Laibach’tan totaliter bir sahnenin önizlemesi

Laibach’ın Kuzey Kore konserinin hikayesini anlatan Kurtuluş Günü / Liberation Day dünyanın haline, otorite ve propagandaya dair çok şey anlatıyor: “Laibach, çağımızın en önemli postmodern event’lerinden birini gerçekleştiriyor… neoliberal atmosferden çıkıp Kuzey Kore sahnesinde belirmeleri, dünyanın geri kalanından tamamen farklı bir gerçekliği yaşayan bu ülkenin durumunu değil de, kendi halimizi düşünmeye itiyor bizleri.”

Türkiye doğu ile batı arasında bir köprüyse, İstanbul da bu köprünün en can alıcı noktası, kavramların ve fikirlerin çok sık çarpıştığı kadim bir “arena”… 16 Nisan referandumundan önce de, görsel ve işitsel bir çarpışmaya sahne oldu bu şehir. Marşlar, türküler, esprili pankartlar, korkutucu pankartlar, etrafta el ilanları dağıtarak yandaş toplamaya çalışanlar, dans edenler, dua edenler, kavga edenler… Referandum propagandası, adil olmayan bir ortamda, farklı kulvarlarda yoğun şekilde sürdü. İktidar yanlıları ana akım medya ve geleneksel mecraları tek taraflı ve yoğun şekilde kullanırken, muhalif kesim mecburen sokakta ve sosyal medyadaydı. Taban tabana zıt fikirlerin, popülist bir politikanın içi boşaltılmış kavramlarıyla konuşan propaganda malzemeleri. Ve İstanbul gibi ülkenin birçok şehrinde de caddeleri, köprüleri, pazar yerlerini, AVM’leri, okulları ve akla gelebilecek tüm kamusal alanları kaplayan tek bir kişinin portresi. Sadece referandum döneminin değil, artık gündelik alanın sıradan bir parçası haline gelen bu portre, neoliberal kapitalizmin ve popülist siyasetin yeni aracı gibi görünen lider odaklı totaliter siyaset ve propaganda stratejilerinin bir örneği. Farklı ülkelerde farklı hiddetlere ve cürete sahip tek adamlar bir bir öne çıkmaya başlıyor. Bizde de böyle bir stratejiye yönelen iktidarın ve karşısında ayakta kalmaya çalışan muhalif fikirlerin algılarımız üzerine boca ettiği referandum kampanyaları, her şehirde ama özellikle İstanbul’da son hız devam etti.

Birkaç sene öncesine kadar şehrin en pırıltılı yerlerinden, bugünse en sönük ve yıkık noktalarından İstiklal Caddesi’nde referanduma birkaç gün kala yürümek, ilginç bir propaganda deneyiminden geçmek demekti. Önce muhalif standlardan yükselen marş ya da türkü sesleriyle karşılananlar, biraz daha ilerleyince de tüm ülkeyi kaplayan portredeki kişinin tek millet-tek-din-tek-devlet söylemlerini haykıran sesini her hücresinde hissedebiliyordu. Orwell’ın 1984’ü değil, 2017 Türkiyesi… Caddenin kaotik, yarı-şantiye ve kolluk kuvvetleriyle bezenmiş yeni ortamında bu propaganda tünelinden geçmek, algıları ve duyguları karmaşıklaştırmakla kalmıyor, gerçekle olan bağları iyice zedeliyor ve insanın mekanla ya da zamanla olan ilişkisini paralize ediyor. Üstelik bu propagandanın baskın tarafında totaliter bir rejimin sinyallerini hissetmek ve gördüğü desteğe inanamamak bazı kalpleri daha da sıkıştırıyor.

