisi. Dünya onu ilk böyle tanıdı. Deli bir adam. Kafasına göre yaşayan, kavga etmekten çekinmeyen, sözünü esirgemeyen, bu yüzden hapsi boylayan, sonrasında on yıl sürgün cezası alıp İtalya, Napoli’ye giden, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Haçlı Seferleri başladığında hiç düşünmeden gidip adını orduya yazdıran, İnebahtı Deniz Muharebesi’nde İmparatorluk askerlerine esir düşüp köle olarak çalıştırılan; bütün bunlara rağmen yine de mücadele eden, yine de kavga eden, korkularına yenik düşmeyen bir deli adam.. Dünyanın onu ilk tanıdığı haliyle dünyanın delisi kendisi.

23 Nisan 1616’da vefat eden Miguel De Cervantes’in içinde bulunduğumuz 2016 yılı Nisan ayı itibariyle seneyi devriyesinin 400. yılı. Bu yazının yazılma sebebi ‘ölüm’ünün seneyi devriyesi gibi gözükmesine rağmen dünya durdukça ‘yaşayacak’ olan Cervantes’i yazmak aslında. Ve tabii ki Don Quijote’u. Birbirinden ayrı düşünülemeyecek, biri yaratıcısı diğeri yaratıcısının kahramanı iki karakter. Fakat bu yazının ilk bölümü Dünya Delisi Cervantes’in kendisine ait olacak. İlk önce kendisi yazılmalı ki yazacağım ikinci bölümün dünya tanımı ortaya çıksın.

Miguel De Cervantes yoksul olduğu rivayet edilen, bazı kaynaklarda sağlık memuru, bazı kaynaklarda eczacı olarak geçen bir babanın yedi çocuğundan biri. Yaşadıklarına baktığımda, yoksul olmasaydı onca maceraya atılır mıydı diye düşünmeden edemiyorum. Fakat ‘Atılabilirdi,’ cevabını da veriyorum bir yandan, cevabın başına belki edatını koyarak tabii çünkü Cervantes iflah olmaz bir maceracı: tam da o devrin insanı olarak yolculuğuna başlamış ve
yaşamı boyunca durmaksızın maceracı olmuş; köle olmuş ve bir çok kez hapishanelere düşmüş.

Cervantes ‘Tam da o devrin insanı.’ Evet; İspanya’dan başlayıp Osmanlı topraklarına uzanan hayatını okuduğumuzda yapılan savaşların dünya siyasetinin yapısını ve devletlerin sınırlarını nasıl belirlediğini görebiliriz halbuki Cervantes ne siyasetçi, ne bürokrat, ne komutan, ne de siyasi ortamda sözü geçen zengin bir asilzadedir. Olan şu: 1569’da bir hapis cezasına istinaden İtalya’ya gönderilir. Oradayken Haçlıların Osmanlılara karşı düzenlediği Haçlı Seferleri’ne katılmak için orduya yazılır. Leponte Deniz Savaşında (İnebahtı Deniz Muharebesi) göğsünden ve sol kolundan yaralanır. Osmanlı donanması Uluç Ali Paşa komutasında -sağ kanatta- savaşan denizciler dışında büyük bir yenilgiye uğrar. Ve Cervantes savaş bitip de dönüş yoluna geçtiklerinde Uluç Ali Paşa’nın askerlerine talihsiz bir şekilde esir düşer. Savaştan sonra savaşın tek yenilmeyen komutanı Uluç Ali Paşa Kaptan-ı Deryalığa getirilip Kılıç Ali Paşa unvanını alırken Cervantes ile kesişecek olan yolları birkaç paragraf sonra yazacağım ilginç bir hikayenin ilk halkasını oluşturur.

Savaşı arkamızda bırakıp, Cervantes’in yaşadıklarına baktığımızda tam da içinde bulunduğu yüzyılın tüm özelliklerini taşımakta olduğunu görürüz. Hem bir bireyden bahsedip hem de yüzyılın tüm özelliklerini taşıyor demek iddialı bir abartı olmasa gerek zira Cervantes, İspanya nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturan Endülüslerden başlayıp Osmanlı İmparatorluğu toprakları olan Fas ve Cezayir’deki Mağriplilere uzanan yolculuğunda o yüzyılda Avrupa’nın ve Osmanlı egemenliğindeki tüm Orta Doğu’nun yaşayışını gözlemler. Onların arasında onlar gibi yer içer, onlar gibi konuşur, dolaşır fakat onlardan farklı olarak hayal eder. Ne yaşarsa yaşasın aslında onu var eden hayal dünyası Cervantes’i La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade’ye götürecektir.

