Kötülüğü İfşa Etmek

Extramücadele sadece tarihin değil, bugünün de tüylerini tersten tarayarak, uyuşuk örtüyü bugün için de kaldırıyor. Pürüzsüz yüzeyde pürüzler ve delikler açıp, içeriyi gösteriyor. İçerisi de toplumu oluşturan ‘suç unsuru’ söylemler, mitler ve kurgularla dolup taşıyor.

“Ben sadece bana söyleneni yaptım.” Bu cümle, Extramücadele’nin son sergisinin adı ama Hannah Arendt’in mercek altına aldığı ve ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramına dayanak yaptığı Nazi subayı Otto Adolf Eichmann’ın ağzından da çıkmış olabilirdi. Çok bilinen bir vakadır ama hatırlayalım: Arendt akıl almaz kötülükler yapmış bu Nazi subayının mahkemedeki hallerini gözlemleyince, karşısında bir canavar, bir manyak, bir hilkat garibesi değil, son derece ‘sıradan’ bir insan, bir görev adamı görünce şaşırmış ve bütün bu kötülükleri yapan insanın sıradan hali üzerinden ‘kötülük’ için aslında canavarlara gerek olmadığını, gayet sıradan insanların da akıl almaz vahşet eylemlerine girişebileceğini göstermişti. Yani kötülük uzaydan ya da yeraltından gelen acayip mahlukların değil, gayet sıradan insanların işi olabiliyordu ve bunu da bir uyarı olarak görmek lazımdı: gayet mülayim kapı komşunuz da uygun şartlar altında canavarca eylemlerde bulunabilir ve sonra ‘ben sadece bana söyleneni yaptım’ diyebilirdi.

Extramücadele’nin bu cümleyi sergisine isim olarak seçmesi isabet zira sergideki işler Türkiye toplumu bünyesinde gayet sıradan bir şey gibi sürdürülen kötülükleri ve bu kötülükler için mesuliyet almayanları ifşa ediyor. İfşa ediyor diyorum çünkü burada yapılan şey basit bir ‘gösterme’ hamlesi değil; suçluyu ve suç mekanizmalarını ifşa etme girişimi. Extramücadele sanki elinde bir megafon varmış da bu sıradanlaşmış kötülükleri ve suçları herkese duyurmak istiyormuş gibi. Sakin ve mesafeli işler değil bunlar, gayet ünlemli, soluk soluğa ve hararetli bir angajmanın ürünü gibi duruyorlar.

Extramücadele önce suç mekanizmasını ele alıyor: sergiyle aynı ismi taşıyan ve büyük halkalardan, minik halkalara doğru ilerleyen bir zincirden oluşan iş, suç mekanizmasının, sıradan kötülük memurlarını yöneten hiyerarşik aygıtın özeti gibi. Zincirin en küçük ucundaki halkalar insanın boynuna kolye olarak asabileceği kadar küçük; yani büyük suç mekanizması, siz fark etmeden, ‘koynunuza kadar’ girebiliyor. Zararsız ve olağan görünen bu sinsi mekanizma emir-komuta zinciri ya da kuşaklar boyu miras yoluyla aktarılan bütün kötülük kodlarını açıklamak için bir model olarak kullanılabilir. İlk durumda baştaki kötülük generalinin kötü aklından bihaber bir er, ikinci durumda ise tarih zincirinin (mesela Türkiye tarihi) en başındaki kurucu kötü ideolojiden bihaber ‘sıradan vatandaş’ı düşünebilirsiniz. İkisi de hiç farkında olmadan bir kötülük mirasının taşıyıcısı ve uygulayıcısıdır. Askeri yapı ve toplumlardaki tarihsel-ideolojik yapı bu açıdan birbirine benzer ve aynı sıradan kötülük vakalarını gayet doğal bir şeymiş gibi üretir ve yeniden üretirler ve bu böyle sürer gider. Sonra da Extramücadele gibi itirazcı ve ifşa edici bir ses, bu kötülük döngüsünün üzerine örten tozlu ve kanıksanmış perdeyi kaldırır, perdenin altındaki vahşeti sergiler. İnsanın aklına Benjamin’in ‘tarihin tüylerini tersinden taramak’ dediği şey de geliyor. Ama Extramücadele sadece tarihin değil, bugünün de tüylerini tersten tarayarak, uyuşuk örtüyü bugün için de kaldırıyor. Pürüzsüz yüzeyde pürüzler ve delikler açıp, içeriyi gösteriyor. İçerisi de toplumu oluşturan ‘suç unsuru’ söylemler, mitler ve kurgularla dolup taşıyor.

