Knausgard Norveç’in Proust’u mu?

Proust’taki gerçeklik çok anlamlıyken ve gerçekliğin birden fazla temsili varken, Knausgard’da tek boyutlu ve temsil kaygısı gütmeyen bir “hipergerçeklik” var. Yani “Norveçli Proust” ifadesinin amiyane tabirle “Amerikan şişirmesi” olduğunu söyleyebiliriz.

İlk defa Sergei Doubrovksy’nin kullandığı autofiction yani özkurmaca veya kötü bir çeviriyle otofiksiyon da diyebileceğimiz, otobiyografiyle kurmacanın iç içe geçtiği bir türün son zamanlarda yükselişine tanık oluyoruz. Nilüfer Kuyaş’ın “Otobiyografi Neden Yükselişte?” başlığında bu yükselişi konu alan bir yazısı var. Kuyaş son zamanlarda Avrupa ve Amerika’da ilgi çeken romanların çok büyük bir kısmının özkurmaca olduğunu söylüyor. Dahası bu yükselişi romanda postmodernist devrin kapandığının emaresi olarak okumak mümkün. Kuyaş’ın tespitiyle, “küçük güzeldir” demeye başladığımız bu dönemde postmodernist romandaki kurmacanın yerini “benlik anlatıları” almaya başladı ve her birimizin anlatacak değerlilikte bir hikâyesi olduğu fikrine ikna olduk.

Bu ‘özkurmaca’ eserlerin arasında bu yazının konusu olan Kavgam romanı da var.

Kavgam, Norveçli yazar Karl Ove Knausgard’ın yazdığı altı ciltlik bir roman. Beş milyon nüfuslu Norveç’te şimdiye kadar bir milyondan fazla satmış. Keza Avrupa ve Amerika’da uzun zamandır çok satanlar listesinde. Türkiye’de de benzer derecede yüksek satış rakamlarına ulaştı. Ayrıca Knausgard New York Times, The Guardian ve the Times Literary Supplement gibi Amerika ve İngiltere’nin önde gelen gazate ve edebiyat dergilerinde, yirminci yüzyılın klasiklerinden biri sayılan Kayıp Zamanın İzinde’ nin yazarı Marcel Proust’a ithafen “Norveçli Proust” olarak tanıtıldı. Peki Knausgard gerçekten de Norveç’in Proust’u mu?

En başta şunu söylemek gerek, Knausgard ile Proust arasındaki benzerlik ikisinin de kitaplarındaki baş karakterlere kendi isimlerini vermeleri ve kendi hayatlarından esinlenerek kitaplarını yazmalarından ibaret. Bu noktada her iki ismin de kendilerince “gerçekçi” olduklarını söyleyebiliriz ancak çok büyük bir farkla; Kayıp Zamanın İzinde’de Marcel’in çaya batırdığı madlenden şekillenen, zamanın döngüselliği ve mekan algısına üstünlüğü üzerinden ilerleyen derin ve felsefi roman dünyasına karşın Kavgam’da Knausgard’ın her yerde rastlanabilecek sıradan hayat hikâyesinin en ince ayrıntılarını tüm sıkıcılığı ve açıklığıyla anlatmak üzerine kurulu, edebiyat estetiğinden yoksun hipergerçekçi bir özkurmaca var. Yani burada “gerçeklik” kilit sözcük. Demek ki bir örneği de Kayıp Zamanın İzinde olan modernist romandan bu yana gerçeklik algısında kırılma var. Proust’taki gerçeklik çok anlamlıyken ve gerçekliğin birden fazla temsili varken, Knausgard’da tek boyutlu ve temsil kaygısı gütmeyen bir “hipergerçeklik” var. Yani “Norveçli Proust” ifadesinin amiyane tabirle “Amerikan şişirmesi” olduğunu söyleyebiliriz.

Özkurmacanın bir emaresi olarak Kavgam, Knausgard’ın kendi hayat hikâyesinin düz bir anlatıya çevrilmiş hali. Yazarın çocukluğundan başlayarak orta yaş dönemine kadarki sıradan hayatını bütün ayrıntılarıyla okuyoruz. Hatta internette kitaptaki karakterlerin isimlerini arattığınızda karşınıza gerçek yüzler çıkıyor. Yani Knausgard isim değiştirme zahmetine bile katlanmadan kendisi başta olmak üzere çevresindeki çoğu insanı romanına dahil etmiş. Bu esnada edebiyat sanatı anlamında dil oyunları, metafor; kurgu veya anlatıda değişiklikler gibi karşılaştığımız hiçbir şey yok. Ayrıca Knausgard karakterlerini psikolojik analizleri yapılamayacak denli üstünkörü geçiştirmiş bu yüzden Kavgam’da iç dünyaları hakkında fikir yürütemediğimiz tek boyutlu karakterlere rastlıyoruz. Türkçe’ye sadece ilk cildi çevrilen Kavgam’ın altı cildinde genel olarak babayla hesaplaşma, evlilik, çocukların doğumu ve ardından değişen hayat rutini gibi konular hakim. Yani Kavgam’da “anlatı değeri” bakımından ilginç ve okuyucunun merak duygusunu sürekli kamçılayacak konular yok.

Peki Kavgam’da ne var ki okuyucular bu kitabı “ellerinden düşüremiyor”? Mesela kitabın arkasında New York Times’tan Dwight Garner’ın şunu söylediği yazıyor: “Kavgam’ın ilk iki cildinde sıtma ateşine tutulmuş gibi oldum. Dört gün boyunca okumaktan başka çok az şey yaptım.”

İşte son zamanlarda yükselişe geçen özkurmaca burada devreye giriyor ve şöyle bir yanıt veriyor: Hipergerçeklik. Yani en küçük ayrıntısına kadar bütün sıradanlığıyla hayatı ortaya dökmek. Edebiyat sanatını bir kenara bırakıp yerine hipergerçekliği koymak. Okuru yazarın hayatına ortak ederek bir noktada “yazar olma” deneyimini okura yaşatmak. O halde bu tür edebiyatın kurmacaya, büyük anlatılara hatta bildiğimiz anlamda bir yazara dahi ihtiyaç duymadığını söyleyebiliriz. Mesela Knausgard Kavgam’da kendi ismiyle kendi hayatını anlatarak bir yazar olarak kendini öldürür ve hayatının bütün ayrıntılarını vermesi bakımından okuyucuya “Knausgard olmak” deneyimini yaşatır. Sanıyorum Barthes yazarın ölümünden bahsederken hiç bu kadar ciddiye alınacağını düşünmemişti.

Bu noktada başkasının hayatına dahil olma, onun deneyimini gözlemleme yahut kendi hayatının gözlenmesini onaylama ve hatta kendi hayatını teşhir etme gibi eğilimlerin sadece edebiyata değil hayatın her alanına sızdığını görüyoruz. İlk başta da akla sosyal medya hesapları geliyor. Aslında Knausgard’a bir yazar olarak kendi hayat hikâyesinin okunmaya değer olduğunu veya bugün bizlere sosyal medyada başkalarının fikirlerimizi veya özel hayatlarımızı bilmek istediklerini hissettiren şey benzer değil mi? Sosyal medyanın teşvik ettiği teşhirciliğin benzerine edebiyatta özkurmaca ile tanık oluyoruz. Knausgard Kavgam ile bunun bir örneğini veriyor.