Kundera’nın Gülüşü

Mizah, her zaman, kutsala başkaldırı olarak anlamlıdır.

Bizim kuşak için Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’dir. Kitap ilk baskısını Ocak 1986’da yapmış (demek lisenin sonları) ve hemen çok popüler olmuştu. Kitabın ilginç adından çok söz ediliyor; kitap karikatürlere, esprilere giriyordu. Dönem entel kavramının ortaya çıktığı zamanlar. Enteller kendilerine has giysileri ve kendilerini diğer insanlardan ayıran dilleriyle mizah dergilerinin boy hedefi olmuştu. Yakasız gömlek, bol cepli yelek ve o zamanlar çok bulunmayan botlar giyen, yuvarlak çerçeveli gözlük takan entellerin heybemsi çantasında hep bulunan kitaptı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. Bir hafta Metin Üstündağ o zamanki adıyla Limon mizah dergisinde “Kunderama kum doldu, çekmeye kürek gerek” diye yazıvermişti.

Kundera’yla uzun zamandır yollarımız kesişmiyordu; uzun zamandır Kundera’yı düşünmemiştim. Böyle yapan bir ben değilmişim meğer; okurlarından gördüğü ilgi ve yazarlık dehasıyla zıt bir akademik suskunlukla karşılaşmış yazar. Bunu da Zekiye Antakyalıoğlu’nun Eylül 2017’de Can Yayınları’ndan çıkan Bir Düşün Sonu: Milan Kundera Üzerine Bir İnceleme adlı çalışmasından öğreniyorum. Ve yine öğreniyorum ki Kundera çok uzun bir süredir yazıyor; ilk romanını 1959, son romanını da 2013 yılında yazmış.

Antakyalıoğlu bu kitabında, Kundera’nın birbirine hem benzeyen, hem de hiç benzemeyen roman ve öykülerle dolu uzun kariyerini şekillendiren poetikanın peşine düşmüş. Kitabın en uzun ve incelikli bölümlerinden biri, yazarın poetikasında önemli bir yer tutan mizaha ayrılmış. Mizah, hem eleştirel mesafesiyle hem de oyunbazlığıyla, Kundera’nın romanlarında önemli bir unsurdur. Antakyalıoğlu’nun sözleriyle yazar “…[k]apitalist tüketim kültürünün herkesi birbirinin kopyasına indirgediği, her şeyin süratle tüketilip atıldığı, zaman algımızın bozulduğu, bellek problemleri yaşadığımız, bir özden yoksun olduğumuz için de imajla var olmaya çalıştığımız, koyun sürüleri gibi modaya uyarak aynılığın cehennemine hapsolduğumuz bir toplum görür ve kendini bu toplumun bir parçası saymaz… [ç]ağımızın geçirdiği değişimleri hep o alaycı, ironik gülüşüyle çok yakından takip eder.” (s.25) Okura belli bir fikri dayatmayan, güldüren ama güldürü malzemesi olarak da felsefi sorunları işlediği için gülüp geçmemize izin vermeyen bir tavır söz konusudur Kundera romanlarında. Bu tavırda insan, onu soylu bir trajedi kahramanı yapan yüce erdemlere tutunamaz çünkü kendine ve yaşama atfedilen yüce ve kutsal anlamlardan yoksundur. Mizah, hayatımızdaki anlam yoksunluğunu yüzümüze acımasızca vurduğundan, trajediden daha zalim bir sanat biçimidir. Kundera komik ve trajik ayrımını şöyle ifade eder: “Trajik olan, insan yüceliğine dair güzel bir yanılsama sunarak bizi avutur. Komik daha zalimdir; bize şiddetle her şeyin anlamsızlığını ifşa eder.” (s.38)

Kundera mizahının hedefinden kimse kurtulamasa da Agélaste ayrıcalıklı bir hedeftir. Kundera, agélaste kavramının ilk kez Rabelais tarafından kullanıldığını, Laurence Stern’in ondan ödünç aldığını belirtir. Bu kavram cehalet ve aptallıklarını gizlemek için yapay ve aşırı bir ciddiyet takınan insanları nitelemek için kullanılır. Agélastelar şakayı ve mizahı kutsallığa bir saldırı olarak görürler ve Antakyalıoğlu’nun da belirttiği üzere bu konuda haklıdırlar: mizah, her zaman, kutsala başkaldırı olarak anlamlıdır.