Türkiye denilen felaket ülkede en büyük belalardan biri de erkeklik miti ve kurgusu olduğu için, eril güç mitlerini çökertmek, bunları alaşağı etmek, sağlam bir sanatsal-siyasi hamleye dönüşüyor. Extramücadele mitlerle oynamayı her zaman çok sevmişti, bu sefer de erkeklik mitiyle oynuyor ve kadınlara, dişilere, Lilith’e (itaatkar Havva’ya değil) zihinlerde yeni bir yer açıyor. Sergideki en çarpıcı işlerden biri iki ‘erkek’ figürünün ciddiyetini ve erilliğini bozan ‘Türk’ün Annesi de Babası da Erkektir’ adlı iş. Namık Kemal ve Yaşar Doğu kartpostalları üzerine eklenen iki meme çok basit ve ters yüz edici bir hamle yaratıyor. Burada hem zihnen (Namık Kemal) hem de bedenen (Yaşar Doğu) yüceltilen ‘Türk erkeği’nin alaya alınması söz konusu. Atatürk’ün (yani, ‘ata’ erkinin dilde cisimleşmiş halinin) ilham kaynaklarından ‘Vatan Şair’i Namık Kemal TC’nin fikri gücünün ifadesi, güreşçi Yaşar Doğu ise kavgacı ve muzaffer Türk erkeğinin temsili. Biliyoruz ki, bir erkek-devleti olarak kurulan TC’nin (kadınlara oy hakkı verildi masallarına inanmayın, kurucu kadroda bir tane bile kadın yoktur) en büyük korkularından biri de efemineleşmektir. Devlet iktidarı ve erkeklik el ele yürür. Extamücadele bu iki meme aracılığıyla, tam da korktuğu şeyi veriyor bu devlet simgelerine.

Erkeklik miti tabii ki hiç masum bir şey değildir, bilakis katillerin azmettiricisidir. Kadın cinayetleri denilen şey, bu mitin koruyucu gölgesinde işlenir. Sergideki ‘Geçen Sene Bazı Günler Boş Geçti’ adlı iş bunu gösteriyor: bir copun ucuna bağlanmış 33 adet deri kadın ayakkabısı, bir tespih oluşturuyor. Erkeklerin ellerinden düşürmedikleri ve Türk-İslam sentezinin özeti olabilecek, ‘kabadayı’ tespihi. Allah’ın adlarını zikretmek için yapılmış tespih taneleri; Allah da tabii ki, bütün otorite figürleri gibi, erkektir. Bu işe ‘2015’te şiddetten ölen kadınların sayısı 289’ notu eşlik ediyor.

Türk-İslam sentezi demişken, bu şahane sentezi yine yeniden hortlatan mevcut siyasi yapı da sergideki ‘ifşa’ operasyonundan payını alıyor. Extramücadele geçen yıl Antonio Cosentino’yla birlikte ‘Anne Ben Betona Dökmeye Gidiyorum’ diye bir sergi yapmış ve ideoloji, iktidar ve inşaat arasındaki bağlantıyı açıkça göstermişti. Bu sergide de ‘İtaat ve İnşaat’ adlı iş, iktidar, sermaye ve İslam arasındaki bağlantıyı ifşa ediyor. Bir demir vincin altında ‘rüku’ poziyonundaki bir müminin itaati. İletişim’den çıkan İnşaat Ya Resulallah adlı kitabı da bu vesileyle bir daha hatırlayalım. Türk-İslam-Sermaye sentezinin, berbat bir milliyetçilikle birleşip tarihi Sur’u bir toki alanına çevirme projesinin devam ettiğini de unutmayalım.