Totaliter bir rejimi demokratik yollarla oyladığımız referandumdan birkaç gün önce, hem çağın hem de ülkenin dönüşümüne kalp ve hayal kırıklıkları arasında şahit olanlar, İstiklal’deki propaganda tünelinden geçerek, başka bir totaliter rejimde sahnelenmiş tuhaf bir konserin belgeselini izledi. 36. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Liberation Day – Kurtuluş Günü, Slovenyalı avangart grup Laibach’ın 2015 yılındaki Pyonyang konserini ve aslında dünyanın geri kalanına kendini kapatmış bir ülkeyi konu ediniyor. 1980’lerden itibaren müziklerinde ve sanatsal edimlerinde totaliter propaganda yöntemlerini kullanarak Avrupa’da adından sıkça söz ettiren Laibach, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde yani bildiğimiz adıyla Kuzey Kore’de konser veren ilk yabancı müzik grubu ünvanını taşıyor.

“Hitler ne kadar ressamsa, bizler de o kadar faşistiz.”

Laibach, Haziran 1980’de Yugoslavya’nın tek adamı Tito’nun ölümünden kısa süre sonra, bugünkü Slovenya’da ortaya çıkan “tuhaf” bir avangart müzik grubu. Totaliter rejimlerin -faşizm, komünizm ve din- saklı taraflarını ifşa etmeyi amaçlayan NSK’nın (Neue Slowenische Kunst / Yeni Sloven Sanatı) bir parçası. Bu sanat kolektifi 20. yüzyılın gitgide tuhaflaşan son yıllarında farklı mecralardaki çalışmalarıyla toprak, milliyetçilik, aidiyet, totaliterizm, ideoloji ve sanat gibi kavramları karşıtlarıyla vurguluyordu. Teknik ve endüstriyel süreçlerin toplum ve birey üzerindeki etkisini, birey ve totaliter rejim arasındaki ilişkiyle ifşa ediyordu. Tüm bunları yaparken de totaliter rejimlerin kullandıkları propaganda malzemelerinin görsel ve işitsel tarzlarını kendilerine örnek alıyorlardı. En başta Laibach’ın grup logosu olan siyah haç ve çevresindeki dişli çark, dini ve endüstriyel sembollerin güçlü ve tehditkar bir aradalığını ve totaliter rejimlerdeki imgesel işlevlerini vurgulamak için kullanılıyordu.


Üyeleri SS üniformaları giyen, hazırladıkları tasarımlarda ve sergiledikleri konserlerde Nazi estetiğini kullanan Laibach, Slovenya’nın başkenti Ljubljana’nın Almanca ismi. Slovenler, ikinci savaş döneminde propaganda sayesinde Nazileri özümsedikleri ve savaş sonrasında da bu kez Yugoslavyalaştırıldıkları için, Almanlaştırılmış bu karşı kültüre tahammül edemiyorlardı. Laibach’ın ve NSK’nın sanatsal hedeflerini idrak etmek yerine, sergiledikleri faşizan tavır ve mesajları tehlikeli bulan resmi kurum ve yöneticiler de bu avangard hareketi sık sık tartışıyor ve hatta yasaklıyordu.

Laibach’ın erken dönemlerindeki militan ve otoriter performansları, alışıldık konserlerden farklı olarak, totaliter mitingleri hatırlatan bir ortam yaratıyor, izleyicilerin rahatını bozan bir deneyim sunuyordu. Bir diktatör olan solist aşırı gürültülü, arkaik, endüstriyel bir müzik eşliğinde, soğuk ve brutal bir vokal ile kalabalığa sesleniyor; bu ortama sirenler, dumanlar ve faşist ya da sosyalist propaganda filmlerinden görüntüler eşlik ediyordu. Yaptıkları albümler de yine milliyetçilik, ideoloji ve totaliterlik gibi kavramları ifşa etmek için despot ve abartılı bir tarza sahipti. Laibach’ın ortaya çıkışı aynı zamanda sosyalizmin eriyip küresel Batı sermayesine boyun eğmeye başladığı, devletlerin umutsuzca kendi ulusal sembollerine sarıldığı, bölgedeki milliyetçi eğilimlerin keskin bir şekilde yükseldiği ve Yugoslavya’nın vahşetle parçalanmaya hazırlandığı tarihlere denk geliyordu.


