Maskeli Timsahlar Kongresi

Herkesin hem yaşamak hem de öldürmek için gerekçeli nedenleri, bahaneleri vardır. Ben hiçbir şeye bağlı değildim. Hiçbir ideali savunmuyordum.

Benzersiz Jacques Verges’e adanmıştır.

Maskeli Timsahlar Kongresi’ne çağırıyorlardı. Davetiyeyi getiren çocuk öküz başı takmıştı kafasına.

Üniversite yıllarımda ek gelir sağlamak için Hayvanat Bahçesi’nde çalışmıştım bir süre. Veterinerlik Okulu’nu bitiremeyince orduya paralı asker olarak yazılmış, çeşitli coğrafyalarda çeşitli türden insanları öldürmüştüm. Maaşımı kelle sayısıyla ödedikleri için bazen kesik hayvan kulaklarını da koyuyordum maaş torbama. Hilem anlaşılınca kovuldum. Terör örgütlerinde çalışmaya başladım. Heyecanlı, adrenali yüksek, zengin bir ömür yaşadım.

Can almak zordur; ‘Ay kıyamam ona’ diye başlayan insancıl bir replik fısıldayarak, şefkatli, yapışkan sosyal acıma yüklü duygularını kendinden bile gizlersin. Yakıp yıktığın mekânlarda dolaşır, cenazeye katılanlarla birlikte sıcak gözyaşı dökersin. Herkesin hem yaşamak hem de öldürmek için gerekçeli nedenleri, bahaneleri vardır. Ben hiçbir şeye bağlı değildim. Hiçbir ideali savunmuyordum.

Emekliliğimin ilk yıllarında bu bahanelerin listesini dipnotlarıyla yazarak epey eğlenceli günler geçirdim. Bazılarını gazetelerde yayımlattım. Üniversitelerden, sivil toplum kuruluşlarından fahri doktorluk teklifleri aldım. Dipnotlarım bilimsel veriler içeriyordu. Mesela; sevimli kediler çok seviliyordu ama onlara bağımlılık sağlayan şey, Toxoplasa Gondii isimli bir tür parazit idi, Toxo memelileri istila ettiğinde beyne gidiyor, davranışlarımızı tembihliyor, alışkanlık yaratıyordu. Listeme ‘Makyavel Mikrobu’ adını vermiştim.

Diyeceğim, işimin ehil adamıydım. Bir ara, kendi örgütümü kurma veya tek başıma marka olma düşüncesine kapılmıştım. Nedir ki can pazarı benden çok önce kurulmuş, kuralları konulmuş, tek başına çalışmama izin verilmemişti. Böyleleri daha çok canlı bomba olarak tercih ediliyordu. Tam enayi sarmasıydı. Aptallaştırma sürecinden geçiriliyorlardı. Ölüyorsun fakat ölmüyorsun cinsinden tutarsızlık abidesinin üyeleri sayılıyorlardı.

Uzatmayalım. Ölümle oynaşırken uyanık olmak gerekir. Hayat arsenikliyse ölüm de siyanürlüydü. Vücut bulmak isteyen ruhlar ya cinayeti ya da intiharı seçer. Her iki yanın yandaşları da hikâyeler uydurur. Her iki tercih için de, insan dünyasının sözlüğünden -ki bu sözlükteki tüm kavramlar yapmacıktır- kendine uygun bahaneleri bulup alman şart koşulur. Hayata amaçlar ileri sürenler bu amaçlardan faydalananlardır.

Neyse, boş verelim bu zırvalara! Davetiye zarfına, pul yerine kesik hayvan başlarının küçük fotoğrafları yapıştırılmıştı. Yeşil kâğıtta ise, kongrenin yapılacağı yerin adresi yazılmıştı. Eke, şehir dışındaki yolun krokisi çizilmişti. Orada, üç gün ücretsiz misafir edilecektik. Evde can sıkıntısından patlıyordum. E-postayla geleceğimi bildirdim. Özel eğlencelerin ekstra ücrete tabi olduğu yazılmıştı kartın bir köşeciğine küçük harflerle; bu da, azıcık keyfimi kaçırmıştı.

Tanrı’nın itelediği uzaklıkta ne gibi eğlence sunuluyordu da, ücrete tabiydi acaba? Tahta barakalardan bir kampustu muhtemelen. Yanımızda istersek bir misafir götürebiliyorduk. Benim kimsem yoktu. Kadın hizmetkâr da çalıştırmazdım yanımda. Yılan gibi sinsice sokulup zehirlenmekten çekinirdim. Canım sıkıldı. (Can sıkıntısından kesin kararlar alırdım.)