Kundera’nın kaleminde komik çoğu kez “kaza, tesadüf, şans, dalgınlık” gibi durumlardan ortaya çıkmaktadır ve bu durumlar aslında aklın işlevinin kaybolmasını imlemektedir. Aklın işlevini yitirmesi bizi, Kundera’nın mizah ve romancılık anlayışında önemli bir yer tutan kitsch’e çıkartır. Kitsch yazarın anlayışında sadece ucuz ve popüler beğeniyle özdeşleşen kültürel/sanatsal ürünlerle sınırlı değildir; kitsch konformizme dayanan bir insani var olma biçimidir. İnsan kitschleştiğinde toplumun kurallarını, davranış ve düşünce kalıplarını sorgulamadan kabul eder zira “kitsch, aynılığı arzular. Farklı olana, muhalif, eleştirel söylemlere şüpheyle bakar, huzur kaçıran ayrıksı tavır ve söylemleri dışlar.” (s.54) Toplumca dayatılan değerler sorunlu, güvenilmez ve -kelimenin her iki anlamında- ucuz oldukları için, kitsch ifadesi dikkatle seçilmiş, yerinde bir ifadedir ve Kundera mizahının okları, elbette kitsch’e yöneltilmiştir: “Kundera romanlarının estetik tavrı olan şaka her zaman kitsch’e bir başkaldırı anlamı taşır.” (s.58) “Şaka/mizah, totaliter kitsch’le baş etme yollarından biridir.” (s.61) Hümanizmle özdeşleştirilen değerler bile kendilerini Kundera’nın alaycı mizahından kurtaramaz. Antakyalıoğlu, hümanizmin kendini tartışılmaz bir değer, neredeyse kutsal bir nitelik olarak sunmasını bir insanın başkalarına “en güzel, en asil, en akıllı benim” demesine benzetir. Böyle bir cümle sıradan bir insanın dilinde ne kadar gülünçse, insanlığın kendini aynı sıfatlarla tanımlaması da o kadar gülünçtür.

Kundera mizahının bir başka yönünü litost kavramı oluşturur. Litost Çekçe bir sözcüktür ve Kundera bu kavramı “insanın yetişkinliğe adım attıkça üstesinden gelmeyi öğreneceği, gençliğe has eziklik ve aşağılık duyguları olarak ele alır.” (s.66) Antakyalıoğlu litost’un mizahın “toplumsal olmayan özel alanında” duyumsandığını belirtiyor. Kundera litost’un başka dillerde yeterince kavranamayabileceğini söylüyor ama romanlarında kullandığı örneklere aşinayız: sevgilisi kadar hızlı yüzemeyen genç adamın ezikliği; ilgi çekmeye çalışan, yersiz şakalar yapan bir genç; ilişkilerine renk katmak için rol yapan gençlerin birbirlerini yine kendilerinden ya da büründükleri roldeki kişilerden kıskanmaları. Litost insanları -çoğunlukla da gençleri- akıldan uzak davranışlara itmektedir. Kendi eziklik ve beceriksizliklerinin üstünü örtmek için iyice gülünç bir hale gelmekte ve mizahın hedefi olmaktadırlar. Bu yüzden de her birinin öyküsü kontrol edilemez, trajikomik bir hal alır. Biz okurlara düşen tebessüm etmektir: “Bu tebessüm, soğuk alaycı tebessüm değildir, biz okurların da hayatların aslında böyle sahte davranışların sergilendiği birer tiyatro olduğunu idrak ettiğimiz ve kendimize de yönelttiğimiz acıklı tebessümdür.” (s.70)

Antakyalıoğlu, Kundera romanlarının biçimsel açıdan birbirlerinden farklı görünseler de aslında tek bir kaygının ürünü olduklarını söylüyor: “insanı ve insani olabilirlikleri mizahi olarak ele almak ve bunu ciddiyetle yapmak.” (s.47) Kundera’nın bazen ciddiyetten uzaklaştığı sanılabilir; romanlarında garip tesadüfler vardır. Ancak, Kundera “gerçekliği değil varoluşu inceleyen bir yazardır. Varoluş ise olabilirliklerin alanıdır. Rastlantı ise her zaman bu alanın içindedir.” (s.86)

Milan Kundera Türkçe okurunun hayatına bir mizah unsuru olarak girdiğinde, pek az kişi mizahın yazarın romanlarında bu kadar güçlü bir yer tuttuğunun farkındaydı. Oysa Gülünesi Aşklar, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı ve Şaka kitapları isimleriyle barındırdıkları güçlü mizah damarının ipuçlarını veriyor. Zekiye Antakyalıoğlu’nun kitabı sayesinde de artık Kundera’nın mizahı hem bireysel hem de toplumsal eleştiri amaçlı kullandığını ve yazarın gerçeklik algısını belirlediğini biliyoruz.

Ülkemizde edebiyat kuramı ve eleştirisi yayıncılığı çok büyük çoğunlukla çeviri kitaplara teslimdir. Bu elbette kötü bir şey değildir; son yıllarda edebiyat kuramının temel eserleri birer birer dilimize kazandırılmaktadır. Bu girişimde Metis ve Ayrıntı yayınevlerini özellikle tebrik etmek gerek. Bir Düşün Sonu: Milan Kundera Üzerine Bir İnceleme’yi basan Can Yayınları’nın bu alanda yer alıyor olması sevindirici. Ancak, kuram alanında telif eser eksikliğine de işaret etmek zorundayız. Zekiye Antakyalıoğlu’nun çalışması bu sebeple pek çok yönden takdire şayandır: hakkında az yazılmış bir yazara odaklanmıştır, telif bir eserdir ve bir doktora ya da doçentlik çalışması değildir. Sevgi, ilgi, merak ve dikkatle yazılmış belli ki.