Video: Marijan Osole – Max ŠKD Forum, ŠKUC, 1986

İki sıcak ve bir soğuk savaşın yaşandığı, sonrasında da kapitalizmin rakiplerinden üstün gelerek yükselmeye başladığı 20. yüzyıl biterken, ideolojiler erimeye, kitleler akışkanlaşmaya, kavramlar muğlaklaşmaya, çağdaş sanat piyasalaşmaya ve realite de kolayca dönüştürülebilir bir meta haline gelmeye başladı. Yeryüzüne yoğun şekilde hakim olan bu küresel sistemde konformizm ve hedonizm bireyleşmeyi ön plana çıkarıyor, totaliterlik ve propagandanın yöntemleri de dili de dönüşüyordu.

***

Batı’dan çıkıp totaliter propagandalar üzerine kurgulanmış bir sanatsal edime sahip Laibach’ın, doğunun en kapalı ve propaganda sayesinde en sert tek adam rejimine sahip ülkesi Kuzey Kore’de verdiği konseri anlatan Liberation Day’i, Türkiye’yi de totaliter bir rejime dönüştürecek halk oylamasına günler kala izledik. Tüm bu manipülasyon bombardımanının ortasında bu şehrin ne tuhaf bir köprü olduğunu kendiliğinden kanıtlayan emsalsiz bir festival deneyimiydi.

Kültlerin emrindeki propaganda

Her rejim/ideoloji/politik fikir kendini propaganda ile var eder. Laibach bunu Yugoslavya’da yaşamış, dünyanın çoğunluğunda görmüş ve bugün de bu güce vurgu yapmayı tercih etmişti. Bu yüzden Kuzey Kore’delerdi. Bu konser hem alışılmadık ve cesur bir sanatsal ifade yöntemi hem de Laibach’a özgü bir propaganda yöntemiydi. Liberation Day’de çoğunlukla Pyongyang’daki bir konser salonunda olup bitenleri izlemiş olsak bile, orada yaşayanlar ve dışarıdan gelenler arasındaki farklılıklar ve aynılıklar, aslında hepimizin propagandalar sayesinde fikir yürüttüğümüzü, kendi kültlerimize yine propagandalar sayesinde sarıldığımızı ve sonuç olarak çok da farklı durumlarda olmadığımızı yüzümüze çarpıyordu.

21. yüzyılda insanların özgürce yaşadığını düşündüğü ülkelerde bile aslında özgür irade yok, manipülasyonla yönlendirilmiş kitleler var. Kuzey Kore ve benzerlerinde tek adam kültü baskın, liberal ya da sosyal demokrat ülkelerdeyse markalar ve şirketler… Sonuç farklı gibi görünse de hakikat ve özgür irade ortalarda yok, meydan propagandaya kalmış halde. Totaliter ülkelerde halkın, rejimi güçlendirecek enformasyona boğulması sağlanıyor; neoliberal kapitalizm bir ülkeye hakimse orada da reklamlar krallaşıyor. Her iki yöntemde de kitleler baştan çıkarılıyor, hakikat illa ki muğlaklaşıyor. Liberation Day’i izlerken gündelik hayatlarındaki Kuzey Koreliler’i görünce aklımızdan geçen, dünya gerçeğinin nasıl da farkında olmadıklarıdır ama aslında zihnimizi kemirmesi gereken bizim de pek bir şeyden haberdar olamayışımızdır. Batı’da gitgide tehlikeli bir hale gelmeye başlayan popülist siyasetin kullandığı popüler medya araçları bugün nasıl post-truth/hakikat-sonrası toplum modelini var etmişse, Kuzey Kore de yine propaganda sayesinde benzer bir durumdadır, o kadar. Kendi kültlerimizi seçebiliyor olmamız, hiçbirimizi özgür yapmıyor.

