Kaos’un Kutsal Kitabı

Albert Caraco insanlığa öğüt vermiyor, insanın, öğütleri tamamen unutmasını istiyor. Kendi kurtuluşu için.

 

“Ben ütopya vaaz etmiyorum, bir hakikati hayal mayal seçiyorum.”

İşte böyle diyor Albert Caraco. Bir ütopyayı resmetmediği, boş bir tuvali doldurmaya çalışmayan düşünceleri; dolu bir tuvalin yavaş yavaş silinmesi ve resmin, yerini koca bir boşluğa bırakmasını görme arzusundan başka bir şey değil.

Buna ‘arzu’ demek yeterli olur mu bilmiyorum. Göremeyeceğini bildiği bir geleceğin, zihnindeki duyumsamalarını anlatmıyor Caraco, göremeyeceğini bildiği bu geleceğe özlem duyduğunu söylemek söz konusu bile değil. Geleceğin alacağı şekli kafasında çoktan biçimlendirmiş zira ve o gelecekten koşar adım kaçmanın yolunu içinde bulunduğumuz çağı yakıp yıkmakta, acımasız olmakta buluyor. Acınası hale düşmemek için acımamakta diretiyor Caraco ve ardından ekliyor: “(…) bizi öldüren iyimserliktir ve iyimserlik en büyük günahtır.”

Tarihin canlı olduğunun, canlı (sonlu) olan her şey gibi tarih sahnesinin de yerle bir olacağını, olması gerektiğini; bu canlı ‘şey’in insan ırkının geleceğinin kapısına vurulan en büyük mühür olduğunu ve geleceğin, tarihin kırıntılarından beslenen asalaklarla dolmaması için, tarihin yıkılıp, insan üremesinin de bir an evvel son bulması çağrısında bulunuyor. Kısır otuz bircileri, üretken erkeklere yeğlerken, ırk ve millet kavramlarını da elinin tersiyle bir yana itiveriyor. Kitle ve sürülerin ‘son’undan, uçurumun kıyısındaki ‘milliyet’ sözcüğünün zavallılığından yakınıyor; bu kendini beğenmiş ‘yakışıklı’nın, aynaya bodoslama gireceğini haykırıyor. “Milliyetçilik yalnızca bir sürü olan kitleyi teselli etme ve ona Narkissos’un aynasını sunma sanatıdır: Geleceğimiz bu aynayı parçalayacaktır.”

Tarihin elini kolunu bağladığı ‘bugün,’ tarihi kurban etmedikçe geleceği asla sağlıklı doğuramaz. Bu özürlü bebeğin korkutucu ağlamaları, Albert Caraco’nun ‘okunması zor’ diliyle öyle bir somutlaşıyor ki, kimi zaman yazara kızmamak mümkün değil. Öjenik fikirleri destekleyen tanımlamaları ve insan ırkının bugününe duyduğu nefreti Nietzschevari bir bireysellikten uzak, ‘ben’ci değil ‘biz’ci bir dille açığa vururken, muhatap aldığı bu ‘biz’in ne düşündüğü umurunda bile değil. İşte Caraco’nun gücü buradan kaynaklanıyor. Umutsuz bir insanlığı, acı çekmeye mahkum zavallı bir yaratıklar sürüsü olarak zavallılaştırmıyor. Bu ‘acı çekmek zorunda’ olan kitleyi, olmuş bitmiş bir ‘bugün’ün yarınına yerleştirerek, acı çekişlerini zevkle ve hayranlıkla izliyor. ‘Ben bunu demiştim’in keyfini çıkarırcasına onları izlerken, bu yaratıkların çığlıkları umutsuz bir geleceğin değil, tarihin yıkıldığı, insan ırkının böcekleşmediği bir üreme potansiyelinin zaferine götürüyor bizleri. Albert Caraco insanlığa öğüt vermiyor, insanın, öğütleri tamamen unutmasını istiyor. Kendi kurtuluşu için…

 

caraco

 

(…)“Evren insanı bilmez, farkında değildir ve insan bu tanımazdan gelmeye teselli bulmak için boşluğu tanrılarla, kendi imgesinden yarattığı tanrılarla doldurur.”

 

(…)“İman, boş şeylerden biridir ve bu dünyanın doğası üzerine insanı aldatma sanatıdır.”

 

Hiçbir şey talep etmeyen delilik, insanın ölümünün ta kendisi. Caraco’nun kehanetinde, deliliğin Tanrı’nın yerini aldığı bu evren, kendi halinde devinir ve kendi kendini çoğaltırken; ölümsüzlüğün insan ırkı için en düşsel manzara oluşuna aldanıp, ciddiyetsizliğin rüyasında kendimizi bile göremediğimiz bir çürüme ve kaosla baş başa kalıyoruz. Ölümsüzlük deliliğin, delilik de tanrının yerini alıyor ve ölümsüzlük arzusundaki insan kendi deliliğiyle Tanrı’yı yaratıyor, kendini kendi yarattığı ‘şey’e sunuyor. Albert Caraco soruyor: “Yüce Tanrı’nın hem çıldırdığını hem de can çekiştiğini söylüyorsak artık ne kalır geriye?”

 

“(…)Bir tanrı varsa eğer, kaos ve ölüm de O’nun ünvanları arasında yer alacaktır, eğer Tanrı yoksa, bu da aynı anlama gelir, o zaman kaos ve ölüm kuşaklar tükenene dek birbirine yeter.”

Düzenin ve ahlakın canavarca bir hal aldığı çağımızda, insan ırkının kurtuluşunun ahlaksızlık ve düzensizlikte yattığını söylüyor düşünür. Gençliğin, entelektüellerin, umudun ve imanın boşluğundan, insan bedeninin ve Dünya’nın fabrikasyonlaşmasından, görevin (üremenin ve aynılaşmanın) değil, ahlaksızlığın (görevsizliğin) insanı asıl erdeme götüreceğini vurguluyor ve ekliyor:

(…) “…ahlaksızlıklar onları görevden daha az mutsuz ederdi, görev ahlaksızlıklardan daha kötüdür, görev musibetin içine yerleşmektir. Hakikat nihayet çırılçıplak ortada ve hakikatin açığa çıkması her zaman cezalandırıldı, nedeni de malum, düzenin umuda ihtiyacı vardır ve umut düzen için tüketilir, düzen imana daha fazla ihtiyaç duyar, iman yalnızca düzen için yaşar ve insanlar hayatı çoğaltarak yaşarlar.”

 

Türkçe’de bulunan iki kitabından biri olan Kaos’un Kutsal Kitabı, Albert Caraco’nun kim olduğunu anlamak ve onu tanımak isteyenler için harika bir yapıt. Çok kültürlü, çok dilli ve bir zamanlar yolu ülkemizden de geçmiş olan bu büyük düşünür, Kaos’un Kutsal Kitabı’nda; politikadan felsefeye, ırkçılıktan cinselliğe, dinden sanata, bedenden zihne birçok noktayı tanımlarken, içinde yaşadığımız döneme de şaşırtıcı derecede benzer bir portre sunuyor.