Kendini Kendine Peydahlayan Bir Kitap: ‘Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü’

Bora Abdo, seçtiği yol itibariyle içe çalışan bir organın görevini işaretlemiş olsa da, dış gövdeyi bir sakatlıkla ağır aksak, bir tırmığın ucuyla biriktirip dünyada yürütmeye çalışıyor. Bunu yaparken, kendini sert rüzgârların estiği, bir uçurumun kenarındaki dev kayanın üzerinden düşürmeyi göze alarak, dışarının içi devirmesini kullanarak belirli hatlarla oluşturuyor. ‘Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü’ kitabı okurun inceliği ve işçiliğiyle anlamını kendisine bahşedebileceği bir eser.

Bora Abdo, Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü adlı öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı alarak bir hafıza yarattı, bilenlerin ve bilmeyenlerin aklında. Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü, bizlerin dünyada tanık olduğu, tanıklıklarımıza ad veremediği –fotoğraflarını hafızamızda canlandırdığımız- yaşamların en çalkantılı yerlerinden fışkırıyor. Kitap Tarık Akan’ın oynadığı Acı Dünya filmindeki “Hep sen sordun Hâkim Bey. Şimdi ben soruyorum. Yaşadım mı ben?” cümlesiyle dünyanın en acımasız sorusunu sorarak başlıyor. Cümlenin çıkış vehmi, dünyanın çekirdeğine eğreti bir ışıkla fiile yiğitçe yüklemede bulunuyor. Kararan bir fitilin, alevin ölümünü nakşederek, yüceltinin dramını çizdiriveriyor.

Kitabın ilk öyküsü, “Takvimlerin Suspus Zamanlarında Bir Yüzün ve Öbür Yüzün Öyküsü” deneysel bir biçimin yayığında karşılıklı mahcubiyet, ahd ve dönüşsüzlük üzerine kurgulanmış karakterlerin, devinen geçmişle, aksayan bugünle olağanüstü bir iç şiddeti öyküye dokuyor. Yazar, karakterler arasında dizayn ettiği naif cümlelerle şiddeti göstermese de, birbirine çarpan iki insanın döşeli gizli patlamayla, her an bir şeyleri kırıp dökecekmiş hissini sürekli tepemizde tutuveriyor. Ters tepiş de gelip bağrımızın bir yerinde duruveriyor:

“Ben, ne olursa olsun, bir öykümüz olsun istedim. Bir öykümüz olursa ancak kendimi de vurmaktan vazgeçebilirdim.”

“Gığ” öyküsünde erişmenin sınırlarının neye dayandığı vurgulanırken, hassaslığın içinde zıplayan duyumsamama çığlığı her bir yanımıza siniyor. Hayatı hayat yapan nedenin en başında, birbirine odaklı ve zincirlenmiş olayların, nesnelerin, kavramların, canlıların, maddelerin; zihnin iç ve dış organlarının karmaşık tasavvura düştüğü yerden, başladığı ve son bulduğu yere kadar gerçekleştirdiği eylemlerin, kişiler arasındaki yokuşlu, yokuşsuz ilişkilerin sunduğu tabloda kalkanların, düşenlerin; düşenlere bakan kırgınların, hafızaya linç ve acıma duygusunu aşılayan iki kız kardeşin dünyasına sızıyı taşıyarak, hayat denen kavramı gözün ve yüreğin içine bir sünger yardımıyla sıçratıyor izlenimi veriyor bizlere.

 

Abdo’nun Yarattığı Dünya Her Yanımıza Sıçramış

Çağımızın çiğ insanı, çağımızın zihinsel çarpıklığı, samimiyetin içte kırık, dışta sözcüklerle sorunsuz yansıtıldığı, aslından uzak niyetleri yakınmışçasına gösterenlerin dünyasında Bora Abdo, tüm bu olup bitenleri birer metafor, canlı, alet vs… ile bize anımsatarak bizi metnin içine sürüklüyor. Cisimleşmiş bu durumlar okuru kitaptan ayırsa da her daim yerinde kalacaktır.

İnsan yaşadıklarından sorumlu değildir, yaşadıklarının yetimidir. Ömrünün çerçevelerini çizdire çizdire, çatlata çatlata, çarpa çarpa yaşadıklarının sonucunun talihsizliğiyle kanatlarını oynatır. Öykülerin kurguları, dar havzalar biçiminde yoğunlaştığı yerlerde, dev bataklığın içine çekip korkular saldıktan sonra tekrar aynı bıçkının ucunda yürümemizi sağlayan hem kalabalık hem de kimsesiz bir dünyaya savuruyor bizleri. Yaşamın kilit hafızası insana odaklanırken, nesnenin ağır ithamı; çeşitli canlıların boyunduruğunda şekil aldıkça şeklin neye benzediğini anlamlandıramadığımız gibi sürdürdüğümüz göndermelerin çukurunda çadır kuruyoruz.

