“Meliha Nuri Hanım ile Ateşten Gömlek’i Yan Yana Düşünmeli”

Mehmet Fatih Uslu’yla Ermenice edebiyat ve Zabel Yesayan üzerine.

Zabel Yesayan söz konusu olduğunda metinden—ya da çeviriden—önce yazardan konuşmak kaçınılmaz oluyor. Kitabın giriş kısmında da biyografik bilgiler sunan yazılar var. Bunları okuduğumuzda Yesayan’ın hayatının ne kadar trajik olduğunu düşünmemek imkânsız. Yazarın coğrafyası hep acının kaydını tutuyor: İstanbul, Adana, Erivan ve ne yazık ki Sibirya… Katliamlar ve felaketler arasında geçen bir ömrün, insanın başına gelebilecek en büyük talihsizliklerden biriyle sonlandığını öğreniyoruz: Yeseyan’ın ölüm zamanı ve nedeni tam olarak bilinmiyor. 1915’teki Felaket’ten sağ çıkabilen Yesayan, Stalin’in Sibirya’sından dönmeyi başaramıyor. Bu noktada Yesayan’ın tekil bir örnek olup olmadığı geliyor akla. Tüm bunlar Yesayan’ın başına gelen bireysel talihsizlikler değil elbette, bir dönemin trajedisinin bireysel hayatlardaki izdüşümü. Ermeni edebiyatında Yesayan’la benzer kaderi yaşayan başka hangi yazarlar var?

m. fatih
Evet, Yesayan’ın yaşadığı çifte felaket başka Ermeni yazarlar için de geçerli
olmuş. Bunların en çok bilinenleri Harput doğumlu Vahan Totovents ve Van doğumlu Kurken Mahari. Bu önemli yazarlar, Kafkas Ermenisi başka yazar ve şairlerle beraber Stalin’in gadrine uğramışlar. Ermenice edebiyat için bunun 1915’ten sonra ikinci büyük darbe olduğunu söyleyebiliriz. Tam da bu konuya odaklanan enfes bir kitap var esasında, ilgiler için onu da belirtelim: Marc Nichanian’ın henüz Türkçeye çevrilmemiş olan Writers of Disaster’ı.
Burada senin aracılığınla çok tekrarlanan bir yanlışı da düzelteyim, Yesayan’ın 1937’de Sibirya’ya sürüldüğüne ve orada öldüğüne dair yaygın bir kanı var. Ama Yesayan muhtemelen üç dört sene boyunca Kafkasya’da mahkûm tutuldu ve Sibirya’ya gönderilmeden hayatını kaybetti. Elimizdeki son mektupları 1942 yılından ve bunlar Bakü’den yazılmış.
Tabii, burada Yesayan’ın hikâyesini daha trajik kılan onun Sovyet Ermenistanı’na canı gönülden bağlanmış olması. 1920’lerin ikinci yarısından itibaren zihninde bir “yeni vatan” fikri olduğunu, bu fikre edebiyatını bir propaganda edebiyatına dönüştürme pahasına bağlandığını (sosyalist gerçekçi edebiyat tarzında ürünler veriyor hayatının son on yılında) apaçık görüyoruz. Ama tüm bu yoğun bağlanmaya karşın yeni vatanın ona layık gördüğü uydurma bir Fransız ajanlığı suçlaması ve bu suçlamayla onu ölüme yollamak oluyor.

zabel yesayan - ııBu coğrafyada Ermenice bilenlerin sayısı az olmamasına rağmen Ermenice’den Türkçe’ye çok az kitap çevrildiğini görüyoruz. Ermenice’den çok az metnin Türkçeye çevrildiği düşünüldüğünde, tercihler de önem kazanıyor. Meliha Nuri Hanım da senin Ermenice’den ikinci çevirin (Daha önce Hagop Baronyan’ın Bağdasar Ağpar adlı oyununu çevirmiştin). Niçin öncelikli olarak Yesayan’ı tercih ettin ve dahası niçin Yesayan’ın diğer kitaplarından biri değil de, Meliha Nuri Hanım’ı çevirmeyi uygun buldun?

