Ken Loach’tan ‘Politik’ Bir Melodram

“Ben, Daniel Blake” bir yanıyla İngiliz işçi sınıfına yakılmış bir ağıt olarak izlenebilir. Ancak kanımca bu filmi asıl ilginç kılan özelliği, içinde aşk öyküsü barındırmayan, başrollerini zalim, soğuk ve uzak devlet ile hakkını arayan yurttaşın oynadığı bir melodram olması.

“Ben, Daniel Blake, bir yurttaşım. Ne daha fazla, ne daha eksik.”

Ken Loach’un son filmi “Ben, Daniel Blake”in ana karakterinin son sözleri bunlar. Hikâye, 1980’lerden bu yana neo-liberal kapitalist politikaların ekonomik, siyasi ve toplumsal yaşama damga vurduğu günümüz İngiltere’sinde geçiyor. Yani işçilerin sanayi devrimi sonrası uzun mücadeleler sonucu elde ettikleri hakların birer birer ellerinden alındığı, devletin gitgide daha sermaye/finans dostu ve emekçi düşmanı olduğu, bu zulme başkaldırmaya cüret edenin karşısına polis gücünün dikildiği acımasız bir dünyada. Herhalde artık hepimizin iyi bildiği gibi, uluslararası şirketler, borsa simsarları ve bankalar için “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kuralsızlığını işleten liberal kapitalist devlet aklı, iş emekçi, küçük esnaf ve çiftçinin sosyal haklarına geldiğinde pek kuralcı ve kanuncu kesiliverir. İşte Daniel Blake, böylesi bir dünyanın Kafka’yı bile çıldırtabilecek sosyal güvenlik sistemi “şato”sunda bürokratik yel değirmenlerine karşı Don Kişotvari bir haysiyet ve hayatta kalma savaşı veren hasta ve yaşlı bir emekçidir.

Devlete ve topluma karşı tüm görevlerini fazlasıyla yerine getiren bir yurttaş, büyüyen prekarya* çağında dayanışmacı –ve fakat ataerkil- değerlere göre yaşamaya çalışan şövalye ruhlu bir proleterdir başkahramanımız. Yeri geldiğinde haksızlığa ve zulme karşı sesini yükseltmekten, ezilenin yanında yer almaktan da çekinmez Yurttaş Blake. Geçirdiği kalp krizi sonucu doktoru artık çalışmasına izin vermediğinde, bu neredeyse “ideal” yurttaşına karşı borcunu ödeme sırası devlete gelir. Ancak işler tam da bu noktada sarpa sarar.

Daniel Blake hakkı olan maaşı alabilmek için Sosyal Güvenlik sistemine başvurduğu andan itibaren, karşısında dokuz başlı bürokrasi canavarını bulur: Önce derdini anlatabilmek için saatlerce telefonda berbat bir müzik dinleyerek bekler, sonra internet sitesindeki formları zaman aşımına uğramadan doldurmakla boğuşur, tam teknolojik engelleri aşıp tüm aşamaları başarıyla geçtiğini sanırken ismi cismi belli olmayan bir “Karar Verici”nin keyfi kararı nedeniyle tekrar başa döner. Çaresizlikten -Şato’nun kahramanı K. gibi- sistemle uzlaşmaya, sistemi kandırmaya bile çalışır fakat bunu da beceremez, Sosyal Güvenlik Merkezi’ndeki robotlaşmış –ya da beyni uzaylılar tarafından ele geçirildiği için tüm insani duygularını yitirmiş- memurların emriyle güvenlik görevlisi tarafından kapı önüne konur ve sonunda haysiyetini yitirmektense isyan etmeyi dener ama bu sefer de karşısında polisi bulur.