Aşağıya bodrum katına indim, bavulumdaki silahları temizledim. Nişan aldım, bir parti mermi harcadım. Nişancılığımı canlı hedeflere borçluydum. Tarif edilemez kütle çekimleri muazzam bir güçtü. Tam isabet vururdum. Mekân tuzaklamalarında başarım düşüktü. Suç, ceza gibi programlı propagandalı konulara hiç bulaşmadan bodrumdaki divanımda sessiz, karanlık, deliksiz, dünyasız uykuya daldım.

Sabah yola çıktım. Sokaklarda kargalar, martılar, kediler dolaşıyordu. Akşama kadar araba sürdüm. Dere, tepe, nehir, orman aştım. Kuytu, taşlı, pis kokan bir mıntıkaya geldim. Tahtadan küçük baraka evler dört bir yana dağınık kondurulmuştu. Ağaçkakan darbeleriyle sanki havalandırma delikleri açılmıştı. Tepedeki düzlükte geniş bir ev duruyordu. Ortalıkta insan gözükmüyordu. Vazgeçerek küfredip geri dönmek üzereyken öküz başlı çocuk yanımda bitti, “Hoş geldiniz doktor bey” dedi, elimdeki çantayı taşımak istedi, vermedim. Yarım saat sonra düzlükteki evde konuşmaların başlayacağını söyledi, kalacağım barakayı gösterdi.

Kulübenin içi tahminimden öte şık, düzenliydi. Televizyon, bilgisayar ekranları, buzdolabı, ocak hiç el değmemişçesine pırıl pırıldı. Gene de uzun sivri burnum kaynağını bulamadığı pis mezbaha kokusunu alıyordu. Tanıdık bir kokuydu. Kurban bayramlarım tespih tanelerinden çoktu. Nerede bir damla kan bulunsa burun kanatlarım kıpır kıpır kıpırdanırdı. Mesleki tecrübe demekten başka söz geçmiyor içimden. Bavulumu açtım, giysilerimin altına silahlarımı kuşandım. Kandan korkan kansızdır. İnsanlardan değil de hayvanlardan korkanlar ise ara türlerdir. Sahne çöpçüleri- “Ve ben bir yer kurduyum, insan değil, insanların yüz karası ve halkın çöpüyüm!”

Öküz başlı çocuk üstünde Eichmann yazan bir tişörtle sahneye elinde kablosuz bir mikrofonla çıktı. Arkasında bir dizi hayvan başlı çocuk koro düzeniyle duruyordu. Stalin tişörtlü tilki Eichmann’ı kıçından ısırıyor, Hitler tişörtlü akbaba kanat çırpıyordu. Her hayvan acıkmış gibiydi, pusuda, hayat döngüsünde huzursuzlanarak sıralarını bekliyorlardı. Gülecektim ama gülmedim. Öküz başlı çocuk platforma tekrar girdi, ‘Başkan Avukat’ı anons etti. Gözlüklü timsah, avukat cübbesiyle dinleyicileri selamladı. Dinleyiciler böcek hışırtılarını kesip sustular. Aralarında insan haliyle bir tek benim bulunmam tuhaf, ürkütücüydü, elimi vücudumda gezdirerek kendimi bir silah olarak algılayarak rahatladım. İzci kampında okul müsameresi de olabilirdi bu davet. Bremen Mızıkacıları’nı anımsadım, neşelendim. Keyfine bak aslanım, dedim. Okul arkadaşlarım büyüyüp yetişkinliklerinde ne oldular acaba? Keşke toplantılara katılsaydım diye pişmanlık duydum, sonra kendimi gıcık sesli Bay Timsah’ın konuşmasına verdim.

