Kova ve Süpürge: Hoşçakal Bauman

Hoşçakal Bauman… Tutkuyla yazdıkların için tutkulu bir teşekkür.

1990 sonrası debdebeli postmodernizm tartışmasının etkili düşünürlerinden Zygmunt Bauman’ı kaybettik. Türkiye’de epey okuyucusu olan bir felsefeciydi. Bunda kolay okunur olmasının ve güçlü denemeci kaleminin etkisi büyük elbette. 1991 Sovyet sonrası, Fukuyamacı “Tarihin Sonu”nun ilan edildiği bir dünyada tartışılan bir çok kavrama öncülük etmişti. Totalitarizm, toplum mühendisliği ve modern bahçıvanlık, likid modernlik gibi birçok kavramın önemli referanslarından oldu. Bauman önemliydi elbette. Ama argümanları ‘kendinden bağımsız’ hegemonik neoliberal bağlamından azade değildi. Bütünlüğe karşı parçalılık, kesinliğe karşı görelilik, aynılığa karşı fark, belirlenime karşı belirsizlik gibi ya da sınıfa karşı ‘öteki’lik gibi dönemin hakim söylemine kendince haklı nedenlerle epeyce harç taşıdığı da söylenebilir.

Zygmunt Bauman tahrik edici ve kıvrak bir düşünürdü. En önemlisi de tutkulu ve insana içeriden dokunan bir yazı üslubuna sahipti. Yanılmıyorsam Türkçe’deki ilk çalışması 1990’ların efsane yayınevi Sarmal Yayınları’ndan çıkan Modernite ve Holocaust kitabıydı. Etkilenmiştik elbette. Kartezyen modernliğin içinde bulunan potansiyel soykırımı duyumsatmıştı bizlere. Adorno ve Horkheimer’in Aydınlanmanın Diyalektiği kitabındaki uyarısını daha bir günümüze getiriyor; küresel neoliberalizm ile yüzleştiriyordu.

Ölümü dolayısıyla e-skop Bauman’ın sanat üzerine görüşlerinden bir bölüm yayınladı geçtiğimiz günlerde. “Akışkan Sanat” isimli makalede anlatılanlar, koca bir çınarın çağdaş sanat karşısındaki deneyimi düşündürücüydü gerçekten. Bauman çağdaş sanatın (contemporary) modernizmden farkını iyi anlamıştı. Şöyle diyordu bahsettiğimiz yazısında: “Akışkan moderniteyi, daha önceki katı modernitenin çerçevesini oluşturan önemli karşıtlıkların ortadan kalktığı bir durum olarak tanımlayabiliriz: yaratıcı sanat ile yıkıcı sanat, öğrenme ile unutma, ileri adım ile geri adım arasındaki karşıtlıklar gibi. Hannah Arendt’e göre bir sanat eserinin tanımlayıcı özelliği, yüzlerce yıl önce uyandırdığı duyguların ve yaşattığı sanatsal deneyimlerin aynılarını uyandırabilme kabiliyetidir. Akışkan modernite çağının sanatçıları ise, kısa ömürlü olaylara yoğunlaşıyorlar – kısa ömürlü olacakları daha en baştan bilinen olaylar; yani sanat eserinin değil de, sanat olayının, çok kısa bir zaman içinde sona ereceği biliniyor.”

Toplama kampları atlatmış koca çınar, çağdaş ‘an’ın, akışın ve geçiciliğin fazlasıyla farkındaydı, estetiğin sanattan taşıp hayatın her yanına taşmasının da. Buna sömürgeleştirme de diyebilirdi. Ama demedi filozof. “Akışkan Sanat” makalesinde çağdaş sanatın bildik “star” bir hikayesini hatırlatan ilginç bir ayrıntı daha vardı. Kopenghan’da gördüğü bir sergiyi anlatırken şunları söylüyordu Bauman: “Bir sanat galerisinde Vaat Edilmiş Topraklar adlı bir enstalasyon görmüştüm. Çok hoş bir düzenlemeyle yerleştirilmiş televizyon ekranlarından oluşuyordu: ekranlar yükseliyor, genişliyor, küçülüyordu vs. Hepsinde “Vaat Edilmiş Topraklar” yazılıydı sadece. Bu eseri çok düşündürücü ve ilham verici buldum, ve anlamı üzerine, ne demek istediği üzerine düşünmek için biraz durdum. Ekran dizisinin en sonundaki köşede duran süpürge ile kova büsbütün ilgimi çekmişti. Ama enstalasyonun bu kısmı üzerine düşünmeye fırsat bulamadan, temizlik görevlisi kadın gelip süpürgeyle kovayı topladı – kahve molası sırasında gereçlerini oraya koymuştu.”

Kahve molasında bırakılmış süpürge ve kova… Bauman için trajik bir sergi izleniminin devamıydı aslında. Aklımıza Damien Hirst’ün çöpe atılan küllüğü geliyor elbette. 2001’de Damien Hirst’ün Londra’da bulunan Eyestorm adlı galerinin vitrinine yerleştirdiği enstalasyon çalışması, aynı gece eseri çöp sandığını söyleyen bir temizlik görevlisi tarafından kaldırılıp çöpe atılmıştı.

Bu Duchamp’ın üzerine işenmeye çalışan pisuarı da olabilir, hadi abartalım. Ama değil. Bauman’ın serginin devamı olarak gördüğü kova ve süpürge var olan enstalasyonun bulaştığı ve kendini doğuran ilişkiselliğin devam eden iziydi. Sonsuz kadar çoğaltılabilecek bir hafızanın, yalnızlığın ve holokaust’un izi. Oysa Hirst’ün sigara dolu küllüğü orada duran, kendini gündeliğin kılığına sokan “sanatsal” bir gündelikti. Cezasını gündelik gibi çekerek çöpe gitmişti. Aslında Bauman’ın altını çizdiği bu mütevazi, çocukça ve samimi ayrıntı, günümüz çağdaş sanatının bizi bıktıran bir krizine de bir gönderme yapıyor. Bauman için kova ve süpürge onun deneyimlediği enstalasyonun kesilmediği bir sürekliliği gösteriyordu. Tek tek nesnelerde deneyimlediği tekinsizlik, soykırım, trajedi hemen yanındaki nesnelere bulaşmıştı. Bunda bir proje ve kasıt yoktu. Temizlikçi kadının dinlenmek için bıraktığı iş araçlarıydı sadece… Yani üzerine emek ve yorgunluk ve de angaryanın yapıştığı homo faber! Ama öyle değillerdi. Hüzün, terk edilmişlik, yalnızlık, Europa’nın acısı ve de toplama kamplarının artığıydı. Van Gogh’un köylü ayakkabılarında yakaladığı aynı hakikat yani. Trajik. İronik hale gelemeyecek kadar trajik! Çağın vicdanı yani!

Oysa Hirst’ün kül tablası öyle miydi? Sinik bir züppelikle aslında “ben sanat yapıtıyım” diyen bir “poz” takınıyordu. Cezasını gerçekten olmak iste(me)diği gibi çekti ve çöpe döküldü. Geriye hâlâ gevelediğimiz söylemi kaldı. Bayat bir söylem! Şiirden ve trajediden nasiplenmemiş bir posa.

Bugün çağdaş sanat ya da “düşünce plastik” ya da kavramsal sanatın krizinden bahsediyorsak, karşımızda hâlâ süpürge ve kova ya da kokteylden artakalmış kül tablası duruyor. Seçim bize kalmış.

Hoşçakal Bauman… Eminim eleştirin de gelecektir yakın zamanda. Tutkuyla yazdıkların için tutkulu bir teşekkür.