Maalesef, mâlum sebeplerden Batı’da Ermenice giderek daha az konuşulan bir dil haline geliyor. Yeni kuşakların Ermenicesi de eskiler kadar iyi değil. Üstüne, dilin profesyonel öğretimini ve incelemesini sağlayacak yeni kurumlar da kurulamıyor. Örneğin bu dilin en önemli merkezi olan İstanbul’da üniversite seviyesinde bir Ermeni dili ve edebiyatı bölümü yok ve yakın zamanda da kurulacak gibi görünmüyor.
Yesayan tercihinin ise iki nedeni var. Birincisi benim Ermenice edebiyat çalışmaya başladığımdan beri çok etkilendiğim ve heyecan duyduğum bir yazar olması. Yaklaşık bir buçuk senedir tamamen Yesayan üzerine çalışıyorum. İkincisi ise, kitapları okunmadan da olsa (!), özellikle yazarın çarpıcı hayat hikâyesi sayesinde Türkiye’de son yıllarda yabana atılamayacak bir Yesayan ilgisinin oluşması.
Meliha Nuri Hanım’ı seçme sebebim için de iki şey söyleyebilirim. Birincisi, Yesayan’ın en iyi metinlerinden biri bu. Evet, Zabel Yesayan çok yazmış üretken bir yazar ama özellikle dört novellası (Son Kadeh, Sürgün Ruhum, Sıkıntı Zamanları ve Meliha Nuri Hanım) onun edebiyatının zirve metinleri. İkincisi ise Meliha Nuri Hanım’ın Yesayan’ın eserleri arasında Türkiyeli okurun özellikle ilgisini çekecek bir metin olması. Onun, merkezinde bir Türk kahramanın olduğu tek eseri bu. Çok erken bir tarihte Çanakkale Savaşı’nın ortasında gönüllü bir Türk hemşireyi hayal ediyor Yesayan. Bunu Türkçedeki özellikle “milli edebiyat” diye adlandırılan dönemdeki romanlarla yan yana okumanın zihin açıcı olacağını düşündüm.
Tabii şunu da belirtmeden geçmeyeyim, bir aksilik olmazsa Yesayan’ın başka eserleri de Aras Yayıncılık tarafından önümüzdeki aylarda yayımlanacak.

Kitabın sonunda romana dair çok önemli tespitler içeren bir yazın var. Bu yazıdan yola çıkarak birkaç soru sormak istiyorum. Yazında Osmanlı’daki Ermeni edebiyatının erken dönemlerindeki eserlerde Ermeni toplumu dışındaki kişilerin genelde görünmediğini ve bunun Ermeni yazarlar arasında bir tartışmaya yol açtığını söylüyorsun. Bunu dile getiren Hagop Oşagan’ın bu amaçla Türklerin de temsil edildiği romanlar yazdığını ve bu konuda bir eğilim yarattığını belirtiyorsun. Meliha Nuri Hanım da bu eğilimin izdüşümlerinden biri. Peki, bu eser tekil bir örnek mi yoksa bu eğilim Ermeni edebiyatı açısından belirgin hale geliyor mu?

Bir konuşmasında Marc Nichanian’ın belirttiği gibi Oşagan’ın bıraktığı binlerce sayfalık kurmaca külliyatının göze çarpan iki özelliği var: Birincisi çoğunlukla Türkleri, ikincisi mahkûmları anlatıyor oluşu. Yine Nichanian’ın vurguladığı gibi edebiyatının merkezine Felaket’e edebiyatla yaklaşmayı koyan, onu edebiyatla kuşatmak isteyen Oşagan bunun için Türkleri de anlatmayı elzem biliyor. 1915, Ermenice edebiyatın merkezine geldikçe, bu eğilimin genel olarak da arttığını söylemek mümkün. Ama bu, Ermenice edebiyatı belirleyen esas dinamiklerden biri miydi, açıkçası bilmiyorum. Ama şu aşikâr 1915 sonrasında öncesine kıyasla, en azından oransal olarak, Ermenice edebiyatta çok daha fazla Türk ve Müslüman temsili var.

meliha hanımYazında Meliha Nuri Hanım’ın “arka fonu”nda yer alan Ermeni doktoru merkeze alarak olayların 1915’in gölgesinde şekillendiğini belirtiyorsun. Bu nedenle de “novella” her ne kadar bir aşk üçgenini anlatıyor gibi görünse de Büyük Felaket’in alegorisine de dönüşüyor. Bu noktada Jameson’ın hayli eleştiri de alan “ulusal alegori” yorumu geliyor akla. Bildiğin gibi Jameson, üçüncü dünya ülkelerinin romanını bir ulusal alegori olarak okumanın mümkün olduğunu iddia etmişti. Bizde de Murat Belge, Kemal Tahir’in romanlarından yola çıkarak Jameson’ın iddiasının pek de yabana atılamayacağını söyledi. Meliha Nuri Hanım’ı bir ulusal alegori örneği olarak değerlendirmek mümkün mü?

Doğrusu metin üzerine çalışırken ne metnin bir alegori olduğu fikri ne de Jameson’un yorumu geldi aklıma. Ama bir yerde soru haklı ve zihin açıcı sanırım. Yazıda ben de 1915 sonrası Ermenice edebiyattan bahsederken “1915 sonrası Ermeni edebiyatını bir temsil krizinin ortasında Felaket’e karşı verilen trajik tepkilerin bir toplamı olarak okumak mümkündür” demekte bir sakınca görmedim. Ama buradan çıkarak 1915 sonrası yazılmış her Ermenice roman Felaket’in alegorisidir ve buradan da çıkarak Ermenileri temsil eden birer ulusal alegori örneğidir denebilir mi emin değilim. Aslında alegori ve felaket ilişkisi bağlamında şu dikkat çekici, ikisi de “topyekün”cü kavramlar ve böyle olmaları zaman zaman metinlerin özgünlüklerini ve inceliklerini görmemizi engelliyor.