Artık Osmanlı İmparatorluğunda köledir. Köle olarak birçok şekilde çalıştırılır; oradan oraya savrulur. Birçok kez kaçma teşebbüsünde bulunur. Çağın iklimi gereği atıldığı bu macera onu yapmak istemediği işlere sürükleyip, özgürlüğünü elinden alsa da yaşamaya, bir şekilde hayatta kalmaya devam eder. Ve aynı savaşta karşı cephelerde bulunan Cervantes ile Kılıç Ali Paşa’nın yolları Paşa’nın İstanbul Tophane’de yaptırdığı, mimarı Mimar Sinan olan, Kılıç Ali Paşa Camii’nin yapımında birleşir.

Miguel De Cervantes, Mimar Sinan, Kılıç Ali Paşa ve İstanbul.

Cervantes’in yaşadığı çoğu şey izahından büyük. Nasıl oluyor da bu üç büyük isim imparatorluk baş şehrinde bir araya geliyor?

Camiinin yapımında çalışan Cervantes’e usta başılar tarafından verilen çolak lakabı Cervantes’in çalışmasına ve molalarda anlattığı macera dolu hikayelere engel teşkil etmiyor; aynı zamanda arada bir camiye gelip çalışmaların nasıl gittiğini görmek isteyen Kılıç Ali Paşa ile de Paşa’nın aslında ana dili de olan İtalyanca sohbet ediyor. Tabii bu sohbet mi, birkaç cümle yada kelime mi onu bilemiyoruz fakat caminin yapımı tamamlanıp Paşa ortaya çıkan sonuçtan son derece memnun bir halde caminin yapımında çalışan tüm köleleri azat edince Cervantes için yola çıktığı günden beri bir türlü dönemediği İspanya’ya dönme macerası başlıyor.

Miguel De Cervantes’i henüz fark etmeyen dünya Cervantes’i ilk olarak böyle tanır işte.. Belki Cervantes de kendinin farkında değildir. Memleketine dönüş yolundadır uzun süre sonra ve kim bilir neler düşünüyordur. Hayal edip düşlemeye, kafasında var ettiği Asilzade’yi kağıda dökmeye karar verir belki de fakat bin bir badire atlatmış bu adamın İspanya’ya dönüş yolunda başına yine bir şeyler gelebileceğinden korkma ihtimali daha yüksek.

Cervantes İspanya’ya varır varmasına fakat, kısa bir süre sonra tekrar hapse düşer. Kim bilir kaçıncı kez aldığı bu hapis cezası birçok macera atlatmış Cervantes’in nihayet yorgunluğunun iyice ortaya çıkmasına sebebiyet verir. Kendisinin durulduğu bu noktada gittiği her yerde, tanıştığı herkese hikayesini anlattığı, hiçbir zaman iflah olmayacak o maceracıyı, bu sefer yazmaya karar verir. Yaratacağı karakter dünyanın delisi olmakla beraber (bu unvan ne olursa olsun öncelikle Cervantes’in kendisine ait olacaktır her zaman) aynı zamanda kaçığı, hayalperesti, şövalyesi olacaktır.

Dünyanın Romanı
La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote. Dünyanın romanı. Dünyada onu tanımayan yoktur. Cümlenin sonuna ‘yoktur’ kesin yargısını koyarak çok abartılı ya da kişisel sevgimden kaynaklı bir tespitte bulunmuyorum zira yoktur gerçekten. Raskolnikov’u herkes bilmez, Mişkin’i, Bay K’yı, George Samsa’yı, Oblomov’u, Mr. Ripley’i, Dr. Jeykıll ve Mr. Hide’ı, Tom Sawyer’ı ve benzeri birçok karakteri dünya (bu yazdığım isimleri günümüz şartları edebiyat eseri karakterleri olmaktan çıkarıp popülerleştirse de) tanımaz. Fakat Don Quijote’u tüm dünya tanır. Yel değirmenleri dediğiniz an yediden yetmişe kitabı okunuş veya okumamış olsun, edebiyat eseri olarak bilinsin veya bilinmesin ilk akla gelen isim Don Quijote’tur.

Neden? Bunun bir sebebi veya sebepleri var mı? Kafasına berberin tasını geçirip miğfer yapan, koyun sürüsüyle düşman askerileri bunlar diye savaşan, yolculuğu boyunca uğradığı han sahiplerine kendisini yüce savaşçı, soylu asilzade diye tanıtan Don Quijote’u; bu kaçık La Manchalıyı, dünya nasıl oluyor da ciddiye alıyor, sahipleniyor, benimsiyor ve hatta onunla kendini özdeşleştiriyor?