Sergi sermayenin bükük belkemiği olan neo-liberalizme de bir gönderme içeriyor. ‘Dünyanın Toplam Borcu Olan 230 Trilyon $ Kutsal Bir Sayıdır’ adlı işte, bu akıl almaz rakam kalıcı bir duvar yazısı gibi dev bir tabelaya dönüştürülüyor. İngilizce’de ‘the writing on the wall’ (duvardaki yazı) ifadesi, yaklaşan bir felaketin habercisi anlamında kullanılıyor, o İngilizce anlam tam da buraya uyuyor, dilin cilvesi.

Bu kaygılar işin abc’si gibi gelebilir ama böyle bir ülkede yaşıyoruz, sürekli işin abc’siyle uğraşmak, sürekli abc’yle boğuşmak gerekiyor. En temel haklar için mücadele, en açık ihlaller için protesto ülkesi. Sergide de ABC adlı bir iş var: Abdest, Bayan, Ceza. İslami, ataerkil, misojinist ve intikamcı bir kültürün ifadesi. Bu kültürün ürünü olan tabular, hitap şekilleri ve cezalandırma girişimleri gündelik hayatın birçok yönüne de nüfuz ediyor. Bu ABC işini hem bu kültürel yapının özet-ifşası olarak, hem de insanı hep abc’yle uğraştıran ‘muhafazakar’ yapılara alaycı bir sitem olarak okumak mümkün. Sergide bu meşum ve tatsız ABC’yi tehdit edecek estetik bir şiddet nesnesi var; tüylü ve süslü bir terlik ile ve tüylü ve süslü bir bıçak, adı da ‘Balayı Seti.’

Sergiye eşlik eden bir de kitap var. Alışıldık bir katalog kitabı değil, başlı başına yaratıcı bir kitap. Sergideki mevzuları, özellikle de ‘erkeklik miti eleştirisi’ mevzusunu derinleştiren ve genişleten metinlerden oluşuyor. Bilhassa da Defne Sandalcı ve Umut Yıldırım arasındaki serbest konuşma metni, erkeklik mitiyle ve eril böbürlenmeyle alay edip, dişilerin kuvvetini hatırlamak için birebir. Kitap bu sergiyle sınırlı kalmayıp, Memed Erdener’in 1997’den bu yana yolculuğunu özetlediği için de önemli.

Erdener’in yolculuğu demişken, bu son sergiyi çok önemli ve yerinde bir sanatsal-politik müdahale olarak görmeme rağmen, Extramücadele’nin artık yeni kanallara açılması gerektiğini de düşünüyorum. Bir ‘müdahale sanatçısı’nın radikalliğine yaraşır biçimde artık yeni ve şaşırtıcı bir hamle yapması gerekiyor ki ‘tanıdık bir radikalliğe’ saplanıp kalmasın. En son solo sergisi ‘Gökyüzünde Tanrı Yok Kuşlar Var’da extra’nın yanına ‘intra’yı eklemiş ve böylece dışa dönük sosyo-politik müdahalenin yanına bir de kozmosa ve içe bakış halini, bir iç-mücadeleyi eklemişti. Bu iyi bir hamleydi, şimdi de buna benzer yeni bir hamleye ihtiyaç var. Sergiye yansımasa da sergi kitabında geçen çok iyi bir soru var: “Zorbanın veya devletin yani Thanatos’un egemenliğindeki kabustan Eros sayesinde uyanabilir miyiz?… Devleti yıkacak olan gerilla arzu mu?” Nacizane önerim şu: bir sonraki sergiye bu sert sorunun radikal karşılığını verecek işler eklemek, Extramücadele’ye yeni bir katman ekleyecektir. Böylece sadece var olanı ifşa etmekle kalmayıp, yeni bir ihtimali de göstermiş olur. Thanatos kabusuna işaret etmekle kalmayıp, Eros rüyasını da sergilemek önemli bir şey.

* Bu yazı ilk olarak ArtUnlimited dergisinin Haziran-Temmuz sayısında yayınlanmıştır.