Yazında değindiğin ama yeterince açmadığın önemli bir tespit var. Yesayan’ın Meliha Nuri Hanım kitabıyla, “belki de Halide Edip’in Ateşten Gömlek’ini tersten yazmakta” olduğunu söylüyorsun. Niçin böyle “tersten” bir olasılık beliriyor bu kitapla?

2005’teki meşhur “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri” sempozyumunda Elif Şafak’ın sunduğu bir Yesayan bildirisi var. O bildiride Şafak, araştırmacıları Halide Edip ile Yesayan’ı beraber okumaya çağırırken, Yesayan’ın da Ateşten Gömlek adlı bir roman yazdığını belirtiyor.* Elbette bu doğru bir bilgi ama iki roman arasında isimden başka bir ortaklık yok. Ama ilginçtir ki Şafak’ın peşinde olduğu koşutluğun bir şekilde Meliha Nuri Hanım ile kurulabileceğini görüyoruz. Yesayan’ın novellası da tıpkı Ateşten Gömlek gibi cepheye gitmiş gönüllü bir hemşire ve onun etrafındaki iki erkek kahraman arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Üstüne üstlük yine Ateşten Gömlek gibi vatan meselesi ile kahramanların ruhsal çatışmalarının iç içe örüldüğü bir metin var karşımızda. Fakat yazıda da söz ettiğim gibi tersinden bir bakışla. Birincisi, Ateşten Gömlek’te kurulan vatanseverlik söyleminin eleştirel bir göz tarafından yeniden kurulması söz konusu; ikincisi, bu yapıya eklenen Ermeni doktorun Ateşten Gömlek’teki basit zalim-mazlum ikiliğinin altını oyduğunu görüyoruz. Yazıda esasında bu noktaya hiç değinmeyecektim ama konu hakkında düşünen insanların ilgisini çekmek için nacizane bir işaret koyayım dedim.

Son olarak “novella”ya dair yazdıklarında Ermeni doktoru, Remzi’yi ve Meliha’yı merkeze aldığın için aslında romanda görünmeyen ama varlığı sürekli hissedilen Celaleddin ve özellikle romanın (ve de Celaleddin’in) sonu üzerine bir değerlendirme yapmıyorsun. Türkiyeli okur olarak kötülerin romanların sonunda ölmesine çok alışkınız; kötülerin bu dünyadan “temizlenmesi”nin okurda bir tür katharsis yaratması isteniyor olmalı. Bu kitabın da bir ölüm sahnesi ile bitmesi de rastlantı olmasa gerek. Üstelik ölen de “sıradan” biri değil. Yesayan’ın kitabı için böyle bir son yazmasını da yine alegorik biçimde yorumlamak mümkün mü?

Bu soruyu yukarıdaki alegori sorusunun devamı saymak mümkün sanırım. Şunu söylemeliyim, elbette özellikle senin yukarıda geliştirdiğin düşünce hattında Meliha Nuri Hanım’a böyle bir yaklaşım geliştirilebilir ama ben bu sembolik okumaya biraz mesafeli durmayı yeğliyorum. Bu bakış açısı bizi keskin bir siyasi okumaya götürebilir ve ben böyle bir okumanın metnin zenginliğini örtmesinden, farklı okuma imkânlarını kapatmasından korkarım. Soruna doğrudan bir cevap olarak şunu söyleyeyim, Celaleddin’in kötü karakter olduğunu da, metnin sonundaki ölümünün herhangi bir çözüme ya da arınmaya tekabül ettiğini de düşünmüyorum. Bu ölümden sonra okura kalan daha da büyük bir belirsizlik oluyor sadece. Ne Meliha ile Remzi’nin buluşabileceğine ve bir gelecek kurabileceğine dair bir inancın hâkimiyeti, ne tüm bu savaş ve kaos ortamının “iyiler”in mutluluğuyla sonlanacağına dair bir emare, ne de, en önemlisi, Meliha’nın başka bir insana dönüşeceğine dair bir his var ortada. Tabii senin önerdiğin alegorik okuma çerçevesinde aklına şunun geldiğini tahmin ediyorum: Celaleddin devleti temsil ediyor olmalı, onun ölümü de devletin yenilgisini. Önerdiğin bağlamda hiç de yabana atılacak bir iddia değil bu. Ama bana kalırsa Meliha Nuri Hanım hem kahramanlar hem olaylar düzeyinde bir sürü belirsizlikle iç içe kurulmuş bir metin ve böyle bir okuma tüm bu belirsizliklerin metindeki merkeziliğini görmezden gelme riski taşıyor. Açıkçası ben bu kolay ele gelmeyen noktaların ürettiği soruların peşine takılmayı daha verimli bir tefekkür imkânı olarak görüyorum; bu noktada metindeki kahramanları toplumun büyük aktörlerinin birer temsilcisine indirgemenin metni yorumlarken bizi derinleşmekten alıkoyabileceğinden korkuyorum.

* Elif Şafak’ın bu yazısının eleştirel bir okuması için Hazal Halavut’un yazısına bakılabilir: http://www.agos.com.tr/tr/yazi/6649/zabel-yesayanla-karsilasmak-yoklugu-varligimiza-armagan-olmasin-diye