***

Propaganda deyince akla ilk önce komünizm, kapitalist reklamlar ya da Goebbels gelse de, kitle manipülasyonunun aslında yüzyıllardır insanlığın gündelik hayatında olduğunu hatırlamakta fayda var. İlk Çağ’da siyasi güç propagandası yapan Roma sanatı, kusursuz insan tasvirleriyle idealizm propagandası yapan Yunan sanatı, laiklerin ya da kilisenin ideolojilerini yansıtan Orta Çağ sanatı… 19 ve 20. yüzyıla gelene dek evrimleşen ve sürekli kılık değiştiren propaganda daima sanatla dirsek temasında olmuş. İçerik ve biçim, etkilemeyi hedeflediği farklı kesimlere göre değişmiş. Bazen bir tapınak, bazen bir katedral, bazen bir tavan resmi, bazen bir roket posteri, bazen bir diktatör heykeli, bazen de bu heykelin yıkılışını canlı aktaran bir TV yayını veya internet paylaşımı…

Propaganda araçları 20. yüzyılın başından itibaren, özellikle ikinci savaş öncesi ve sonrasında, bugün daha da yoğun şekilde devletler ve şirketler tarafından insanların düşüncelerini, duygularını, satın alma ve oy kullanma tercihlerini yönlendirmek için kullanılıyor. Basılı yayınlar ve radyo ile ivme kazanan propaganda araçlarının gelişimi, özellikle televizyon ve son yıllarda da internet sayesinde iyice hızlanıyor ve her geçen saniye daha da güçleniyor, kendine akıl almaz yollar yaratıyor. Özellikle küresel kültürün temellerinin atıldığı 1980’lerden itibaren Batı’da bireyin önem kazanmasını vurgulayan reklam kampanyaları sayesinde, refah ve satın alma gücü önem kazanıyor ve bu zehir zamanla tüm dünyaya yayılıyor. Bugüne dek kendini vatanına adamış birey sonunda maddi hazzı hatırlıyor ve artık kendini sadece kendine ve tüketmeye adıyor.

2017 yılına geldiğimizdeyse “gelişmiş ve gelişmekte olan” ülkelerde gerçekle temasını yitirmeyi tercih etmiş ve her şeyi ürünleştirmeyi başarmış bireylere dönüşmüş haldeyiz. Tıpkı tam karşıtımız Kuzey Kore’dekiler gibi biz de kendi sefaletimizi propagandanın gücüne borçluyuz. İşte Laibach, kavramların birbirine karıştığı ve içlerinin boşaltıldığı bu ortamda, Zizek’in de dediği gibi, çağımızın en önemli postmodern event’lerinden birini gerçekleştiriyor. Bireyin kendini kendine adadığı neoliberal atmosferden çıkıp Kuzey Kore sahnesinde belirmeleri, dünyanın geri kalanından tamamen farklı bir gerçekliği yaşayan bu ülkenin durumunu değil de, kendi halimizi düşünmeye itiyor bizleri. Tek gerçeği belirsizlik, tek yakıtı propaganda olan bu çağın bireylerine ve reklamcının sanatçı, sanatçının da reklamcı olduğu çağdaş sanat piyasasını, imgeler üzerinden yine sarsmayı başarıyorlar.

