Kıtalar Ayrılmaya Devam Ediyor: Puslu Kıtalar Atlası 20 Yaşında

‘Puslu Kıtalar Atlası’nın 20. yıl özel baskısı üzerine.

Bu kitap, acayip bir kitap. Bu roman cidden çok acayip bir roman.

Puslu Kıtalar Atlası hakkında şimdiye kadar yazılmış çizilmiş metinlerin çoğu o efsanevi giriş cümlesini alıntılar. Bir pazar satıcısı edasıyla kurduğum giriş cümlesinden sonra herhalde bende o satırları alıntılamayı hak ettim.

“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.”

İhsan Oktay Anar 95 yılında bu satırlarla karşımıza çıktığında kitabın arka kapağında yazdığı gibi “Türkçe edebiyatta yeni bir yazar”dı. Şimdilerde ise edebiyatımızın güncel bir kalesi, üniversite derslerinde incelenen bir yazar, yayımlamış altı romanı ve hikâye türüne sığdırılamayacak bir hikâye kitabıyla Güncel Türk Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden biri.

Anar’ın bu derece ön plana çıkmasının en önemli nedeni olarak Puslu Kıtalar Atlası gösterilebilir. Peşi sıra gelen diğer romanları yine okuyucular tarafından ilgiyle karşılansa da Puslu Kıtalar Atlası okuyucu tarafından her zaman Anar üretiminin en başarılı yapıtı olarak değerlendirildi. Bu nedenledir ki hemen ardı yıl yayımlanan Kitab-ül Hiyel ve 98’de raflara çıkan Efrâsiyab’ın Hikâyeleri hem okuyucu tarafından yoğun bir ilgi gördü hem de Puslu Kıtalar Atlası’yla karşılaştırıldı. Sanıyorum ki Anar’ın gözünde gerçekleşmeyecek olan bu karşılaşmanın okuyucu gözünde galibi genellikle Puslu Kıtalar Atlası’ydı. Karşılaşmaların daha sonralarda yayımlanan diğer Anar kitaplarıyla da devam ettiğini belirtmek herhalde gereksiz.

-Front-1

Çoğu önemli yazarım gibi Anar’ın da tüm kitaplarını tek bir metinle ele almayı planlıyorum. Ancak bugün Puslu Kıtalar Atlası’nı ayrıca konuşmak gerekiyor. Çünkü geçtiğimiz günlerde 20 yaşını doldurdu. İletişim Yayınları da bir yaş günü hediyesi olarak romanın özel bir baskısını piyasaya sürdü.

Puslu Kıtalar Atlası, Türkçede hem değerli bir çalışma hem de popülarite sahibi olup çok satan bir kitap haline gelmesi açısından ender bir örnek. Peki popülerliği bir yana Puslu Kıtalar Atlası’nın başarısının ve yukarıda bahsettiğim durumun nedeni nedir?

Ülkemizde bir romana “tarihsel” başlığı koymak (nedenini belki de bilgi yetersizliğinden kavrayamıyorum) kitabın çok satması ve okunması(?) yolunda futboldaki kornerle eş değer bir fırsatı yakalamaya benzer. Puslu Kıtalar Atlası da dar bir bakış açısıyla ele alınırsa tarihsel bir roman olarak değerlendirilebilir. Ancak kitabın üst kurmaca yapısı daha ilk bölümde hatta yukarıda alıntıladığımız ilk satırlarda bu tarih algısını yok etmektedir. Erk nasıl isterse zaman öyle ölçülür, hangi yılda olduğumuz dahi inançlarımız, etnik ve milli kimliklerimize göre değişiklik gösterir. Biraz meraklısı üzerine kafa yorarsa görecektir; verilen üç yıl da diğer takvim yıllarıyla örtüşmez. Kısacası tarihleri ve kanıtları bırakıp geçmişe açılan bir masalın içine giriveririz. Bu masalda gerçek dünyaya yerimiz yoktur.

Tamda ilk satırlardan kitabın önemli bir özelliğiyle karşılaşırız. Karşımızdaki hareketsiz tamamlanmış bir metin değil kanlı canlı muzip bir oyuncudur. Gösterdiği açıklara göz atmamızı yaptığı blöfleri sezmemizi bekler. Artık bir okuyucu değil satranç tahtası başında tekinsiz bir rakibizdir onun için. Görevimiz, anlatılanlara öyle hemen inanmamak ve anlatılanlar kadar anlatılmayan anlatıları da yakalamaktır.