Daniel Blake’in Sosyal Güvenlik Merkezi’nde tanıştığı iki çocuklu genç bir kadın da aynı bürokrasi canavarına karşı kendi savaşını vermektedir. Kışın elektriksiz ve ısıtmasız bir evde ailesini bir arada tutmaya çalışan Katie’ye şövalye ruhlu emekçimiz yardım elini uzatır. Ancak Katie -Daniel’in aksine- bürokrasiyle sonuna kadar savaşmayı değil, çocuklarının karnını doyurmasına yardımcı olacak seks işçiliğini seçer. Tıpkı Daniel’in komşusu işsiz siyahi genç gibi o da çözümü yasa (sistem) içinde değil yasadışında aramaya mecbur kalmıştır. Daniel önce ataerkil ahlaki değerleri nedeniyle kadının bu seçimini hazmetmekte zorlansa da, sonunda “erkek” gururunu ve ahlakını bir kenara bırakıp kadınla tekrar görüşmeye, hatta yardımını kabul etmeye bile razı olur.

Daniel ve Katie’nin aşevinin önündeki uzun kuyruğa girdikleri veya Daniel’in iş aradığı sahneler, İngiliz işçi sınıfının bugünkü durumu ve seçenekleri hakkında iyi bir fikir verir – tıpkı Engels’in 19. yy’da, yani erken kapitalist dönemde İngiltere’deki işçi sınıfının durumuna dair yazdığı ünlü kitap gibi. Örneğin, filmde halen düşünebildiği ve hissedebildiği izlenimini veren tek sosyal güvenlik çalışanı ağzından, sistemin bürokrasi canavarına yenilen çok sayıda emekçinin her şeyini yitirip sokaktaki evsizler ordusuna katıldığını öğreniriz.

Ken Loach 1960’lardan bu yana sistemin ezdiği ve sömürdüğü insanlarla sisteme başkaldıranların öykülerini anlatmayı görev edinmiş bir yönetmen. Başkahramanları hep Britanyalı emekçiler, evsizler ve işsizler ya da İrlandalı özgürlük savaşçılarıdır. FakatLoach’un som filmi daha öncekilerden farklı olarak bir umut ışığı barındırmadığı yönünde yorumlara neden oldu. Evet, “Ben, Daniel Blake” bir yanıyla İngiliz işçi sınıfına yakılmış bir ağıt olarak izlenebilir. Ancak kanımca bu filmi asıl ilginç kılan özelliği, içinde aşk öyküsü barındırmayan, başrollerini zalim, soğuk ve uzak devlet ile hakkını arayan yurttaşın oynadığı bir melodram olması. Dolayısıyla her ne kadar bürokrasi, devlet, yurttaşlık gibi politik meselelerle iştigal etse de, son derece “göz yaşartıcı” bir film.
Douglas Sirk mamulü ünlü Hollywood aşk melodramlarına özgü karakterler –dürüst ve mağrur ama kader kurbanı insanlar, kalbi taşlaşmış kötüler, şövalye ruhlu adamlar, fedakâr anneler- ve olay örgüsü insanda ikircikli duygular bırakıyor. Kariyerinin başından bu yana Hollywood’da film çekmeyi hep reddetmiş bir yönetmen için tuhaf bir tür seçimi melodram. Gitmesek de, orada film çekmesek de Hollywood’a direnmek boşuna galiba diye kuşkulanıp ürperebilir insan. Ancak Hollywood’un en iyi melodramlarını Avrupa asıllı yönetmenlerin çektiğini veya Ken Loach’un komedi, savaş, aşk gibi tüm klasik türleri toplumcu gerçekçi emelleri için filmlerinde kullandığını anımsamak gerek. O zaman biraz daha az ürperip melodram türünün de altından başarıyla kalkmasını daha çok takdir edebiliyor insan.

