Kayıpta Saklı: Yas Nedir? Ne İşe Yarar?

Yas nedir? Ne işe yarar? Yas tutmak bizi ‘kayıp’ olana ikna mı eder, yoksa unutmamaya dönük aklımıza kazımaya, kaybı yitirilmemişçesine yaşatmaya mı?

Öldürülenler, öldürenler ve ölüme tanıklık edenler.. Öfke, utanç, yas..

Yas nedir? Ne işe yarar? Yas tutmak bizi ‘kayıp’ olana ikna mı eder, yoksa unutmamaya dönük aklımıza kazımaya, kaybı yitirilmemişçesine yaşatmaya mı?

Mevcut ruh halimiz malum. Ülkenin geçmişine ve şimdisine dair bir çok kaybın yasını tutamaz hale geldik. Devlet eliyle ayrıştırılarak bir bir üstleri örtülen ya da hemen az önce olanın yeni bir acıyla ötelenmesinin olağanlaştırıldığı, ayrıştırılan ve tutulması yasaklanan yaslarla doldu her yanımız. Tüm bu engellemelerin sonucunda ölümü bir anlamda yerinden eden sistem, ‘yası tutulmaya değer’ olmayanları cımbızlayıp hayalet olarak inşa ediyor. Yasın hiyerarşisini “Kim insan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir?” sorularıyla irdeleyen Judith Butler, “Şiddet, Yas, Siyaset” adlı makalesinde, kaybın ve ardından gelen yas tutma ediminin bizi ortaklaştırabileceğini ve tam da bu yüzden siyasal bir potansiyele sahip olduğunu belirtmiştir. Peki biz bu ortaklığın neresindeyiz?

Karşı Sanat Çalışmaları’nda 25 Mart-17 Nisan tarihleri arasında görülen, Arzu Yayıntaş, Canan, Evrim Kavcar, Fulya Çetin, Nalan Yırtmaç ve Neriman Polat’ın işlerinden oluşan “Kayıpta Saklı” sergisi artık aramızda olmayan kayıpları hatırlatmak, yüzleşmek, tutulamayan yasın öfkesi ve utancın içinde gizlenmiş olan direnişi ve umudu arıyor. Tam da bu yüzden kendisini “hayatta kalmakla ilgili bir sergi” olarak tanımlıyor.

Sergiyi son günü yakalayabilmiş olmanın hem üzüntüsünü hem de geç de olsa görebildiğim için sevincini yaşıyorum. Galeri merdivenlerini çıktıkça tanıdık bir Metin Kemal Kahraman müziğinin, sesinden ateşler düşen bir kadının yorumuyla izleyiciyi karşılayan ve daha henüz işleri görmemişken olduğunuz yeri, bulunduğunuz durumu, bitmeyen acılarla sarsılan toplumun izdüşümünü duyumsayabileceğiniz bir atmosferle değiş tokuş ediyorsunuz. Attığınız her adımda iç hesaplaşma ve geriye dönük görüntülerin iç içe geçtiği, öfkeyle birlikte üzüntünün, umudun birleştiği hızlı duygu değişimi, galeri girişinde bulunan Neriman Polat ve Arzu Yayıntaş’ın birlikte ürettikleri 2015’te öldürülenlerin her biri için bir çivi çakılarak (3322 çivi) yazılmış “İstikrarlı Ölüm” isimli işle gündelik hayatınızın tam ortasına çekiç gibi iniyor. Yönünüzü kaybediyorsunuz.

Sesi takip ettiğinizde Neriman Polat’ın karanlık bir odaya yerleştirilmiş hayalet bir elbisenin karşınızda salındığı yas odasında elbisenin sahibiyle yer değiştiriyorsunuz. Kadın oluyorsunuz. ‘İnsan’ oluyorsunuz. Anne oluyorsunuz. Kızının cesedini kokmasın diye derin dondurucada bekleten, ‘O gece kızımın cesedini koynuma alarak uyudum’ diyen Cemile’nin annesine bakıyorsunuz. Ya da bir gece evlerinde gözlerinin önünde öldürülen kızı Dilek’in saçlarını örüp, avuçlarına kına yaktığını söyleyen annesine.

Yas haline sıkı sıkıya tutunan Polat’ın bir diğer işi de üzerindeki desenlerin arasına “yasını tutacağım” yazılmış, duvarda aslı duran basma bir etek. Sanatçının daha önce ‘Ateşin Düştüğü Yer’ adlı sergisinden hatırladığımız Ceylan Önkol’un annesinin sözlerini duvara yazarak yaptığı “Kızımın Parçalarını Eteğimde Taşıdım” adlı işini akla getiren bu etek, Ceylan’ın ya da diğer çocukların yasını tutmaya devam ediyor.

Nalan Yırtmaç’ın stencil tekniğiyle hazırladığı defter, devletin bomba olup yağdığı Roboski’nin çocuklarıyla yüzleştiriyor izleyiciyi. İrkiliyorsunuz. Hayatını korkudan el ele tutuşur vaziyette kaybeden 34 çocuğun portrelerinin yanına yaptığı çiçekler kayıplardan biri için yazılmış bir ağıttan son sözleri getiriyor aklıma: “Ölüm! O aziz hatıran gözlerinin son görümlüğü. Dalından koparılan özgür bir yaprak resim defterine prangalı mahkum şimdi.”

Sanatçının bir diğer işinde, otomatik olarak yoksulluğu çağrıştıran ve 80’lerde birçoğumuzun evinde camları örtmüş perdenin üzerinde etnik şiddetle birlikte ekonomik şiddetin de geri yansımasını elini silah şeklinde yapıp nişan alan bir çocuğun hedefinde görüyoruz.

