Mevsim Yas, Zaman Kötüydü

Mevsim Yas, gözden ve gönülden ırak hikayeleri görünür kılmaya, devletin resmi yalanlarının ve apoletli medyanın bir türlü yok edemediği hakikati gün ışığına çıkarmaya çalışıyor. “İnsanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır” diyen Milan Kundera’yı selamlayan değerli bir çabaya imza atıyor.

Mehtap Ceyran’ın Mevsim Yas romanı, 90’lı yıllarda Kürt şehirlerinde yaşanılanları veya yaşanılamayanları anlatma derdini taşıyan bir roman olmanın yanı sıra yazarının da ilk romanı. O yılların tam teşekküllü bir dökümünü yapmak, kaleme dört elle sarılmak, serin cümlelere yaslanmak, puslu belleğin gel-gitlerine bel bağlamak şüphesiz kolay değil. Yine de bireysel veya kollektif acıları, felaketleri ve sevinçleri anlatmaya en muktedir dilin hâlâ edebiyat olduğu kanaatindeyim.

Romandaki olaylar, insan yapımı bir cehennemin tam ortasında, Batman’da geçiyor olsa da, yaşanılan her şey aynı zamanda bir coğrafyanın, bir ulusun ortak acıları, kolektif belleğidir. Şairin “boşuna uğraşma gökyüzü / yurdum kadar ağlayamazsın” dizesinde toplanan tarifi imkansız örgütlü kötülüklerin yakın dönem tarihidir. Peki, Kürt coğrafyasında yaşanılan 90’lar neydi? Kürt coğrafyasında 90’lar, her şeyden önce devlet terörünün dizginlerinden boşanmasıydı, binlerce köyün ve mezranın yakılması, 400.000’e yakın insanın yerinden edilmesiydi, beyaz toroslardı, süresiz gözaltları, işkenceIerde göğe yükselen çığlıklar, sokak ortasındaki faili malum cinayetler, sayısı hergün artan kayıp aileleriydi, Güntaç Aktan’dı, devletin ve ataerkinin nefessiz bıraktığı kadınların birbirini izleyen intiharlarıydı, devletin protez kolu olan Hizbullah’tı, domuz bağcıklarıydı, toplu mezarlardı, olağan üstü hallerin olağanlaşmasıydı, Hayri Kozaçıoğlu’ydu, kod adı Yeşil olanların tek kişilik devlete dönüşmeseydi, İnsan Hakları Derneği’nin kalın dosyalarında biriken sayısız başvurulardı, yürüyüşlerin ve serhıldanların gün ortasında taranması, kapatılan partiler, Avrupa yollarını arşınlayan umutsuz insanlar, sansürlenen gazeteler, bombalanan gazete büroları, toplatılan kitap ve dergiler, tutuklanan aydınlar ve gazetecilerdi, çalınan ömürler, her eve düşen ateş, bitmeyen bir yas, talan edilen yitik bir ülkeydi. Kısacası Kürt coğrafyasında 90’lar, devletin, tanrının ve erkeğin mutlak tahakkümüne karşı direnen ve bu direnişin bedelini en ağır şekilde ödeyen, yine de kurtuluş umudundan ve devrim hayallerinden asla vazgeçmeyen insanların gözden ve gönülden ırak hikâyeleriydi.

Mevsim Yas, tam da bu gözden ve gönülden ırak hikayeleri görünür kılmaya, devletin resmi yalanlarının ve apoletli medyanın bir türlü yok edemediği hakikati gün ışığına çıkarmaya çalışıyor. “İnsanın iktidara karşı savaşı, hafızanın unutmaya karşı savaşıdır” diyen Milan Kundera’yı selamlayan değerli bir çabaya imza atıyor. Tüm bu zaman aralığında yaşanılanlar şüphesiz ancak sömürgeci ve sömürge ilişkileri çerçevesinde anlaşılması mümkün olan bir siyasal denklemin sonuçlarıdır. Yaşanılanlar, ne kötü politikacıların “yanlış” icraatları, ne devletin gücünü kendi gücü zanneden kimi canavar ruhlu şahısların kontrolden çıkması, ne de derin devletin veya uluslar-arası güçlerin karanlık komplolarıydı. Sömürge yasalarının geçerli olduğu bir coğrafyada istisnanın kural haline getirilmesi, ölümün gündelik hayatın zorunlu bir parçasına dönüştürülmesiydi. 90’lar, halk direnişiyle birlikte ideolojik hegemonyası iyice çatırdamış, kendisini ancak kışla, karakol, garnizon ve dağlara yazılan ırkçı sözlerle temsil edebilen bir devletin sistematik sömürgeci şiddetini yoğunlaştırmasıydı. Zaten Cumhuriyet tarihi boyunca “Müstakbel Türk’ün” huzuru ve saadeti, felaketlerin Kürt coğrafyasında devam etmesi sayesinde satın alınmıştır. Kürtler bu sömürgeci egemenlik kapsamında, iktidar karşısındaki en çıplak, en korumasız hayatlara sahip bireyler olmaya hala devam etmektedirler.