Belki de daha önemlisi şunu anımsamak: Her ne kadar ölüm, ayrılık, yenilgi gibi “acıklı son”la bitseler de, ana karakterleri genelde sisteme bir şekilde başkaldıran yoksullar ve kadınlar olan melodramlar, kurulu düzeni yeniden üretmek yerine esaslı sorgulayan/sorgulatan türlerden biri olabiliyor. Tabii, ehil ellerde. İster dul bir annenin kendinden genç bir adamla 1950’lerde yaşadığı -döneme göre- imkânsız aşkı anlatsınlar, isterse 2010’larda yaşlı bir emekçinin verdiği haysiyetli yaşam mücadelesini. Karakterlerinin maruz kaldığı haksızlığı ve acımasızlığı iliklerimize kadar hissettiğimiz bu filmlerde akıttığımız gözyaşlarımızla, sistemin bize dayattığı acılar kadar kabulleri de içimizden söküp atmak mümkün. Yeter ki film “ağlatırken düşündüren” bir melodram olsun. “Ben, Daniel Blake” ikisini de hakkıyla yaptığı için Ken Loach bu yıl Cannes Film Festivali’den İngiltere’ye Altın Palmiye’yle geri döndü.

Bu noktada akıl köprüleri Türkiye’de geçenlerde gösterime giren bir başka filme uzanıyor: Fransa’nın ünlü yönetmenleri Dardenne Kardeşlerin “Meçhul Kız”ına. Nasıl ki “Ben, Daniel Blake” İngiltere’nin emekçi, yoksul kesimleri arasında geçen bir öyküyse, bu film de Fransa’nın yoksul, emekçi sınıflarının dünyasını anlatıyor. Toplumcu gerçekçi amaçlar için kullanılan tür bu kez melodram değil, polisiye. Anlatılan ve -Ken Loach’un filmine göre daha dolaylı da olsa- eleştirilen yapı ise sosyal sağlık sistemi. Bir akşam, sosyal sağlık sigortası hastalarına hizmet veren bir kliniğin kapısı çalınır. Klinikte çalışan genç doktor kadın çalışma saati sona erdiği için kapıyı açmaz, stajyerinin açmasına da izin vermez. Ertesi gün, kapıyı çalanın Afrika kökenli Fransız bir kız çocuğu olduğunu ve o gece öldürüldüğünü öğrenir. Kızın kimliği meçhuldür ve kimsesizler mezarlığına gömülür. Suçluluk duygusu ve vicdan azabı nedeniyle özel sağlık sektöründe kendisini bekleyen parlak kariyerden vazgeçen doktor kadın, artık tüm zamanını bir yandan yoksul hastalarına bir yandan da öldürülen kız çocuğunun kimliğini bulmaya adar. Hafiyeliği, buram buram orta sınıf kokan doktorumuzu, normalde muayenehanesinde şöyle bir görüp geçtiği yoksul halkın dünyasına yaklaştırır. Öldürülen kızın kimliğini bulması için katili de bulması gerekir ve katil tabii ki olağan şüpheliler arasında değil hiç ummadığı yerdedir.

Oysa haysiyetiyle yaşamaya çalışan bir insanın, bir yurttaşın göz göre göre ölüme sürüklenişini anlattığı için aynı zamanda bir cinayet filmi olarak da incelenebilecek “Ben, Daniel Blake”de maktul gibi fail de meçhul değil bellidir: Devlet ya da Sistem. Bu nedenle de, tüm duygusallığına rağmen Ken Loach’un filmi, daha soğukkanlı bir anlatım benimsemekle birlikte meseleyi bireyselleştiren ve vicdanı merkeze alan** “Meçhul Kız”dan politik olarak daha ufuk açıcı bir film. Söylemeden geçemedim.

* Prekarya: Guy Standing’in “Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf” kitabında yaptığı tanıma göre alabildiğine esnekleşmiş bir istihdam rejiminde sürekli değişen işlerde hep geçici bir statüde çalışanlar.
** Vicdan üzerine inşa edilen politik söylemin iyi bir eleştirisi için Demet Ş. Dinler’in Express’te yayınlanan “Vicdan Siyasetin Düzenleyici İlkesi Olabilir Mi?”, (sayı 147, sf. 51-57) yazısını öneririm.