Don Kişot. Okunduğu gibi. Olduğu gibi. Don Kişot’u bu şekilde yazmaya devam edeceğim; nasılsa öyle! Ve Cervantes’in ‘Aylak okur’ hitabıyla başlamayacağım Don Kişot’u yazmaya. Çünkü;
“Asilzademizin yaşı elliye yakındı; sağlam, zayıf yapılı, ince yüzlü, sabahları erkenden kalkan, ava düşkün bir adamdı. Soyadının Quijada ya da Quesada olduğu söylenir; yazarlar arasında bu konuda farklı görüşler bulunmaktaysa da, güvenilir kaynaklardan, soyadının Quejana olduğu anlaşılmaktadır. Ancak hikayemizde bunun pek önemi yok; önemli olan, hakikatten bir nebze olsun ayrılmamak.”

Benim de amacım bir nebze dahi olsa Don Kişot’tan ayrılmamak olacak. Bu asilzade benzerlerinden ne kadar da farklı! Maceralara atılmadan önce dur durak bilmeksizin okuyor Don Kişot. Öyle ki geceleri uyku uyumayıp gündüzleri çiftlik işlerini aksatmaya başlıyor. Beyni kuruyor, aklını yitiriyor. Sonunda öyle bir raddeye geliyor ki aklında beliren o çılgınca fikri hayata geçirmeye karar veriyor.

“Nitekim tamamen kaybettiği aklına dünyanın en çılgınca fikri geldi ve hem şerefini yüceltmek, hem de ülkesine hizmet etmek amacıyla, gezgin şövalye olmayı uygun ve hatta gerekli buldu. Zırhını kuşanıp atına binerek dünyayı dolaşacak, serüven peşinde koşacak, okuduğu kitaplarda gezgin şövalyelerin yaptığı her şeyi yapacak, bütün haksızlıkları düzeltecek, tehlikeleri göğüsleyecek ve bu sayede, ebedi şan ve şöhret kazanacaktı.”

Paslanmış, küf tutmuş zırhlar, açılır kapanır siperliği olmayan miğferler; cılız, toynakları parçalanmış bir beygir (beygirinin adını Rocinante koyacaktı) ile hazırlığını tamamladı. Fakat hiçbir şövalye sevdasız gezgin bir şövalye olmayacağı için hayalinde güzel bir sevgili yarattı, adını da Dulcina koydu. Köyünden çıkabilirdi artık, ön hazırlıklar bitmişti. Günlerce ve dahi gecelerce okuyup hayalini kurduğu macera dolu dünya onu bekliyordu. O kadar büyük ve o kadar heyecan uyandırıcı bir dünyaydı ki bu, öyküsünü yazan kişinin (yani Cervantes’in) bir gün gelip yaptığı kahramanlıkların gerçek öyküsünü yazıp yayınlayacağını bile hayal etmişti.

“Kim bilir, belki de ileride, kahramanlıklarımın gerçek öyküsü yayımlandığında, öykümü yazan bilge kişi, böyle sabah erkenden yola çıkışımı da şu şekilde nakleder: ‘Al yanaklı Apollon güzelim saçlarının altın tellerini dünyanın uçsuz bucaksız yüzeyine henüz sermiş, rengarenk küçük kuşla, kıskanç kocasının yumuşak yatağından çıkıp La Mancha ufkunun kapılarından, pencerelerinden kendini ölümlülere gösteren altın parmaklı Şafak tanrıçasını tatlı ezgileriyle henüz selamlamışlardı ki; ünlü şövalye La Mancha’lı Don Quijote rahat kuş tüylerinden kalkıp ünlü atı Rocinante’ye bindi ve eski, meşhur Montiel ovasında yol almaya başladı.’
Gerçekten de burada yol alıyordu. Şöyle devam etti:
‘Gelecekte hatırlanmak üzere tunca kazılmaya, mermere oyulmaya, tablolara resmedilmeye layık kahramanlıklarımın yayımlandığı yüzyıl, ne mutlu bir çağ olacak. Bu eşsiz öyküyü nakledecek olan ey bilge büyücü, kim olursan ol, sana yalvarırım, sevgili Rocinante’mi bütün yolculuklarımda bana eşlik eden ezeli dostumu unutma.’
Sonra da (gerçekten aşıkmış gibi) şöyle dedi:
‘Ey Prenses Dulcinea! Bahtsız yüreğimin efendisi, beni kovmakla, şiddetle, acımasızca sitem etmekle, güzel huzurunuza bir daha çıkmamı menetmekle, çok büyük haksızlık ettiniz. Lütfen hanımefendi, sizin aşkınız yüzünden acılara gömülen köleniz olan bu yüreği hatırlayın.’”