Roman, Batman’da bir devlet okulunda öğretmenlik yapan Zehra’ya gönderilen imzasız mektuplardan ve Hizbullah tarafından kaçırılan Taha’nın geride bıraktığı günlükten saçılan korkularla, hayal kırıklıklarıyla ve neredeyse her satıra sinen ölüm kokusuyla yoluna devam ediyor. Kısacası Zehra hocanın hayatı, ona gönderilen esrarengiz mektuplarla, Taha’nın günlüğü arasında sıkışmış durumdadır. Zehra hoca benliğini fazlasıyla tahrip etmiş bir ilişkinin izlerini yok etmeye çalışırken, diğer taraftan da gelen mektuplardan ve elinde tuttuğu günlükten yayılan umutsuzlukla, Hizbullah tehditleriyle başa çıkmaya çalışmaktadır.

Romandaki karakterlerden Fesla bir anlamda Kürt coğrafyasında kadınların yaşadığı bütün baskılara, acılara ve şiddete odaklanmış bir çift çocuk gözü sayılabilir. Babaları tarafından ismiyle bile çağrılmayan, yok sayılan bütün kadınların keskin çığlığıdır Fesla. Hizbullah tarafından kaçırılan Taha da tam anlamıyla yitik bir kişiliktir. Tamamıyla boş vermiş, dünya karşısında fazlasıyla kırılgan, kalbinde “başı sonu belirsiz bir boşluk hissinden başka bir şey” olmayan bir yok-karakterdir.

Özetle, Mevsim Yas’taki tüm karakterlerin hayatları “devletin tahrip ettiği hikayeler”dir. Ölüm karşısındaki kaskatı çaresizliği kabullenmekte zorlananların hikayesi. “Gördüğü her beyaz arabayı devlet sanan ve sırf bu yüzden ana caddelerde yürümeye korkan” nesillerin hikayesi. “Suskun kadınlar, yorgun erkekler, şaşkın çocuklar ve sararmış yalnızlıklar.” Batman’da hayat, Taha’nın günlüğüne karaladığı şu satırlar gibidir: “Her şey gündeliğin soğuk, tekinsiz yüzüne çarpılıp kırılıyor. Büyülü masallar yok. Sert bir hakikat duygusu yön veriyor hayata.”

Karakterlerin hayatı neredeyse hatırlamaktan ibarettir. Anlayacağınız bize hatıralarını dökmüyorlar, hafızalarını kusuyorlar. Hatırayla hafıza sanılanın aksine aynı şey değildir. Hatıra, belli bir yaşanmışlığı gerektiren ortak paylaşımlar silsilesidir. Karakterlerimizin aktardıkları, sürekli bir şeylere maruz kalmış ömürlerin hafızasında biriken tortulardır. Romanın benim açından önem arzeden özelliklerinden biri de, muhalif çevrelerdeki adaletsizliklere, iç çekişmelere, bireylere kolayca yapıştırılan “karşı-devrimci” sıfatlara, her cemaatin kendi ötekisini yaratma ilişkilerine de içeriden bir ayna tutmasıdır.

Kitaba ilişkin eleştirilerime gelecek olursak; öncelikle bir kentten seçilen bütün politik veya apolitik karakterler bu kadar marazi kişilikler olmak zorunda mıdır? Devrimci mücadele bir toplumsal terapi değilse nedir? Roman boyunca sahne alan tüm karakterler, ailenin, gönül ilişkilerinin veya devletin açtığı yaralardan mustaripler. Devletin, işsizliğin ve muhafazakarlığın yarattığı tahribatların bu kadar yoğun olduğu bir kentte herkesin payına düşen yaraların, travmaların ve korkuların yaygınlığı anlaşılır olmakla birlikte, 90’ların devrimci ruhunun, toplumsal uyanışının, kitlesel çoşkusunun ve bireysel arayışlarının hiçbir şekilde romana sızamadığını belirtmek isterim. Roman, devletin, Hizbullah’ın ve zalim erkeklerin bir kötülük güncesi şeklinde akmaktadır maalesef. Yazarın, mağduriyet edebiyatına mesafe koyma iddialarına rağmen, sürekli kendisini aşan güçlerin kötülüğüne maruz kalan mağdur karakterler içeren bir metinle karşı karşıya olduğumuzu teslim etmek gerekiyor. Ayrıca bunca buruk gönül hikayesine rağmen, hiçbir karakterin şahsında herhangi bir cinsel arzuya, erotik bir düşe, yaşanmış güzel bir cinsel deneyime duyulan özleme rastlamak mümkün değil. Oysa ki 90’lı yıllar korku ve itaat duvarlarının yıkılmasına paralel olarak, gençliğin önemli bir bölümünün cinsel tabulara o güne dek en fazla kafa taktığı, kirli öğrenci evlerinde güzel ‘günahların’ yaşandığı, karşı cinsi etkilemenin adeta politik bir performansa dönüştüğü bir zaman aralığıydı.

90’lı yıllar, ölümün ve korkunun bütün toplumsal hücrelere sirayet ettiği yıllar olmasının yanısıra, bir halkın kendisini yeniden yarattığı, direnişini tarih sahnesine taşıdığı, bütün tahakküm kalelerinin çözülmeye başladığı, dünyanın eşitlik ve özgürlük mirasıyla pratik ve düşünsel bağların kurulduğu köklü bir dönüşüm momentiydi. 90’lar tek başına ne katıksız bir devlet terörü tarihi, ne de dört başı mamur bir kahramanlık anlatısıdır. Romanın karakterlerinden Rohat’in dediği gibi: “Onlar her gecemizi ihtilal renklerine boyadıkça, biz her gece devrim düşleri gördük. Bizim de payımıza direnmek düştü.” Bedeli çok ağır olsa bile.