Laibach’ın konser salonundaki hazırlıklarından anlıyoruz ki, KDHC’nin Japonya işgalinden kurtuluşunun 70. yıldönümü dolayısıyla sahneye çıkacakları için, bilinen kontrol ve önlemler fazlasıyla arttırılmış. Bunda Laibach’ın şüpheli ve karmaşık kimliğinin de etkisi var elbette. Pyongyang’ın en büyük ve güzel salonlarından birindeki bu provalara sansür komitesi, kültür bakanlığı çalışanları, teknisyenler, solistler, askerler, tercümanlar ve ayrıca muhtemel ajanlar eşlik ediyor. Provalarda herkes hazır bulunuyor, tüm lirikler Korece’ye çevriliyor, her video kare kare inceleniyor, uygun bulunmayan kısımlar titizlikle programdan çıkarılıyor. Kamusal gösterilerin, kitleleri etkileme güçleri dolayısıyla sansür komitesinden geçtiği Kuzey Kore’de Laibach, bir cüret, ülkenin en önemli propaganda şarkısı olan Mount Paektu’yu da söylemek istiyor ve tabii ki yorumları fazla vahşi geldiği ve Korece’yi telafuzları Güney Kore aksanına benzetildiği için sansürden geçemiyor.

Laibach ekibi bu sansürü pek dert etmiyor: “Batı’da sürekli kendi kendimizi sansürlerken Kuzey Kore neden sorun olsun ki?”

Belgeselin vurgu yaptığı en önemli şey ise, Laibach’ın kendisini, yıllardır dünyaya kapalı kalabilmeyi başaran bu ülkeye sızmış başlı başına bir propaganda malzemesi olarak konumlandırılması. Oysa bu kapalı ülke içine sızmaya çalışan tek ses Laibach değil. Ocak 2016’da Kuzey Kore’nin hidrojen bombası denemesinin hemen sonrasında, Güney Kore de sınıra devasa bir hoparlör sistemi kurmuş ve aralıksız yayınına başlamıştı. Kuzey Kore’deki insan hakları ihlalleri, hava durumu, popüler TV dizileri ve müzik gruplarının şarkıları yayınlanıyordu. Sınırda yapılan bu kapitalist neoliberal propaganda yayını Kuzey Kore’nin 10 kilometre içine kadar ulaşıyordu. Sonrasında Kuzey tarafı da kendi ses sistemleriyle karşı taarruza geçmiş, bu sızıntıyı karşı propagandayla bertaraf etmişti. Sonunda da güneyin hoparlörlerini bombalamıştı.

Küresel sistemin tam zıttı olarak kalmayı bu kadar uzun süre başarabilmelerini hem çok sert önlemlere hem de yaygın bir propaganda ağına borçlu olan Kuzey Kore’de, Laibach sanatçılarından Ivan Novak bir ara otelden kaçıp sokaklarda gezindikten sonra bazı şüphelerle konser salonuna dönüyor: “Her şey bize yanlış anlatılmış olabilir. Burası kapalı bir toplum, bu yüzden iyi işliyor. Bu insanlar dünyanın geri kalanına göre mutlu görünüyorlar. Ruh, duvardaki çatlaktan sızar. Soru şu; çatlağı genişletmeli miyiz?”

Ülkede yaşandığı söylenen ve savunulacak hiçbir yanı olmayan insan hakları ihlallerini konu dışında tutarsak, biliyoruz ki küresel sistemin ağır abileri, dünya üzerinde girmedik delik bırakmamaya ant içtikleri ve kendi sistemlerinin karşıtı ideolojilerin kitlelerin aklına karpuz kabuğu kaçırabileceğini düşündükleri için bu kapalı ülkenin duvarlarında yeni çatlaklar açmaya ve küresel bir yalanı içeriye sızdırmaya çalışıyorlar. Dünya genelinde de bu ülke hakkında yoğun bir karşı propaganda yapılıyor ve biz ölümlüler anlatılanların ne kadarının gerçek olduğundan emin olamıyoruz. Kaldı ki dünyanın geri kalanını karşısına almış olan bu ülke de kendi propagandasını yoğun şekilde sürdürüyor. Hakikat, yine muğlak bir olgu olarak ekranlarımızda farklı renklerde yer buluyor. Kuzey Kore’ye dair bugün bildiklerimiz ana akım medyanın sunduğu haberlere, ülkeden kaçabilenlerin ve ülkeyi ziyaret edenlerin anlattıklarına dayanıyor. Orada yaşayanların dünyanın geri kalanına dair tüm fikirleri de muhtemelen benzer bir propagandayla şekillendiriliyor. Biz onların açlık çektiğini ve şiddet gördüğünü düşünürken, onlar da kendi propagandaları ve sistematik dezenformasyon araçları sayesinde dünyanın geri kalanının korkunç bir ahlaki çöküntü ve sömürü düzeni içinde, terörün ve savaşların ortasında debelendiğimizi düşünüyor. Aslında her iki taraf da bir noktaya kadar haklı görünüyor.