“Konuşmamın ana fikrini Sayın Bay Misafiri görünce sözlerimin başına taşıyorum: Savunmada iki yöntem olmuştur. Birincisi, adaleti olduğu haliyle kabullenen uyumlu savunmadır- suçluluğu yapıya direnmeden üstlenmeye karar verirler; ikincisi, yeni gerçekliği gözler önüne sermeyi amaçlayan kopuş savunmalarıdır. Birinciler olup devam eden-edecek haksızlıklarla bağlarını koparmadıklarını ispatlayarak kafalarını kurtarırlar, ikinciler de davalarını kazanırlar. Uygarlar ellerinde tuttukları öldürme gücüne güvenirler. Kültür ve eğlence pahalıdır. Harcama gerektiren entelektüel gelişme ile çalışma zorunluluğu arasındaki çelişki birey ve toplum için tehlikelidir. Sayın misafirler! Sayın Böcekler! Sayın Doktor! Evet, çenem kuvvetli, dişlerim yırtıcı, vücudum kemiksi sert pullarla örtülüdür. Çamursu bataklık sularda sürüngen hayatımızı milyarlarca yıl sürdürdük. Evet, aramızdan kuş olup uçmaya heveslenenler çıktı ama onları o yıllarla birlikte unuttuk. Kuşlar da bizlerle olan akrabalıklarını hafızalarından sildiler. Her canlı hayata yaşadığı o gün başlamış gibi oldu. Her canlı dünyayı gövdesiyle tanıdı, anladı. Bizlere timsah sizlere kurbağa dediler belki. Hiçbir masalda bizlere dürüst bakmadılar. Katil, kötü, sinsi, hatta kışkırtıcı, yıkıcı, terörist olduğumuzu söylediler. Yakışıksız sözlerle andılar bizleri, olumsuz anların simgesini adımıza giydirdiler. Kurbağa ve böcek topluluğunun önüne beni savunma avukatı olarak göndermelerinin sebebi de bu. Sizlere içinizde hep kötülenen timsahsıları anlatacağım. Yani mümkün ölçülerde savunma yapmaktan kaçınacağım. Çünkü gücümü sizlerin güçsüzlüğünüzden alıyorum. Güç çarpıcıdır ama güçsüzlük gibi kolay tanımlanabilir bir şey değildir. Peygamberlerden biri, kendisinin ‘yüz karası’ olduğunu söylemişti. Bizi de savunan hiç çıkmadı. Kimileri dağdan ağır kimileri tüyden hafifti. Hepimiz hasadımızı bu dünyadan alıyoruz. Her birimizin doğası belli bir mantığa göre ıslah edildiğinde, her birimiz artık kendimiz değil, bir başka şey olacağız. Yırtıcı bir katil olmayacağız belki ama artık timsah da olmayacağız. Hiç sorduk mu? Dünyada timsah olmazsa dünya nasıl bir dünya olur? Bir kaplumbağa kalın kabuklu evini sırtında nasıl taşır? Sanıyor musunuz ki kurbağaların ve timsahların varlığı sadece ve sadece bir tesadüf eseridir? Oluşumlarımız çelişkilerle doludur. Ayaklarımız benziyor, sizler zıplayabiliyorsunuz, bizler belki bir defa, avımızı ansızın yakalayabilmek için. Avın şansızlığı görmemek, bizim şansımız ise görünmemek, sezdirmeden usulca yaklaşmaktır. Kritik an ölümün geldiği andır, birimiz ötekisi aleyhine yaşayacaktır. Ölüm ve hayat sırt sırtadır. Birbirlerine kafalarını döndüklerinde bir diğeri olmayacaktır. Kafasız ölüm, kafasız hayat körlemesine uçan kartal gibidir. Her canlı hangi canlıya sataşacağını bilir. Her tür bir diğer türü değiştirir. İnsanlar evrim der buna. Her suç işaret verir. Mesela biz timsahlar kurbağalar gibi kalsaydık, aslanlar küçük süs kedileri gibi yaşasalardı, nehri geçmek için korkuyla koşuşturan sığırlar varmak istedikleri yere hiçbir zaman ulaşamayacaklardı. Hiçbir zaman düşmana karşı dayanışmaya ihtiyaç duymayacaklardı. Öküzler hiçbir zaman boynuzlarını kullanmanın değerini bilemeyeceklerdi…”

Timsahın konuşmasının bir yerinden sonra (hiç başıma gelmeyen şey) içim geçmiş, uyuyakalmışım. Uyandığımda ay gökyüzündeydi. Ortalıkta kimse yoktu. Hava soğuktu. Barakaların bacalarından duman tütüyordu. Birileri soymuştu beni. Çırılçıplaktım. Ay ışığı taş tepelere vurmuş, tepelerin ortasındaki çukur meydanı aydınlatıyordu. Parmaklarımdaki kirli tırnaklarımı görünce irkildim, her biri beşer santim uzamıştı. Tuzağa düşürülmüştüm. Çok öfkelendim ama kendimi görmek için de yanıp tutuşuyordum. Herhalde bir hayvana dönüştürülmüştüm. Koşarak barakama kaçtım. Barakanın içi bomboştu. Yere saman yığını atılmıştı. Ne eğlence ama! Ellerimi ayak olarak kullanabiliyordum. Kollarımın uzunluğu bacaklarımın uzunluğuna eşitlenmişti.