Kurduğu bu muhteşem hayallerin, düşlerin, masalların, hikayelerin hakikatine inanan ve tüm dünyayı buna inandıran Asilzade Don Kişot hayallerinin içine tamamen batmış olsa da, gerçeklikten tamamen kopmuş bir halde, mantığın neredeyse hiç olmadığı sözler sarf edip nutuklar atsa da tereddüt etmeksizin peşinden gidip, güvenebileceğiniz bir karakter. Öyle değil mi? Köylü kurnazı, maddiyatçı, bencil, dünyevi istekleri olan Sancho Panza bile elinde avucunda hiçbir şeyi olmayan, elli yaşını neredeyse aşmış, hafif kaçık bu asilzade şövalyenin peşinden gitmedi mi?
“Don Quijote, komşusu olan dürüst (yoksul insana dürüst denebilirse) ama aklı pek kıt bir çiftçiden ricada bulundu. Sonuçta o kadar dil döktü, vaatlerde bulundu ki, zavallı köylü onunla yollara düşüp silahtarı olmayı kabul etti. Don Quijote’nin adama söylediği şeylerden biri de yolculuğa hevesle hazırlanması gerektiğiydi çünkü öyle bir serüven çıkabilirdi ki karşısına, bir çırpıda bir cezire fetheder, silahtarını da vali tayin ederdi. Sancho Panza, yani çiftçi, bu ve benzeri vaatlerde karısını çocuklarını bırakıp komşusunun silahtarı oldu.”

Gitti. O’nunla; Asilzade Don Kişot’la, bin bir türlü maceranın içine atıldı. Sıradan bir macera değildi bu. Tüm dünyaya kafa tutan, haksızlıklara karşı ödün vermeyen; hanları şato, han sahiplerini prens ve hanlarda çalışan hizmetçilerini prenses sanan ve kendisini yazan Cervantes tarafından ‘deliliğin tuhaf çeşidi’ olarak nitelendirilen bütün bu durumların hiçbir açıklaması yoktu.

Dünya Don Kişot’u tanıdı. Çünkü yaratılmış olanla ilgilenmeyip kendi dünyasını yarattı Don Kişot. Kim demiş Yel Değirmen’lerinden dev olmaz diye? Koyun sürülerinden ordu (ki tam da böyledir aslında)? Bir berber tası gayet de güzel miğfer olabilir! Handa çalışan hizmetçiler prenses olabilirler, neden olmasın? Ya da Sancho Panza’dan vali olabilir. Ne valiler gördü bu dünya!

Don Kişot olmasaydı Cervantes’i tanır mıydık? Bu deli adamın hikayesini bilir miydik? Peki Cervantes olmasaydı Don Kişot yazılır mıydı?

Tabii ki Cervantes içinde bulunduğu çağda dünyanın tek delisi olarak dünyadaki yerini almamıştı. Manchalı Asilzade Don Kişot da vardı. İspanya’da aldığı ilk hapis cezasına birlikte çarptırıldılar ve sürgüne mahkum edildikten sonra İtalya’ya birlikte gittiler. Haçlı ordusuna beraber katıldılar. İnebahtı Deniz Muharebesinde beraber savaştılar. Aynı anda yaralandılar ve esir düştüler. Köle olarak oradan oraya savruldular. Kılıç Ali Paşa camiinin inşaatında köle olarak beraber çalıştılar. Aynı anda azat edildiler. İspanya’ya birlikte döndüler. Uzun süren okumalar ve konuşmalardan sonra La Mancha’lı Asilzade Don Kişot’u birlikte yazmaya karar verdiler. Paslanmış zırhları birlikte temizleyip, bozuk miğferleri birlikte tamir ettiler. Yeri gelince saf, yeri gelince kurnaz Sancho Panza’yı kendilerine yoldaş seçtiler. Değirmenleri birer dev olarak ilk onlar gördü. Koyun sürüsüne ordu diyerek savaştılar.
Dünya neye inanıyorsanız odur.

Miguel De Cervantes ile Don Kişot’un birlikte yaptıkları şey tam da buydu: Kendi dünyalarına inanmak. Mugiel De Cervantes hâlâ yaşıyor.