Kapalı bir ülkede milyonlarca insanı hizaya tutmak için sadece kaba kuvvet yeterli olamaz. Zihinleri, sorgulanamayacak bilgilerle durmadan doldurmak gerekir ki anlatılanlar bir noktadan sonra gerçek telakki edilebilsin. Sonuçta Goebbels tüm dünyaya en acı şekilde şunu öğretmişti: ‘‘Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur!’’ Kuzey Kore de kapitalist sistem gibi halkına çok büyük yalanları uzun yıllardır söyleyen politikacılarla yönetiliyor. Ülkedeki genel propaganda stratejisi daha güçlü bir Kore ve vatandaşların kolektif çıkarları için daima çalışmayı öğütlerken bir yandan da düşmanlara (özellikle de ABD’ye) karşı nefreti ve hırsı sıcak tutmayı hedefliyor. Yıllardır uygulanan bu derin propaganda sonucu Kuzey Kore halkı, kurucu lider Kim il-Sung’un “her şeye gücü yeten ruh” olduğuna, varislerinin de gerçeküstü güçlerle donatıldıklarına inandırılmış durumda.

Sovyet grafiklerini anımsatan tasarımlara sahip olan ve fonksiyonel sloganlar içeren propaganda posterleri, Kore için çalışmayı ve onu savunmayı konu edinen ve yoğun el emeğiyle üretilmiş birer sanat eseri aslında. Propaganda görselleri oldukça dikkat çekici ve renkli; tıpkı dış dünyadaki reklam görselleri gibi. Kuzey Kore’nin tüm kamusal alanlarında -sokaklarda, fabrikalarda, okullarda ve köylerde- karşılaşılan bu propaganda görsellerinde halkın tüm sınıflarından karakterler yer alıyor. Bir parfüm reklamındaki ünlü model gibi hissetmeyi hayal eden Avrupalı kadınlara benzer bir özdeşleşme yaşıyor Kuzey Koreliler de. Askerler, entelektüeller ve emekçiler, KDHC’nin Juche ideolojisine uygun örnek davranışlarıyla, sosyal mesajlarıyla ve gösterdikleri fedakarlıklarla, halkın eğitilmesine ve zihniyetin sorgulanmadan devam etmesine hizmet ediyor.

Bu posterlerdeki görsel anlatım, Liberation Day’in sekanslarını ayıran seperasyonlarda da kullanılmış. Kuzey Kore’deki toplumsal sınıflar gibi Laibach ekibi de kendi hiyerarşik düzenine ayrılıyor ve Pyongyang deneyimi farklı karakterler ekseninde seyirciye sunuluyor. Bu seperasyonlar da tıpkı Kuzey Kore propaganda posterleri şeklinde tasarlanıyor. Avrupa’daki faşizmin ortasında daha da faşist bir role bürünen Laibach, bu kez Kuzey Koreliler’den daha da Juche sempatizanı olup çıkıyor, imgesel düzeyde.