Durumum seyrettiğim korku filmlerine benzemiyordu. Ayrıca o korku filmlerinde korkulan kendisiydi. Her neyse -sınanma veya tuzak- yeni durumum beynimdeki leopar beneklerini bilardo topları gibi birbirine çarpıştırdı; eğer ikinci zihne sahipsem, ikinci vücudum da vardı ve ben bu ikinci vücuda geçiş yapmıştım. Başıma gelen beklenilmez olaya olumlu tarafından baktım. Ya tuzağı bozup dışarıya çıkabilecek ya da az önceki eski vücudumu aramaya başlayacaktım. Hiç tasalanmadım. Neşeyle kendimi samanların arasına atıp yuvarlandım. Samanlarla giyinmiş, ısınmış halde at gibi kişnedim, kurt gibi uzun uzadıya uludum. Kalkıp tahta duvarlara tırnaklarımla çizikler attım. Mağaralara korktukları hayvanların resimlerini çizip boyayan ilk insana öykündüğümü anımsadım. Yolum değilse de, önümde daha uzun yıllar vardı. Hem hayvanlardan hem de insanlardan daha avantajlıydım. İki defa öldürmeye güdülendim, iki defa silahlandım, iki defa vazgeçilmez buldum kendimi. Niyetime uygun planlar kurmaya koyuldum. Kampın başkanı timsahsa, onun da her canlı gibi çocuklardı zaafı. İşe onlardan koyulmalıydım. Şu tiryakisi olduğum purolardan birkaç tane yanıma almadığım (çaldıramadığım) için altmış altı defa pişmanlık duydum. Cinayetlerimden önce birkaç puro yakıp tüttürme alışkanlığındaydım. Kan akmadan karanlık kıtaya girmeye alışanların törensi ritüeliydi bu. Her sevişmeden sonra yatakta yakılan sigara misali! Çiftlerden dişi konuşmaz, erkek sigara yakar. Bu ara, kurtçuklar dişinin derinliklerine geçmişin mirasıyla çoktan inmiştir. Minik timsah kalabalığı kuyruklarını sallamaktadırlar.

Kapıyı kafamla parçalayıp kırdım. Adım attığım çukur, tornavida yatağı gibi döne döne aşağıya iniyor, ay ışığının metalsi aydınlığında tepelere yükseliyordu. Koklayarak aradığım kulübeyi buldum. Çocuklar beni görünce şaşırdılar. Oynadıkları oyunu bıraktılar. Dikkatlerini üstümde odakladılar. Bakıcılarından korku nidaları yükseldi. Çocukların ve kafalarında hayvan simgesi şapkalar taşıyan kadın bakıcıların beni aynı gözle görmediklerini fark ettim. Ayna görevi yaptılar. Her birinin gördüğü doğru, her birinin gördüğü yanlıştı. Neye indirgediler, neye yükseltiyseler o değildim.

Kararlarımın, düşüncelerimin figürüydüm. Sınır kaçakçısıydım, çocuklarlarla birlikte hudutları zorlayacaktım.

Her canlının yavrusu gibi şirin çocuklardı. Yaklaşımım taklitçiydi. Değişik hikâyeler anlatacak sevimli dedecik davranışına büründüm. “Toplanın haydi gidiyoruz,” dedim; “çitlerin dışında bakalım ne oluyormuş, ne varmış ne yokmuş görelim.” Kendime ağaç pozu verdim. Dallarımla çocukların ellerinden tuttum. Bizi önlemeye çalışan bakıcılara çıkıntılarımla vurdum, onları yere devirdim, topraklı köklerimle ezdim. Çocuklar güldü bu oyuna, daha çok gülsünler diye daha çok ezdim. Kızcağızın biri çok güzeldi… Bir çocuk şarkısı söylettim kıza. “Ali Babanın çiftliği var, çiftliğinde horozları, kedileri, köpekleri, tavukları, horozları, eşekleri, inekleri, atları, koyunları değil evcilleşmemiş hayvanları var, Ali babanın çiftliğinde…” Haylazlığa izinsiz çıkmış havasındaydı çocuklar. Bana güveniyorlardı, yakalanırlarsa (vücuduma ağaç kostümü geçirmiştim) ağaç adamı suçlatacaklardı. ‘’Küçük kurbağa kulakların nerede- ku vak vak…’’ Onlar şarkı söylerken ben çevreyi yokluyordum. Dokundukça karanlık genişliyordu sanki. Çocuk kulübesinden epey uzaklaşmış olmalıydık. Hep aynı yerde hatta geçmişte dolanıp durduğumuz hissine kapılmıştım. Nedeni, üstümdeki ağaç kostümüydü belki. Soyunarak çocukları korkutup dağılmalarından çekiniyordum.

Çit-sınır neredeydi? Çit yoksa karanlığa çizilmiş beyaz bir resim miydi sadece? Neyse ki zifiri karanlığın içindeki delikten incecik sicimsi ışık sızıyordu. Gergedan boynuzumla çarpa çarpa deliği genişlettim, çocukları birer birer delikten öbür tarafa geçirdim; sonra yırtabildiğim kadar karanlığı yırtıp kendim atladım. Büyük bir ormandaydık. Sabah doğuyordu. Orman hayvanları bağırış çağırış güne uyanıyorlardı. Çocuklara ormanın derinliğine giden yolu gösterdim. “Koşun arkanızdan geleceğim” dedim. Onları gözden kaybedince aksi yöne doğru hızlı adımlarla yürüyerek otomobilime bindim. Kim bilebilir? Belki rüyadan bir malihulyaya uyandığım için önümde bir yol görüyordum.