Anlatımın çeşitlenerek, süzgeçten süzüle süzüle, tasvirin ölçüsüyle kenetlendirdiği cümlelerin, paragrafların setlerinde ruhumuz tellere takılıp bizi tekrar geri savuruyor. Aynı cümleye defalarca dönüp, sonsuz kere başka bir anlama itilebiliyoruz. Nitekim öykülerin bazı kısımlarında cümlelerdeki harfler de giderek küçülüyor. Harf puntolarının küçülmesi okur için bir karmaşa yaratsa da gerçek dünyadaki bütün sesleri aynı şiddetle duymadığımızın matematiksel bir göstergesi açığa vurulurken, metnin sonsuz kere kendini değiştirerek devam etmesini gözler önüne seriyor.

Bora Abdo’nun öyküleri karından fırlayıp, akla saçılan bir deneysel düzlemde yürüdüğü için, anlam çeşitlenebildiği gibi kayıplara da yol açıyor. Yazarın risk aldığı noktalar hemen kendini belli ederken yazar mı eserin kölesi, eser mi yazarın kölesi sorusu, kendini sürdürerek belirsizliği kovan çalı çırpıların arasında saklıyor. Bu bağlamda okur her ne kadar şikâyetçi olursa olsun, yazarın bağdaş kurduğu olay, kurgu, anlatım kendi bağımsızlığını ilan etme teşebbüsüyle kendini sınamaya adıyor. Bu sınayış okuru metinden fırlattığı anlarda yine okurun kafasına yaprak yaprak bir merak duygusu çivilediği için, okurun eserin üzerinde durma inadı giderek artış sağlayabiliyor –ki bu her okur için geçerli değildir. Ters etki yaratarak kitaptan uzaklaşmaya da yol açabilir.

Yazarın öyküler arasında gide gele birbirinin içine hapşıran cümleleri belirli bir bilinç akışıyla yazdığını düşünmüyorum. Yazmanın deftere gövde olduğunu göz önünde bulunduracak olursak; bu gövdenin kendini bilinçsizce sürdürdüğü yerlerde yazarın da orada ne anlatmak istediğine açıklık getirmesinin zor olduğunu düşünüyorum. Yazar bu noktada eser üzerindeki otoritesini tam olarak sağlamlaştıramamıştır. Belki de tam tersi bir durumla bunu okura bırakmıştır. Peki, yazar buna açıklık getirmek zorunda mı? Bir söyleşide, bir sohbette, mail kutusuna düşmüş bir yazıda ya da okurla arasında geçen bir diyalogda…  Yazarın böyle bir zorunluluğu olmamalı. Çünkü yazar yazdığı eseri bir daha anlatma çabasına girmemeli; okur bunun ısrarına büründüğü an, yazara haksızlık etmeye başlamış demektir. Burada soracağımız en açık soru şudur: Yazar yazdığı eseri anlatacaksa neden yazmalı ki? Yazmasın,  bir söyleşide kafasında olup bitenleri anlatsın sizler de hiçbir zahmette bulunmayın, değil mi?

Konuya daha iyi açıklık getirmek için Gölgeli Topraklar filmindeki bir diyalogu buraya bırakayım: “Yeni bir kitaba başladığım zaman ellerim titriyor. Gözlerim yerinden oynuyor. O da benim hissettiğim gibi hissediyor mu? O da benim gördüklerimi görüyor mu?”

Yukarıdaki diyaloga baktığımızda kaç okur böyle bir düşüncenin içinde? Bilmiyoruz. Okur, her daim daha anlaşılır, görülebilir metinlerin içinde kendini görmek istiyor. Kapalı, kendi içinde kendini peydahlayan metinlerden uzak duruyor. Okuduğunu zor bulduğunda da direkt yakınıyor. Okur ister kusura baksın ister bakmasın ama biraz da olsa kendini eser için heder etmeli, yol etmeli, zehr etmeli, gark etmeli, vehm etmeli; yoksa varacağı en yakın yer sadece ve sadece kapaktaki yazarın ve kitabın adı olur.

Bora Abdo, seçtiği yol itibariyle içe çalışan bir organın görevini işaretlemiş olsa da, dış gövdeyi bir sakatlıkla ağır aksak, bir tırmığın ucuyla biriktirip dünyada yürütmeye çalışıyor. Bunu yaparken, kendini sert rüzgârların estiği, bir uçurumun kenarındaki dev kayanın üzerinden düşürmeyi göze alarak, dışarının içi devirmesini kullanarak belirli hatlarla oluşturuyor. Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü okurun inceliği ve işçiliğiyle anlamını kendisine bahşedebileceği bir eser.