Küresel şirketlerin veya popülist politikacıların dünyanın genelinde yürüttüğü propaganda yöntemlerine çok benzer araçlar kullanan Kuzey Kore’de radyo ve televizyonlarda kanal ya da frekans değiştirme düğmeleri bulunmuyor. Sadece devlet kanallarının izlenip dinlendiği Kuzey Kore’ye bakınca kendimizi muhtemelen şanslı hissediyoruzdur. Ama binlerce kanala ve kanal değiştirme özgürlüğüne sahipmiş gibi görünsek de sadece tüketimciliğin, bireyciliğin ya da son yıllarda milliyetçiliğin iyice yüceltildiği yayınlara maruz kalıyoruz. Zihinlerimiz sadece reklam kuşaklarıyla değil, izlediğimiz tüm hareketli görüntülerle dizayn ediliyor: Filmler, video klipler, kamu spotlar, haber programları ve tabii ki kedi videoları… Hareketli görüntülerin gücünün farkında olan Kuzey Kore, tıpkı Sovyetler gibi sinemayı “kitleleri, özellikle de çocukları eğitmek için en güçlü yol” olarak ele alıyor ve sosyal eğitimde etkin şekilde kullanıyor. Yapılan filmlerin niteliği ve kalitesi elbette alışkın olduğumuz düzeyde değil. Ancak işlevsel olarak Hollywood sinemasıyla aynı düzlemde bulunuyor ve kitlelerin zihinlerini sanatsal içerikleri kullanarak şekillendirmeyi hedefliyor.

Ve tabii ki internet… Diğer propaganda araçlarından farklı olarak interaktif oluşuyla kolektif içeriklerle şekillenen bu medyanın gücünden korkan, sansür ve engellemeleri sistematik olarak uygulayan iktidar sahiplerine neoliberal sistemde de oldukça aşinayız. Oysa yine de Kuzey Kore’de internetin olmayışı, kendi intranet ağlarının bağlanmaları, global internete sadece bazı üst düzey yöneticilerin giriş yapabilmesi hepimizi nasıl da sinirlendiriyor. Çünkü internetin vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu düşünüyoruz. Ama bugün bizleri yutan filtre baloncuklarıyla yaratılan hakikat-sonrası gerçeklik, sistematik sansür ya da internet üzerinden yürütülen sinsi propaganda ve kitle manipülasyonları hakkında bir şeyler yapmayı bırakın, herhangi bir fikir sahibi bile değiliz.

Kendi propaganda tünellerimizin arasından bir süreliğine sıyrılıp izlediğimiz Liberation Day’de izlediğimiz dünyanın geri kalanına, kendi ideolojilerine ve sanatsal edimlere dair sahip oldukları fikirleri öngöremediğimiz bir toplumun Batılı bir grubun konserine hazırlık macerasıydı. Laibach, nasıl algılandı, hakkında ne düşünüldü, nasıl yorumlandı, filmde bu sorulara dair pek yanıt bulamıyoruz. Hatta tam olarak neden ve nasıl Kuzey Kore’deler, onun hakkında da bir fikir edinmiyoruz. Film bittiğinde ise otoriter bir rejimin, propagandayı kullanarak insanları nasıl güçlü bir şekilde etkileyebildiğini ve dünyanın geri kalanından soyutlamayı nasıl da başarabildiğini düşünüyoruz…

Son günlerde iyice hareketlenen dünya gündemi biz tüketici bireylere gösteriyor ki, kapitalizm kendi yarattığı ekonomik ve toplumsal krizlerden çıkabilmek için üçüncü kez bir dünya savaşını, yine propaganda sanatını kullanarak meşrulaştırmaya uğraşıyor. İster Kuzey Kore’nin ister dünyanın geri kalanının yürüttüğü propagandaya bakalım, bugün yeryüzündeki tüm manipülasyon araçları tüketim, bireycilik, milliyetçilik, savaş, nefret ve karşıtlık adına kullanılıyor. Aslında bu gezegenin tükenişinin fragmanı her sokakta, her ekranda, her sosyal medya platformunda 7/24 yayınlanıyor. Laibach ise tüm bunları en simgesel noktalardan birinde sahneye çıkarak özetliyor. Çünkü propaganda her şeydir, ideoloji ise hiçbir şey…