Kendi İçimizde Büyüyen Çöl: “Öyle miymiş?”

Şule Gürbüz’ün son kitabı bir anlamda okuru ezber bozan bir kazı sürecine davet ediyor. Bu kazı süreci, tüm ritüelleri, tüm öğrenilmiş davranış kalıplarını, tüm alışkanlıkları günlük hayat içinden çekip çıkaran, anlamlarını altüst eden bir süreç.

Şule Gürbüz’ün bir süredir beklenen yeni kitabına nihayet kavuşmuş bulunuyoruz. Öyle miymiş? okura yönelttiği sorular ve metnin içinde ilerledikçe derinleşen sorgulamalarla, zihinlerde beliren soru işaretlerinin tecessümü olarak elimizde duruyor. Gürbüz’ün daha önceki kitaplarında da, okura sorular yöneltmesi sıkça karşılaştığımız bir motifti. Bu yüzden, okurun da bu sorulara cevaplar aramak suretiyle dahil olduğu bir yol alış gibi oldu metinleri. Peki, bu sefer neyle karşı karşıyayız?

Gürbüz’ün bu kitabında, eski kitaplarına nazaran, çok daha özgür bir metin kaleme almış olduğunu söyleyebiliriz. Yer yer zihin akışı yöntemiyle yazılmış kısımlar, çok katmanlı yapıdaki anlatısı, Oğuz Atay’ı andıran türden bir kara mizah, biçimsel denemeler… bunların hepsi kitabı, bu külliyat içinde çok farklı bir yere yerleştiriyor. Kitaba bir anlamda Şule Gürbüz’ün ustalık eseri diyebiliriz.

Kitaba başlar başlamaz, sezgisel biçimde metnin sizi, Gürbüz’ün incelikle işlediği dili vasıtasıyla, kendi yalıtılmışlığına çekeceğini anlıyorsunuz. Metnin bazı kısımları kopuk görünmesine rağmen, içine daldıkça kendi içinde bir ritme sahip olduğunu kavrıyorsunuz. Bu durum aslında yazmanın ne denli güçlü bir eylem olduğunu bize tekrar hatırlatıyor, yazıya itibarını yeniden kazandırıyor. Bunu son derece sade biçimde gösteriyor. Kendine özgü duyarlılığıyla, kimseyi ürkütmüyor.

Kitap bir anlamda okuru ezber bozan bir kazı sürecine davet ediyor. Bu kazı süreci, tüm ritüelleri, tüm öğrenilmiş davranış kalıplarını, tüm alışkanlıkları günlük hayat içinden çekip çıkaran, anlamlarını altüst eden bir süreç. Bu süreç belki de hayatla mesafeli bir ilişki tesis etmeyi gerektiriyor. Gürbüz de bu mesafeyi şöyle tasvir ediyor: “Hayatla üçkağıtçılığına alıştığım bir arkadaşla beraber gibiyim şimdi. Haline, sözüne alıştım, onun üçkağıtları, kendi kağıtlarımı da bana açtı. İnsan kendinden yeteri kadar iğrenebiliyorsa, hayattan o kadar iğrenmiyor.”

oyle-miymis

Dünyanın şu devrinde, bu ülkede yaşamanın insanı sürüklediği zihinsel durum da, anlatı içinde önemli bir yer kaplıyor. Türkiye’de olmak, bu topraklarda hakikati aramak, bunu yaparken dinle, geleneklerle hesaplaşma hali, Gürbüz’ün kendi çölü içine bizi de davet ediyor. Anlatı, çoğu yerde “bu topraklarda öze dönmek adına bir yalıtılmışlık inşa edilebilir mi?” sorusunun etrafında dolaşıyor. Metnin içinde ilerledikçe çöl gittikçe büyüyor. Gürbüz’ün kendine has ironisi bu noktalarda devreye giriyor: “Zaten memleketimizde insan istese de yalnız kalamazmış. Bırakmazlarmış, öldür Allah bırakmazlarmış. Kolundan tutar parka götürür, kahvehaneye, birahaneye götürür, amcasının evine, bir arkadaşının berhanesine götürür… ama bırakmazlarmış.”

Bunca yalnızlık, yalıtılmışlık vurgusu boşuna değil. Şule Gürbüz’ün gerçek hayatta da, anlatısında hissettirdiğine benzer bir yalıtılmışlık halinde olduğunu insan düşünmeden edemiyor. Bir mekanik saat tamircisi olarak hayatını sürdürmesi, zamanı, geçiciliği, insanın dünyaya hapsolmuşluğunu bolca sorgulamasına zemin hazırlamış olduğunu düşündürüyor. Bu zamanlara ait değilmiş gibi, hayatın akışında insanı hakikatin kendisinden alıkoyan her türlü tuzaktan kendini sakınmış gibi bir farkındalık içinde. Bu durum elbette ki anlatısına da yansıyor. “Çevrenin uğultusuna karşı gitgide sessizleşen” bir yerden bize sesleniyor.

Gürbüz’ün metninde tasavvuf geleneğinin etkisi çok belirgin; tasavvuf felsefesi üzerinden damıttığı fikirlerini günlük hayatla birleştiriyor. Biraz da bunun tesiriyle kendi çizdiği yolda ilerlerken, etrafa değil, sadece önüne bakıyor. Son derece sade ve kibirden uzak bir yol alış biçimi bu. Öte yandan metninde Batı felsefesi ve edebiyatına ironik biçimde yaklaşan güçlü bir taraf da var. “Sanki kimseyi Allah yaratmamış da Heidegger fırlatmış. Herkes mi bu kadar fırlamaymış,” diyor. Hölderlin’e “Hangi taş ezdi seni tadın böyle güzelleşmiş?” diye soruyor.

Anlatı içinde, bir taraftan da eşyayla, nesnelerle hesaplaşma hali söz konusu. Günlük hayata ait nesneler, aşina olduğumuz tatlar, kokular sıkça yineleniyor. Elden kayıp giden bir nesnenin tortusuyla, geriye kalanın izi sürülüyor. Bunları tasvir etmek için yemeklerle ilgili birçok betimleme var kitapta. Belki de Gürbüz, anlatısıyla hayali bir sofra kuruyor ve bizi oraya davet ediyor. Masa örtüsünü özenle seriyor. Bardakları, sürahiyi, çatal bıçağı, zeytinyağlıları, salatayı, çorbayı masaya yerleştiriyor. Sonra aniden masa örtüsünü dizdiklerinin altından çekiyor. Bize nesnelerin görünen yüzünün ardını, dünyeviliği, geçiciliği hiç bilmediğimiz biçimlerde hatırlatıyor. Son derece telaşsız ve sezdirmeden yapıyor bunu. İnce şeylerin gün geçtikçe kaybolduğu bir çağda, soluklanabilmek, bir nefes alabilmek için pencereleri açıyor. Evi havalandırıyor.