Arzu Yayıntaş direnişi ve umudu anlatan 76 saniyelik video işinde kentleşmenin önü alınmaz çılgınlığını Taksim meydanında, sol yumruğu havada duran “kırmızılı” bir kadının etrafını umarsızca saran sarmaşıklar ve ağaçlarla şekillendiriyor. Gezi olaylarını da akla getiren bu videoyu 10 Ekim 2015 Ankara Barış Mitinginde bomba saldırısı sonucu kaybettiğimiz Ali Kitapçı’nın cenazesinde, eşi Emel Kitapçı’nın yumruğu havada dimdik ve güçlü duruşundan esinlenerek hazırlandığını söyleyen sanatçı izleyiciye tüm karanlığa rağmen birlikte mücadele ve güçlü duruş ile iyi şeylerin olabileceğini hatırlatıyor.

CANAN’ın daha önceden bildiğimiz renkli ve kendi portresini kullanarak ötekiyle özdeşleştiği arabesk albüm kapağı afişlerden oluşan işi “Kaç kurban daha?” sorusu ve “Erkeklerin sevgisi her gün 3 kadını öldürüyor” notuyla kadına yönelik şiddeti açıkça ifade ediyor.

Sergiyi tamamlayabilmeniz için geçmeniz gereken bir koridor var. Beyaz, kenarları iğne oyalarıyla çevrilmiş, ilk görüşte çocuk yaşta kaybettiğim nenemi hatırlatan, bebek mendili olarak kullanılacak kadar narin, bir yanıyla barışın simgesi haline gelmiş tülbentlerle örtülü bir koridor. Üzerlerine katledilen çocuklarımızın portrelerini birbirlerini örtmeyecek şeffaflıkta boyamış Fulya Çetin. Sanki bir sandıkta biriktirilen tarifi zor acıların sandıktan çıkarılıp havalandırılması gibi koridorda salınan tülbentlerin arasından temas ederek, göz göze gelerek geçiyorsunuz. Yolun yarısından derin bir üzüntüyle geri dönmeyi aklınızdan geçirseniz de sanatçının işin metninde bahsettiği “Yasın kenarından dolaşamazsınız, içinden geçmek zorundasınız” cümlesini düşündüğünüzde defalarca yüzünüze çarpmasını isteyeceğiniz türden bir yüzleşmenin ortasında buluyorsunuz kendinizi. Utanıyorsunuz. Öfkenin geçici olduğunu ancak utançla birleştiğinde kalıcı olduğunu anımsıyorsunuz. Turgut Uyar’ın dizelerini tekrar ediyorsunuz içinizden: “Kardeşim kardeşim kardeşim / Utanıyorum artık utanıyorum / Adamın biri vardı öldü!.. / Utanıyorum / Birileri daha öldü utanıyorum. / Bir pencere kapanır gibi, öyle, her yanım…”

Koridorun sonunda Evrim Kavcar’ın iki adet ses kolajı, nefesle kurutulmuş günlükler, bir taş ve iki kitaptan oluşan oda içi ve masa üstü yerleştirmesi yer alıyor. Hoparlörden ve kulaklıktan duyulan iki farklı ses katmanı, masanın üzerine yayılmış günlük sayfaları, bu sayfaların bazılarını ayakta tutan suluboya şişeleri, Mardin’den istanbul’a uçakla silah statüsünde gelebilmiş bir adet delikli taş ve düşünsel sürece eşlik etmekte olan iki adet kitaptan ( Nesrin Uçarlar / Hiçbir Şey Yerinde Değil, Judith Butler / Kırılgan Hayat) oluşan bu yerleştirme sanatçının 2016 yılında Ocak – Mart arasında Mardin Merkez, Dargeçit, Diyarbakır, Ümraniye, ve Burgazada’da düzenli olarak tutulmuş günlüklerinden ve kalan nefesin nasıl yaşama dönüşeceğine bakmasından yola çıkarak üretilmiş. Koridorda tuttuğunuz nefesiniz Evrim’in nefesine karışıyor bu odada.

Son olarak şöyle bitirebiliriz; hepimiz birbirimizden sorumluyuz. Tanıklık ettiğimiz geçmiş ne kadar uzaklaşıp eskimiş gibi görünse de bir şekilde görüntüsünü belleğe dayatır. Levinas’ın ifadesiyle;

“Ötekinin yüzü, ötekinin şok edici bakışıdır; ahlaklılığın başlangıç noktası, akıl ya da irade değil, ötekidir. Öteki, beni rehin alarak bireyselliğimi aşmama olanak sağlayandır. Geçmişin yüküyle bağ kuran şey ötekinin yüzüdür. Yüz’e yaklaşım en temel sorumluluk kipidir. Yüz benim karşımda değil, üstümdedir; o, ölümün karşısındaki ötekidir, bakışları ölümden geçerek ölümü sergiler. İkinci olarak yüz, onu tek başına ölmeye bırakmamamı benden isteyen ötekidir, sanki onu bırakmak ölümünün suç ortağı olmakmışçasına… Spinoza’nın conatus essendi olarak adlandırdığı ve tüm anlaşılırlığın temeli olarak tanımladığı ‘var olma hakkı’ yüzle ilişki tarafından sorgulanır… ötekiye yanıt verme ödevim benim hayatta kalma doğal hakkımı, yaşam hakkımı askıya alır… Etikte ötekinin var olma hakkı benimkinden önde gelir.”

Nalan Yırtmaç
Nalan Yırtmaç
Neriman Polat
Neriman Polat
Fulya Çetin
Fulya Çetin
Evrim Kavcar
Evrim Kavcar