Metnin kurgusu tarihsel atmosferden aldığı destekle birlikte bir labirent olarak şekillenir. Bir yan karakter bile karşımıza çıkacaksa önce geçmişini öğreniriz. Şimdi şu anda karşımızdaysa buraya gelene kadar hangi yollardan geçmiştir, roman bütünlüğü umursanmadan en ufak ayrıntıya kadar okuyucuya aktarılır. Metin giriftleştikçe gerilimin dozajı artar. Bu noktada okuyucu dikkatini kaybetmemeli ve ayrıntıları gözden kaçırmamalıdır.

Romanın alışılagelmiş bütünlük kaygısından uzak hatta ve hatta tamamıyla olay örgüsünden bağımsız ele alınabilecek kimi bölümleri nedeniyle Puslu Kıtalar Atlası kimilerince “postmodern bir roman” Anar ise “yerli bir postmodern” olarak tanımlanmıştır. Dipsiz ve gereksiz bir çukur olarak gördüğüm bu postmodern sıfatını Anar için kullanmanın doğru olup olmayacağı ise kanaatimce Anar’ın kendisine bırakılmalıdır.

Romanın bütün bu özellikleri bir araya geldiğinde karşımızda en azından Türkçe üzerinde daha önce benzerine rastlanmamış bir metin çıkıyor. Ancak yine de bütün bunlar Puslu Kıtalar Atlası’nı başarılı olarak tanımlamaya yetmez. Çoğu “tarihsel” romanda ya es geçilen ya da beceriksizce kullanılan bir özelliğe sahip Puslu Kıtalar Atlası; dilin tarihselliğine. Anar’ın ilk olarak bu romanda kurduğu (ve diğer romanlarında devam ettirdiği) esnek, masalsı, muzip dil romanın ve yazarın en önemli özelliği. Temelinde Osmanlıca ve Latince’den beslenen bu dil ile Anar, yakın tarihli kimi kavramları tarihselleştirirken etnik kökenlere sahip kimi özel terimleri de başka etnik kökenlere yanaştırıyor/yakıştırıyor. Batı felsefesinin mihenk taşlarından René Descartes bir rendekâr’a (rendeci), tek içimlik servisiyle ünlü tekila ise tek-i âlâ(tek iyi) adlı bir iksire dönüşüyor bu dilde. Bu büyülü, usta işi ve alabildiğine oyuncu bu dil Puslu Kıtalar Atlası’na edebiyatımız içinde hak ettiği yeri şimdiden kazandırdı ve onu “zamansız” kitaplarımızdan biri yaptı bile.

20.Yıl Özel Baskısı

Söz konusu özel bir baskı olduğunda kitabın içeriğinden çok fiziksel özelliklerinden söz etmek gerek. Kitap ele alındığında okuyuculara bir iyi bir de kötü haber veriyor. İyi haber; çok başarılı bir işçilikle karşı karşıyayız, kötü haber; içerik açısından bir yeniliğimiz yok.

Özel baskı için başarılı (biraz da alışıla gelmiş) bir hamle olarak sert kapaklı/şömizli bir cilt tercih edilmiş. Şömiz kapağında Suat Aysu imzalı kitabın ilk baskısında kullanılan tasarımın bir uyarlaması yer alıyor. İlk baskıdaki tasarım aynen kullanılsaydı sanki daha iyi bir hamle olurdu. Ancak iletişimin yakın zamanda yenilediği kurumsal kimlik ve logo tasarımı nedeniyle bu mümkün gözükmüyor. İç kapak tasarımına şömizde kullanılan font rengi yeşil hâkim. Kitap ve Yazar ismi arasındaki orantıda elde edilen başarı isimler arasındaki uzaklıkta pek yakalanmış değil.

Şömizli kitapların çoğunda boş bırakılan iç kapak sırtının boş bırakılma hatasına bu baskıda düşülmemiş. Ancak İletişim’in künyeyi sola değil de sağa oturtma inadı devam ediyor. Eski baskılarla karşılaştırıldığında bu baskının biraz daha kalın olduğu hemen göze çarpıyor. Ancak bu durum tamamen seçilen kâğıt türüyle alakalı. Yazı fontu, redaksiyon ve konumlandırma açısından son baskılarla birebir uyumlu bu özel baskı da. Anar’ın çizim üzerine çalışmalarının olduğunu kimi kitap kapaklarından ve Kitab-ül Hiyel’in çizimlerinden bilmekteyiz. Yine İletişim’den çıkan Orhan Pamuk’un Kara Kitap 10.yıl özel baskısında sunulan benzeri bir çizim demeti belki bu kitapta da tercih edilebilirdi. Kapak birleşiminde tutkal yerine dikiş tercih edilmesi son derece başarılı. İletişim’in bir eski zaman alışkanlığı olarak son sayfalara koymayı tercih ettiği “Yazarın Diğer Kitapları” temalı tanıtım broşürünün bu baskıda yer almaması da sevindirici bir diğer haber.